Bu anlamsız, mantık dışı ve iğrenç savaşı artık Ege’den izleyeceğim. Keşke Trump’ın zaman zaman söylediği gibi savaş beklenenden erken bitse.
Daha ilk günlerde, bir okulun bombalanması sonucu 168 kız öğrencinin hayatını kaybetmesi yüreklerimizi dağlarken, ABD Başkanı’nın bu konuya ilişkin “Bilmiyorum” demesi ise dünyayı şaşırtmadı.
İstanbul Havalimanı’na girerken göze çarpan ilk şey sakinlik oluyor. Belli ki savaşın etkisi havacılığı da vurmuş. Orta Doğu’nun İran Savaşı nedeniyle fazlasıyla etkilendiği görülüyor. Bu ülkelere bağlı havayollarının ve bu ülkelere sefer yapması gereken Türk uçaklarının karşılıklı uçuşlarını iptal etmesi dikkat çekiyor.
Sanki güvenlik kontrolü biraz daha artırılmış. ABD’ye gidecek uçaklar için kontuarlarda kuyruk daha yavaş ilerliyor. Gazeteci refleksiyle sivil polisleri de kolayca fark edebiliyorum.
Bu dönemde uçakla seyahat etmenin ne kadar güvenli olduğunu sorguluyorum. İran, Lübnan ve Körfez ülkelerinden gelen yolcuların sayısında ciddi bir azalma var. Klasik kıyafetler giyen yolculara da pek rastlamadım.
Bu arada Atatürk Havalimanı’na başta Lübnan Havayolları olmak üzere bazı havayollarına ait uçakların adeta kaçırılırcasına yönlendirilip park edildiğini biliyoruz.
Dışişleri Bakanlığı’nın son aldığı karar doğrultusunda yaklaşık 78 ülke risk kapsamına alınarak vatandaşların bu bölgelere seyahatleri sınırlandırıldı. Bu durum yalnızca güvenlik açısından değil, aynı zamanda ekonomik açıdan da ciddi sonuçlar doğurabilecek bir gelişme olarak karşımıza çıkıyor.
Risk seviyesine göre baktığımızda bazı bölgeler doğrudan yüksek riskli savaş ve çatışma alanları, bazıları ise bölgesel güvenlik tehdidi nedeniyle dikkat edilmesi gereken ülkeler arasında yer alıyor. Böyle bir ortamda doğal olarak ticaret, turizm ve lojistik akışları da önemli ölçüde yavaşlıyor.
Dışişleri Bakanlığı tarafından dünya genelinde artan güvenlik riskleri ve bölgesel çatışmalar nedeniyle 78 ülkenin isimleri üç ayrı risk kategorisinde değerlendirildi.
Kesinlikle gidilmemesi gereken ülkeler: Afganistan, Suriye, Irak, Yemen, Somali, Libya, Sudan, Güney Sudan, Orta Afrika Cumhuriyeti, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Mali, Burkina Faso, Nijer, Çad, Haiti, Kuzey Kore, Myanmar, Ukrayna, Rusya, Lübnan ve İran yer aldı.
Yüksek riskli ülkeler : Pakistan, Bangladeş, Filistin, İsrail, Etiyopya, Eritre, Uganda, Kenya, Tanzanya, Mozambik, Zimbabve, Kamerun, Nijerya, Gine, Gine-Bissau, Sierra Leone, Liberya, Ben…
Zorunlu olmayan seyahatlerden kaçınılması gereken ülkeler:Mısır, Cezayir, Fas, Tunus, Ürdün, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan, Türkmenistan, Sri Lanka, Nepal, Kamboçya, Laos, Filipinler, Endonezya, Tayland, Vietnam, Meksika, Brezilya, Arjantin ve Şili yer aldı.
Bakanlık, vatandaşların bu ülkelere seyahat planlarını yapmadan önce güvenlik durumunu dikkatle değerlendirmeleri gerektiğini vurguladı. Özellikle ticaret yaptığımız ülkeler açısından durum daha da dikkat çekici. Benim bildiğim kadarıyla Türkiye’den yoğun ticaret yapılan ülkeler arasında Birleşik Arap Emirlikleri, İran ve Suudi Arabistan bulunuyor. Ancak bu üç ülke ile yapılan ticarette bile yaşanan aksamalar ciddi ekonomik kayıplara yol açabilir.
Bunun yanında Türkiye’nin ticaret yaptığı başka önemli ülkeler de var. Başta Rusya, Çin, Irak, Katar, Kuveyt, Mısır gibi ülkeler Türkiye’nin ihracat ve ithalat dengesinde önemli rol oynuyor. Küresel krizler ve bölgesel savaşlar bu ticaret zincirlerinin tamamını dolaylı olarak etkileyebiliyor.
Şu anda birçok Türk şirketi bu ülkelere mal göndermekte zorlanıyor, bazı durumlarda ise ürün tedarik etmekte güçlük çekiyor. Ticaretin iki yönlü yavaşlaması, zaten yüksek enflasyonla mücadele eden ülkemiz için yeni bir ekonomik sarsıntı anlamına gelebilir.
