Hemen hemen her gün bu alışveriş merkezine uğruyordum ve büyük zevk alıyordum.
Sonra İtalya maceramın ilk yıllarında AVM görmedim çünkü yoktu. Arada İstanbul’a tatile geliyorduk. Evimiz Ataköy’deydi. 1988 yılının Ekim ayında sahilde Türkiye’nin ilk AVM’si açıldı. Fikir babası o dönemin Başbakanı Turgut Özal’dı. Sağlık sorunları için gittiği Teksas’ın Houston kentindeki Galleria adlı AVM’yi incelemiş ve aynı projenin İstanbul’da yapılmasını sağlamıştı. Üstelik havalimanına çok yakındı. O zamanlar şimdiki gibi yoğun trafik olmadığından, yabancı havayollarının kabin ekipleri soluğu Galleria’da alıyordu.
Biz de evimize yürüme mesafesindeki bu alışveriş merkezine sık sık gidiyorduk. İki önemli cazibesi vardı: İlki buz pistiydi. Patenler kiralanabiliyordu. O yıllarda özellikle çocuklara buz pateni sporunu sevdirme açısından büyük katkı sağladı. İkincisi ise Fransız Printemps zincir mağazasının açılmasıydı. Çok kaliteli giyim eşyaları bulunduruyordu. Nişantaşı sosyetesi Galleria’dan çıkmaz olmuştu. Servis araçları vızır vızır, ücretsiz olarak Ataköy’e müşteri taşıyordu.
Food court’u alt kattaydı. Yemek alanı çok genişti. Markalar teker teker gelmeye başlamıştı. Alışverişini yapanlar, mutlaka bir şeyler atıştırmadan devasa otoparka gitmiyordu. Birde Fame City vardı. Çok kalabalık olan keyifli oyun alanı.
Galleria, 1988 yılında kapılarını açtığında, Türkiye’nin dış dünyaya açılma sürecinin simgelerinden biri olmuştu. O yıllarda alışveriş kültürünü, sosyal yaşamı ve hatta şehirli olma halini yeniden tanımlayan bir mekandı. İnsanlar sadece alışveriş yapmak için değil, vakit geçirmek, sosyalleşmek ve dünyaya biraz daha yakın hissetmek için Galleria’ya gidiyordu.
Sonra teker teker diğer AVM’ler açılmaya başladı. Hatırladığım kadarıyla Capitol, Akmerkez derken bu moda merkezleri diğer illere de yayıldı. Sonunda Avrupa’da en çok AVM’ye sahip ülke unvanını aldık. Halen de öyle.
Tabii çok daha modern AVM’lerin yıllar içinde açılmasıyla Galleria cazibesini kaybetti. Hem artan trafik hem de hemen hemen her semtte yeni çağa ayak uyduran AVM’lerin açılması ve markaların birbirleriyle yarışması, ayrıca yemek alanlarına yabancı gurme ve yıldızlı restoranların eklenmesiyle Galleria can çekişmeye başladı. Önce artık rağbet görmeyen buz pisti kapandı. Bazı zincir mağazalar kepenk indirdi. Koridorlarda ıssızlık kol gezmeye başlayınca üst kat kapandı. Alt katta ise bir zincir market tek başına ayakta durmaya çalışıyordu. Bir zamanlar yer bulunamayan otopark ise artık pert olmuş araçların bırakıldığı bir molozluğa dönüşmüştü.
Türkiye’nin ilk modern alışveriş merkezlerinden biri olan Galleria’nın kapanması, bana göre sıradan bir ticari kararın çok ötesinde bir anlam taşıyor. Bu kapanış, aslında bir dönemin tarihe karışmasıdır.
Sonra Galleria’nın satıldığı haberleri çıktı. Yıkılıp yerine otel, rezidans ve ofisler inşa edilecekti.
Ve nihayet geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin ilk modern AVM’sine kilit vuruldu.
Galleria, kaderine terk edildiği on yılın sonunda yaşamına son verdi.
Bugün dönüp baktığımızda, böylesine önemli bir yapının tamamen ortadan kaldırılması yerine, korunarak yaşatılması gerekmez miydi? diye sormadan edemiyoruz. Çünkü Galleria, zaman içinde yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve tarihi bir değer kazanmıştı.
