Reha Erus Reha Erus

Daha Az Şiddet, Daha Çok Hayat

26.04.2026 Pazar | 11:40Son Güncelleme:

Doksanlı yıllarda Avrupa’da Latin Amerika’nın çektiği pembe dizilerin furyası esiyordu. İtalya, İspanya, Fransa ve elbette Türkiye’de... 1989’da TRT 2’de, 1978 yapımı Meksika dizisi Zenginler de Ağlar gösterime girmişti. Türkiye adeta yıkılıyordu. Zengin iş insanı ve fakir hizmetçi hikayesi herkesin dilindeydi.

Haberin Devamı
Haberin Devamı

1990’da Dünya Kupası finalleri İtalya’da yapılıyordu ve dizinin kahramanı Veronica Castro, milli takımını desteklemek için Roma’ya gelecekti. Heyecanla, Yabancı Basın Birliği’nin o zamanki başkanı Meksikalı Valentina Alazraki ye gittim. Yalvar yakar, Veronica Castro’dan randevu koparmasını istedim; Türkiye’de Zenginler de Ağlar’ın reyting rekorları kırdığını hatırlattım.
Gece Valentina telefon etti. Jet lag yüzünden uyuyamayan Veronica Castro, otelde İtalyan medyasına röportajlar veriyordu. “Saat 04.00’te otelde ol, adın listede” dedi.

Ve karşımda Veronica Castro… Nefis menekşe rengi gözlere sahipti. Boyu ise Elizabeth Taylor gibi kısa, yaklaşık 1.55 metreydi. Ama güzel mi güzel… Topu topu 5-6 dakika süren bir söyleşi. 2-3 kare de birlikte fotoğraf.

Çalıştığım gazete bu röportajı manşetten vermişti. Veronica Castro, “soap opera” olarak bilinen, romantik olduğu kadar hüzünlü ama mutlu sonla biten pembe dizilerin tam bir kraliçesiydi.

Bu arada Veronica Castro’yu tekrar anımsamak hoş bir seda oldu.

Tabii bu arada bir de Brezilya dizisi Köle İsaura vardı. Baronun kölesine yaptığı zulümler seyircileri çıldırtırdı.

Sonra bu Latin Amerika dizileri, bizim dizi sektörüne ilham verdi. Öyle ki şu anda dünya birincisiyiz.

Ferhunde Hanımlar, Unutma Beni, Asmalı Konak, Aşk-ı Memnu, Öyle Bir Geçer ki Zaman, İkinci Bahar gibi salon kurguları ve romantizm derken, yavaş yavaş şiddet, korku ve silah devri başladı. Mafya babaları ve orduları ekranları kapladı; “dan dan” sesleri evlerde yankılandı.

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Polisiye dizi denince akla ilk gelen Rıza Baba ve ekibi oldu. Arka Sokaklar güncel asayiş olaylarını işliyordu. Polislerin zorunlu silah kullanması makul karşılanıyordu. Ancak kötü adam dizilerindeki ulu orta silah sesleri belki de özendiriyordu.

Özellikle Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta ergen okul öğrencilerinin gerçekleştirdiği sınıf katliamları, bu şiddetin son damlası oldu. Çocuk ve silah… O korku ve şiddet dizilerini izleyip kendilerince kahramanlık mı taslamak istiyorlar? Bilemedim.

Ama daha haftası dolmadan bazı dizilerin yayından kaldırılması, bazılarının senaryosunun şiddetten hayat hikayelerine yıldırım hızıyla dönüştürülmesi, bu bocalama döneminde bir ikilem yarattı.

Sokaklarda acımasızca vuruşan rakip ailelerin, şimdi salonlarda oturup şarkı söylemesi de garip bir görüntü veriyor.
Artık açıkça görüyoruz ki televizyonun ve sanal dünyanın, toplumun şekillenmesinde büyük bir etkisi var. Özellikle şiddet içerikli diziler, kimliği henüz oturmamış, karakter gelişimi tamamlanmamış çocuk ve ergenlerin dünyasında derin izler bırakıyor.

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Çünkü bu yaş grubunda duygular keskin, tepkiler uçlarda yaşanıyor. Hormon dengeleri henüz oturmamış; o an sakin olan bir genç, bir anda öfke patlaması yaşayabiliyor. “Delikanlı” sözü boşuna söylenmiş değil. Bu, aslında o yaşın fırtınalı ruh halini anlatan kültürel bir tanım.

Tam da bu noktada hem ailelere hem eğitime hem de devlete büyük bir sorumluluk düşüyor. Sağlıklı bireyler yetiştirmek, sadece bilgi vermekle değil; duygu yönetimini öğretmekle mümkün. Özellikle öfke kontrolü… Çünkü hayatın içinde öfkelenmek elbette var. Ancak asıl sorun, bu duyguyu yönetebilmek, onu yıkıcı değil yapıcı bir hale dönüştürebilmektir.

Son dönemde yaşanan ve hepimizi derinden sarsan okul saldırıları, aynayı kendimize çevirmemize neden oldu: Nerede hata yaptık? Bunu araştırmamız gerekir.

Çocukların silahla okula gitmesi, sadece bireysel bir sorun değil; toplumsal bir alarmdır.
Yıllardır ekranlarda izlediğimiz şiddet sahneleri, silahların sıradanlaşması, sorunların güç kullanarak çözülmesi… Tüm bunlar bilinçaltında bir normalleşme yaratıyor. Özellikle genç zihinlerde “güç” ile “şiddet” arasındaki çizgi bulanıklaşıyor. Kahramanlık, çoğu zaman yanlış bir şekilde yeniden tanımlanıyor.

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Türkiye’nin sosyolojik yapısına baktığımızda, ne yazık ki öfke kültürünün ve “kısasa kısas” anlayışının yer yer güçlü olduğunu görüyoruz. Öfke bulaşıcıdır; bireyde başlar, toplumda büyür. Öfkeli bireyler arttıkça, toplum da öfkeye teslim olur. Şiddet, bireyin içinde doğar ama orada kalmaz; yayılır, çoğalır ve toplumu şekillendirir. Oysa gelişmiş toplumlar, bu döngüyü kırmak için caydırıcı önlemler alırken aynı zamanda eğitimle, sanatla ve medya politikalarıyla daha sağlıklı bir zemin oluşturuyor.

Elbette diziler tamamen hayattan kopuk, boş içeriklerle dolu olmamalı. Ancak “daha çok hayat” derken kastettiğim; insan hikayeleri, empati, dayanışma ve çözüm odaklı anlatımların öne çıkmasıdır. Çünkü öfkeyle yaşamak mümkün değildir. Öfke, yönetilmediğinde bireyi de, toplumu da tüketir.

Bugün geldiğimiz noktada, bu değişimi acı olaylar sayesinde fark etmek zorunda kalmış olmak üzücü. Oysa olması gereken, bu bilince çok daha önce ulaşabilmekti.

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Unutmamak gerekir ki mutlu bireyler, huzurlu bir toplumun temelidir. Ve huzurlu bir toplum, güçlü bir geleceğin en önemli güvencesidir.
Bir an için düşünelim: Daha sakin, daha anlayışlı, daha mutlu bir ülkede yaşadığımızı… Bu bir hayal değil, doğru adımlar atıldığında ulaşılabilecek bir hedeftir.

Belki de şimdi en doğru zaman.

Kısacası, ekrandaki dizilerin ani değişim rüzgarı şimdilik şu mesajı veriyor:
Daha az şiddet, daha çok hayat bilgisi.