Bu durumun en önemli sonuçlarından biri de enflasyonun yeniden tetiklenmesi olabilir. Çünkü ithalatın zorlaşması maliyetleri artırırken, ihracatın yavaşlaması ise üretim ve döviz gelirlerini olumsuz etkiler. Savaş ortamları genellikle yatırım araçlarında da dalgalanmalara yol açar. Türkiye’de altın, döviz ve benzeri yatırım araçlarının yükselmesi bu tür kriz dönemlerinde sıkça görülen bir durumdur.
Ticaret hacminin daralması ise başka bir sorunu beraberinde getirir: İşsizlik. İşlerin yavaşladığı dönemlerde bazı şirketler maalesef personel azaltmak zorunda kalabilir. Bu da bazı evlerde ocağa ateş düşmesi, yani gelir kaybı ve geçim sıkıntısı anlamına gelir.
Bu nedenle içinde bulunduğumuz dönemde ülke ekonomisi açısından son derece dikkatli ve temkinli politikalar izlenmesi gerekiyor. Aslında bu süreç bize çok önemli bir gerçeği bir kez daha hatırlatıyor: Üretim odaklı bir ülke olmak zorundayız.
Türkiye, dört mevsimi yaşayan nadir ülkelerden biri. Bu da bize tarımda büyük bir avantaj sağlıyor. Tarım üretimini artırmak, gıda güvenliğini güçlendirmek ve dışa bağımlılığı azaltmak stratejik bir gereklilik haline gelmiştir.
Aynı şekilde sanayide de ithalata bağımlı üretim modelinden uzaklaşıp yerli üretimi güçlendirmek zorundayız. Yerli sanayi geliştikçe krizlere karşı dayanıklılığımız da artacaktır.
Bugün yaşanan savaşlar ve bölgesel gerilimler bize bir kez daha şunu gösteriyor: Ekonomik bağımsızlığın yolu güçlü tarımdan ve güçlü sanayiden geçer. Türkiye, sahip olduğu potansiyelle bunu başarabilecek bir ülkedir. Yeter ki doğru zamanda doğru adımlar atılsın.
Savaşın ne zaman biteceğini Netanyahu ile Trump belirleyecek. Ancak o güne kadar havacılık sektörünü bekleyen kriz ve sonrasındaki toparlanma süreci yalnızca gökyüzünü değil, Türkiye ekonomisini de derinden sarsacak. Bu savaşın Türkiye’deki gerçek bedelini ise ticaretle uğraşanlar, üreticiler ve onların yanında çalışan binlerce emekçi kat kat ödeyecek.
Bu anlamsız, mantık dışı ve iğrenç savaşı artık Ege’den izleyeceğim. Keşke Trump’ın zaman zaman söylediği gibi savaş beklenenden erken bitse.
Daha ilk günlerde, bir okulun bombalanması sonucu 168 kız öğrencinin hayatını kaybetmesi yüreklerimizi dağlarken, ABD Başkanı’nın bu konuya ilişkin “Bilmiyorum” demesi ise dünyayı şaşırtmadı.
İstanbul Havalimanı’na girerken göze çarpan ilk şey sakinlik oluyor. Belli ki savaşın etkisi havacılığı da vurmuş. Orta Doğu’nun İran Savaşı nedeniyle fazlasıyla etkilendiği görülüyor. Bu ülkelere bağlı havayollarının ve bu ülkelere sefer yapması gereken Türk uçaklarının karşılıklı uçuşlarını iptal etmesi dikkat çekiyor.
Sanki güvenlik kontrolü biraz daha artırılmış. ABD’ye gidecek uçaklar için kontuarlarda kuyruk daha yavaş ilerliyor. Gazeteci refleksiyle sivil polisleri de kolayca fark edebiliyorum.
Bu dönemde uçakla seyahat etmenin ne kadar güvenli olduğunu sorguluyorum. İran, Lübnan ve Körfez ülkelerinden gelen yolcuların sayısında ciddi bir azalma var. Klasik kıyafetler giyen yolculara da pek rastlamadım.
Bu arada Atatürk Havalimanı’na başta Lübnan Havayolları olmak üzere bazı havayollarına ait uçakların adeta kaçırılırcasına yönlendirilip park edildiğini biliyoruz.
Dışişleri Bakanlığı’nın son aldığı karar doğrultusunda yaklaşık 78 ülke risk kapsamına alınarak vatandaşların bu bölgelere seyahatleri sınırlandırıldı. Bu durum yalnızca güvenlik açısından değil, aynı zamanda ekonomik açıdan da ciddi sonuçlar doğurabilecek bir gelişme olarak karşımıza çıkıyor.
Risk seviyesine göre baktığımızda bazı bölgeler doğrudan yüksek riskli savaş ve çatışma alanları, bazıları ise bölgesel güvenlik tehdidi nedeniyle dikkat edilmesi gereken ülkeler arasında yer alıyor. Böyle bir ortamda doğal olarak ticaret, turizm ve lojistik akışları da önemli ölçüde yavaşlıyor.
