1967 yılında Roma’daki Amerikan Lisesi OSR’den dört ödülle ve hatırı sayılır notlarla mezun oldum. Yine Amerika’da dört üniversiteden burs kazanmama rağmen ailemin isteğiyle gidemedim. İyi ki de gitmemişim. Roma’daki okulumda iki sınıf arkadaşım pembe kağıtla askere çağrıldılar. Vietnam’a gittiler ve savaşırken düşmanın bubi tuzağıyla katledildiler.
Bense Türkiye’de 68 ruhunu Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıyla yaşadım. “Ya Taksim ya ölüm” öğrenci sloganları atarak yürüyüşlere ve mitinglere katıldım. Sultanahmet Meydanı’nda cinsel eşitlik isteyen hippilerle röportajlar yaptım. Geleneksel ve özellikle eğitim değerlerini irdeliyordum. Gazete binasında teleksin başında Prag’dan, Paris’ten, Vietnam’dan gelen son haberlere bakıyordum.

1969’da, gelecekten umutsuz insanların ve özellikle hippilerin katıldığı, New York eyaletinin Bethel kasabasında düzenlenen ve üç gün süren Woodstock Müzik ve Sanat Festivali’nin ana konusu Vietnam Savaşı’nı protesto etmekti.
Beklenmedik şekilde, enstrümanını alanlar bu protesto panayırında sahne almaya başladılar. Başta Jimi Hendrix, Bob Dylan, Joan Baez, Janis Joplin, Creedence Clearwater Revival, The Who, Jefferson Airplane ve daha niceleri, Vietnam’dan çekileceği sözünü veren ancak savaşı daha da şiddetlendiren dönemin Başkanı Richard Nixon’u günlerce protesto ettiler.
O dönemde Milliyet Gazetesi Spor Servisi’nde muhabirdim. Woodstock Festivali ile ilgili dönemin Genel Yayın Yönetmeni, rahmetli Abdi İpekçi’yi bilgilendiriyordum. Haberleri ayrıntılarıyla kullandık.
Woodstock Festivali’ni tüm ayrıntılarıyla belgeleyen ve bu dalda Oscar ödülü kazanan Amerikalı yönetmen Michael Wadleigh ile yıllar sonra Venedik’te röportaj yapmıştım. 68 kuşağının bu geri dönülmez kararı, Başkan Richard Nixon’u Watergate skandalından istifaya zorlarken Vietnam Savaşı’nın da sona ermesine yol açmıştı.