Dünyanın pek çok ülkesinde benzer yapılar, ilk olmanın getirdiği anlamla korunur, restore edilir ve turizme kazandırılır. Bizde ise çoğu zaman geçmişin değeri, bugünün ekonomik hesapları karşısında geri planda kalıyor. Oysa Galleria, doğru bir vizyonla ele alınsaydı; yenilenerek, güncellenerek ve belki de bir “alışveriş müzesi” kimliği kazandırılarak hem yaşayan bir mekan hem de turistik bir cazibe merkezi olabilirdi.
Bu noktada Alışveriş Merkezleri ve Yatırımcıları Derneği (AYD) gibi sektörün önemli temsilcilerinden görüş alınması, ortak bir akıl oluşturulması ve bu değerin korunması için adımlar atılması mümkün olabilirdi. Kapitalizmin kaçınılmaz dönüşümüne teslim olmak yerine, geçmiş ile geleceği buluşturan bir model geliştirilebilirdi.
Elbette alışveriş merkezlerinin geleneksel esnaf kültürü üzerindeki etkileri tartışmalıdır. Bu ayrı bir konudur. Ancak burada vurgulamak istediğim nokta farklı: Galleria’nın “ilk” olmasıdır. 1988’de açılan bu yapı, neredeyse 40 yıla yaklaşan geçmişiyle artık bir tarih mekanı haline gelmişti. Ve bir süre sonra yarım asırlık bir simgeye dönüşecekti.
Ne yazık ki biz, bazı değerleri yeterince olgunlaşmadan tüketme eğilimindeyiz. Oysa şehirlerin kimliği, biraz da bu tür mekanların yaşatılmasıyla oluşur.
Düşündüm; aslında dünyada ilk alışveriş merkezi bundan tam 566 yıl önce, 1460’ta Fatih Sultan Mehmet tarafından “Çarşı-yı Kebir” (Büyük Çarşı) adıyla kurulmuş ve günümüzde hala doludizgin faaliyet gösteren Kapalıçarşı’dır.
Yüreğime bir nebze su serpildi.
Hemen hemen her gün bu alışveriş merkezine uğruyordum ve büyük zevk alıyordum.
Sonra İtalya maceramın ilk yıllarında AVM görmedim çünkü yoktu. Arada İstanbul’a tatile geliyorduk. Evimiz Ataköy’deydi. 1988 yılının Ekim ayında sahilde Türkiye’nin ilk AVM’si açıldı. Fikir babası o dönemin Başbakanı Turgut Özal’dı. Sağlık sorunları için gittiği Teksas’ın Houston kentindeki Galleria adlı AVM’yi incelemiş ve aynı projenin İstanbul’da yapılmasını sağlamıştı. Üstelik havalimanına çok yakındı. O zamanlar şimdiki gibi yoğun trafik olmadığından, yabancı havayollarının kabin ekipleri soluğu Galleria’da alıyordu.
Biz de evimize yürüme mesafesindeki bu alışveriş merkezine sık sık gidiyorduk. İki önemli cazibesi vardı: İlki buz pistiydi. Patenler kiralanabiliyordu. O yıllarda özellikle çocuklara buz pateni sporunu sevdirme açısından büyük katkı sağladı. İkincisi ise Fransız Printemps zincir mağazasının açılmasıydı. Çok kaliteli giyim eşyaları bulunduruyordu. Nişantaşı sosyetesi Galleria’dan çıkmaz olmuştu. Servis araçları vızır vızır, ücretsiz olarak Ataköy’e müşteri taşıyordu.
Food court’u alt kattaydı. Yemek alanı çok genişti. Markalar teker teker gelmeye başlamıştı. Alışverişini yapanlar, mutlaka bir şeyler atıştırmadan devasa otoparka gitmiyordu. Birde Fame City vardı. Çok kalabalık olan keyifli oyun alanı.
Galleria, 1988 yılında kapılarını açtığında, Türkiye’nin dış dünyaya açılma sürecinin simgelerinden biri olmuştu. O yıllarda alışveriş kültürünü, sosyal yaşamı ve hatta şehirli olma halini yeniden tanımlayan bir mekandı. İnsanlar sadece alışveriş yapmak için değil, vakit geçirmek, sosyalleşmek ve dünyaya biraz daha yakın hissetmek için Galleria’ya gidiyordu.