Dışişleri Bakanlığı tarafından dünya genelinde artan güvenlik riskleri ve bölgesel çatışmalar nedeniyle 78 ülkenin isimleri üç ayrı risk kategorisinde değerlendirildi.
Kesinlikle gidilmemesi gereken ülkeler: Afganistan, Suriye, Irak, Yemen, Somali, Libya, Sudan, Güney Sudan, Orta Afrika Cumhuriyeti, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Mali, Burkina Faso, Nijer, Çad, Haiti, Kuzey Kore, Myanmar, Ukrayna, Rusya, Lübnan ve İran yer aldı.
Yüksek riskli ülkeler : Pakistan, Bangladeş, Filistin, İsrail, Etiyopya, Eritre, Uganda, Kenya, Tanzanya, Mozambik, Zimbabve, Kamerun, Nijerya, Gine, Gine-Bissau, Sierra Leone, Liberya, Ben…
Zorunlu olmayan seyahatlerden kaçınılması gereken ülkeler:Mısır, Cezayir, Fas, Tunus, Ürdün, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan, Türkmenistan, Sri Lanka, Nepal, Kamboçya, Laos, Filipinler, Endonezya, Tayland, Vietnam, Meksika, Brezilya, Arjantin ve Şili yer aldı.
Bakanlık, vatandaşların bu ülkelere seyahat planlarını yapmadan önce güvenlik durumunu dikkatle değerlendirmeleri gerektiğini vurguladı. Özellikle ticaret yaptığımız ülkeler açısından durum daha da dikkat çekici. Benim bildiğim kadarıyla Türkiye’den yoğun ticaret yapılan ülkeler arasında Birleşik Arap Emirlikleri, İran ve Suudi Arabistan bulunuyor. Ancak bu üç ülke ile yapılan ticarette bile yaşanan aksamalar ciddi ekonomik kayıplara yol açabilir.
Bunun yanında Türkiye’nin ticaret yaptığı başka önemli ülkeler de var. Başta Rusya, Çin, Irak, Katar, Kuveyt, Mısır gibi ülkeler Türkiye’nin ihracat ve ithalat dengesinde önemli rol oynuyor. Küresel krizler ve bölgesel savaşlar bu ticaret zincirlerinin tamamını dolaylı olarak etkileyebiliyor.
Şu anda birçok Türk şirketi bu ülkelere mal göndermekte zorlanıyor, bazı durumlarda ise ürün tedarik etmekte güçlük çekiyor. Ticaretin iki yönlü yavaşlaması, zaten yüksek enflasyonla mücadele eden ülkemiz için yeni bir ekonomik sarsıntı anlamına gelebilir.
Bu durumun en önemli sonuçlarından biri de enflasyonun yeniden tetiklenmesi olabilir. Çünkü ithalatın zorlaşması maliyetleri artırırken, ihracatın yavaşlaması ise üretim ve döviz gelirlerini olumsuz etkiler. Savaş ortamları genellikle yatırım araçlarında da dalgalanmalara yol açar. Türkiye’de altın, döviz ve benzeri yatırım araçlarının yükselmesi bu tür kriz dönemlerinde sıkça görülen bir durumdur.
Ticaret hacminin daralması ise başka bir sorunu beraberinde getirir: İşsizlik. İşlerin yavaşladığı dönemlerde bazı şirketler maalesef personel azaltmak zorunda kalabilir. Bu da bazı evlerde ocağa ateş düşmesi, yani gelir kaybı ve geçim sıkıntısı anlamına gelir.
Bu nedenle içinde bulunduğumuz dönemde ülke ekonomisi açısından son derece dikkatli ve temkinli politikalar izlenmesi gerekiyor. Aslında bu süreç bize çok önemli bir gerçeği bir kez daha hatırlatıyor: Üretim odaklı bir ülke olmak zorundayız.
Türkiye, dört mevsimi yaşayan nadir ülkelerden biri. Bu da bize tarımda büyük bir avantaj sağlıyor. Tarım üretimini artırmak, gıda güvenliğini güçlendirmek ve dışa bağımlılığı azaltmak stratejik bir gereklilik haline gelmiştir.
Aynı şekilde sanayide de ithalata bağımlı üretim modelinden uzaklaşıp yerli üretimi güçlendirmek zorundayız. Yerli sanayi geliştikçe krizlere karşı dayanıklılığımız da artacaktır.
Bugün yaşanan savaşlar ve bölgesel gerilimler bize bir kez daha şunu gösteriyor: Ekonomik bağımsızlığın yolu güçlü tarımdan ve güçlü sanayiden geçer. Türkiye, sahip olduğu potansiyelle bunu başarabilecek bir ülkedir. Yeter ki doğru zamanda doğru adımlar atılsın.
Savaşın ne zaman biteceğini Netanyahu ile Trump belirleyecek. Ancak o güne kadar havacılık sektörünü bekleyen kriz ve sonrasındaki toparlanma süreci yalnızca gökyüzünü değil, Türkiye ekonomisini de derinden sarsacak. Bu savaşın Türkiye’deki gerçek bedelini ise ticaretle uğraşanlar, üreticiler ve onların yanında çalışan binlerce emekçi kat kat ödeyecek.