Sonra teker teker diğer AVM’ler açılmaya başladı. Hatırladığım kadarıyla Capitol, Akmerkez derken bu moda merkezleri diğer illere de yayıldı. Sonunda Avrupa’da en çok AVM’ye sahip ülke unvanını aldık. Halen de öyle.
Tabii çok daha modern AVM’lerin yıllar içinde açılmasıyla Galleria cazibesini kaybetti. Hem artan trafik hem de hemen hemen her semtte yeni çağa ayak uyduran AVM’lerin açılması ve markaların birbirleriyle yarışması, ayrıca yemek alanlarına yabancı gurme ve yıldızlı restoranların eklenmesiyle Galleria can çekişmeye başladı. Önce artık rağbet görmeyen buz pisti kapandı. Bazı zincir mağazalar kepenk indirdi. Koridorlarda ıssızlık kol gezmeye başlayınca üst kat kapandı. Alt katta ise bir zincir market tek başına ayakta durmaya çalışıyordu. Bir zamanlar yer bulunamayan otopark ise artık pert olmuş araçların bırakıldığı bir molozluğa dönüşmüştü.
Türkiye’nin ilk modern alışveriş merkezlerinden biri olan Galleria’nın kapanması, bana göre sıradan bir ticari kararın çok ötesinde bir anlam taşıyor. Bu kapanış, aslında bir dönemin tarihe karışmasıdır.
Sonra Galleria’nın satıldığı haberleri çıktı. Yıkılıp yerine otel, rezidans ve ofisler inşa edilecekti.
Ve nihayet geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin ilk modern AVM’sine kilit vuruldu.
Galleria, kaderine terk edildiği on yılın sonunda yaşamına son verdi.
Bugün dönüp baktığımızda, böylesine önemli bir yapının tamamen ortadan kaldırılması yerine, korunarak yaşatılması gerekmez miydi? diye sormadan edemiyoruz. Çünkü Galleria, zaman içinde yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve tarihi bir değer kazanmıştı.
Dünyanın pek çok ülkesinde benzer yapılar, ilk olmanın getirdiği anlamla korunur, restore edilir ve turizme kazandırılır. Bizde ise çoğu zaman geçmişin değeri, bugünün ekonomik hesapları karşısında geri planda kalıyor. Oysa Galleria, doğru bir vizyonla ele alınsaydı; yenilenerek, güncellenerek ve belki de bir “alışveriş müzesi” kimliği kazandırılarak hem yaşayan bir mekan hem de turistik bir cazibe merkezi olabilirdi.
Bu noktada Alışveriş Merkezleri ve Yatırımcıları Derneği (AYD) gibi sektörün önemli temsilcilerinden görüş alınması, ortak bir akıl oluşturulması ve bu değerin korunması için adımlar atılması mümkün olabilirdi. Kapitalizmin kaçınılmaz dönüşümüne teslim olmak yerine, geçmiş ile geleceği buluşturan bir model geliştirilebilirdi.
Elbette alışveriş merkezlerinin geleneksel esnaf kültürü üzerindeki etkileri tartışmalıdır. Bu ayrı bir konudur. Ancak burada vurgulamak istediğim nokta farklı: Galleria’nın “ilk” olmasıdır. 1988’de açılan bu yapı, neredeyse 40 yıla yaklaşan geçmişiyle artık bir tarih mekanı haline gelmişti. Ve bir süre sonra yarım asırlık bir simgeye dönüşecekti.
Ne yazık ki biz, bazı değerleri yeterince olgunlaşmadan tüketme eğilimindeyiz. Oysa şehirlerin kimliği, biraz da bu tür mekanların yaşatılmasıyla oluşur.
Düşündüm; aslında dünyada ilk alışveriş merkezi bundan tam 566 yıl önce, 1460’ta Fatih Sultan Mehmet tarafından “Çarşı-yı Kebir” (Büyük Çarşı) adıyla kurulmuş ve günümüzde hala doludizgin faaliyet gösteren Kapalıçarşı’dır.
Yüreğime bir nebze su serpildi.