Michael Wadleigh o günleri bana anlatırken 70 saat uyumadığını, gözünü kırpmadığını ve sürekli görüntü aldığını söylemişti.
Ve Seksenler…
Ben efsane “Seksenler” dizisini izleyemedim çünkü İtalya’daydım. Ama metnini çok duydum. Reytingleri altüst ediyordu.
Son zamanlarda sosyal medyada yapay zeka ve seksenli yılların kıyafetleriyle geçmişe dönenleri izliyorum. Demek ki seksenler, ileri yaşta olanlar için gerçekten iz bırakmış. Bir de yine medyada, o döneme damgasını vuranların listesi istenmiş.
Benim seksenlerin başında hayat tarzımda önemli bir değişim oldu. Bir transfer teklifiyle yolum, eski tanıdık İtalya’ya düştü ve burada tam 33 yıl kesintisiz yaşadım. Şansım seksenlerdi.
Çok iyi hatırlıyorum. Roma’ya gidip ev kiraladıktan sonra Fiumicino Havalimanı’nda gördüğüm harika bir Ray-Ban gözlüğü, o yılların simgesi haline geldi. Gözlüğün tasarımı yeni piyasaya sürülmek üzereydi ve kısıtlı olarak Avrupa havalimanlarının vitrinlerinde sergileniyordu. Çünkü gözlüğün çerçevesi gerçek deriydi.
Hemen almak istedim. Yanımda yeterli nakit İtalyan lireti yoktu. Kredi kartı devri ülkede henüz pek yaygın değildi. Çek kullanılıyordu. Çek için banka garantisi isteniyordu. Bunun için de zaman yoktu. Onay bazen üç dört saati buluyordu.
Ne oldu, biliyor musunuz?
Tezgahtar, sonradan büyük dost olduğumuz Francesca Cosima, bana kefil oldu. Sadece pasaportumun üçüncü sayfasının fotokopisini aldı.
O gün uçakta bile dikkatleri çektim. Gözlüğü, hayatını doldurana kadar tepe tepe kullandım. O beni bırakmak istedi, ben ondan vazgeçemedim.
Sonradan aynısını çok aradım. Ray-Ban’ı aradım ama nafile. Üretimi, kısa bir süre sonra güneş görünce kemikleştiği için durdurulmuştu. Gerçi hâlâ peşindeyim.
İşte o, benim seksenler tutkum. Bana o tılsımlı, kutsal yılları anımsatan bir obje.
Geçenlerde seksenli yılların fotoğraflarına baktım. Birçok ünlüyle görüntülendiğim fotoğraflarda o gözlük gerçekten ön plana çıkmış.
Seksenler benim için, o kahverengi deri çerçeveli, beni havalı kılan
gözlüğümdü.
Seksenler sadece bir on yıl değildi. Dünyada da Türkiye’de de kendine özgü bir hayat tarzı, bir bakış açısı, hatta bir felsefeydi.
Dünyada müzik hiç olmadığı kadar büyüdü. Michael Jackson, Madonna, Queen, Duran Duran ve daha niceleri yalnızca şarkılarıyla değil, kıyafetleri, saçları ve sahne tarzlarıyla da milyonları etkiledi. Televizyon ve video klipler sınırları ortadan kaldırdı. Moda ise adeta özgürleşti. Büyük vatkalar, renkli kıyafetler, yüksek belli pantolonlar ve abartılı saçlar bir dönemin simgesi oldu.
Türkiye de bu dalganın dışında kalmadı.
Seksenlerde giyim gerçekten başka bir alemdi. Geniş vatkalar, rengarenk kıyafetler, büyük gözlükler… Kadınların “aslan başı” saçları ise unutulmazdı. Bugün baktığımızda abartılı bulduğumuz bu görüntüler, o günlerde kendini ifade etmenin bir biçimiydi.
Ama seksenleri yalnızca moda ve müzikle hatırlamak eksik olur.
O yılların asıl farkı, insanların birbirlerine ve yaşadıkları hayata duydukları bağlılıktı.
Bir kaset elden ele dolaşır, bir şarkının sözleri ezberlenir, televizyon programları birlikte izlenirdi. İnsanlar birbirleriyle daha çok görüşür, daha çok konuşur, hayatlarını daha fazla paylaşırdı.
Dünyada teknoloji hızla gelişirken Türkiye de büyük bir dönüşümün içinden geçiyordu. Televizyon evlerin merkezine yerleşiyor, kasetçalarlar hayatımıza giriyor, yeni müzikler ve yeni yaşam biçimleri toplumun her kesimine ulaşıyordu.
Seksenlerin felsefesi belki de burada gizliydi:
Değişirken birlikte kalabilmek.
Bugün dünyanın herhangi bir yerindeki bir şarkıya saniyeler içinde ulaşabiliyoruz. Bir fotoğrafı dünyanın öbür ucuna anında gönderebiliyoruz. Fakat seksenlerde bir şarkıya ulaşmak, bir kaseti bulmak, bir arkadaşla buluşmak daha fazla zaman ve emek isterdi.
Belki de bu yüzden o yılların hatıraları daha güçlü.
Yıllar geçti. Moda değişti, müzik değişti, teknoloji dünyayı değiştirdi.
Ama seksenler hâlâ konuşuluyor.
Demek ki bazı dönemler takvimden silinse de insanların hafızasından silinmiyor.
Seksenler benim için tam da böyle bir dönemdi: Büyük saçların, büyük vatkaların, büyük müziklerin ve belki de en önemlisi, büyük bağlılıkların yılları…
Ve bütün bunların arasında benim seksenlerimi tamamlayan o kahverengi deri çerçeveli Ray-Ban gözlüğüm ..
O gözlük benim için bir moda aksesuarından çok daha fazlasıydı.
Bir dönemin hatırasıydı.
1967 yılında Roma’daki Amerikan Lisesi OSR’den dört ödülle ve hatırı sayılır notlarla mezun oldum. Yine Amerika’da dört üniversiteden burs kazanmama rağmen ailemin isteğiyle gidemedim. İyi ki de gitmemişim. Roma’daki okulumda iki sınıf arkadaşım pembe kağıtla askere çağrıldılar. Vietnam’a gittiler ve savaşırken düşmanın bubi tuzağıyla katledildiler.
Bense Türkiye’de 68 ruhunu Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıyla yaşadım. “Ya Taksim ya ölüm” öğrenci sloganları atarak yürüyüşlere ve mitinglere katıldım. Sultanahmet Meydanı’nda cinsel eşitlik isteyen hippilerle röportajlar yaptım. Geleneksel ve özellikle eğitim değerlerini irdeliyordum. Gazete binasında teleksin başında Prag’dan, Paris’ten, Vietnam’dan gelen son haberlere bakıyordum.

1969’da, gelecekten umutsuz insanların ve özellikle hippilerin katıldığı, New York eyaletinin Bethel kasabasında düzenlenen ve üç gün süren Woodstock Müzik ve Sanat Festivali’nin ana konusu Vietnam Savaşı’nı protesto etmekti.
Beklenmedik şekilde, enstrümanını alanlar bu protesto panayırında sahne almaya başladılar. Başta Jimi Hendrix, Bob Dylan, Joan Baez, Janis Joplin, Creedence Clearwater Revival, The Who, Jefferson Airplane ve daha niceleri, Vietnam’dan çekileceği sözünü veren ancak savaşı daha da şiddetlendiren dönemin Başkanı Richard Nixon’u günlerce protesto ettiler.
O dönemde Milliyet Gazetesi Spor Servisi’nde muhabirdim. Woodstock Festivali ile ilgili dönemin Genel Yayın Yönetmeni, rahmetli Abdi İpekçi’yi bilgilendiriyordum. Haberleri ayrıntılarıyla kullandık.
Woodstock Festivali’ni tüm ayrıntılarıyla belgeleyen ve bu dalda Oscar ödülü kazanan Amerikalı yönetmen Michael Wadleigh ile yıllar sonra Venedik’te röportaj yapmıştım. 68 kuşağının bu geri dönülmez kararı, Başkan Richard Nixon’u Watergate skandalından istifaya zorlarken Vietnam Savaşı’nın da sona ermesine yol açmıştı.

Michael Wadleigh o günleri bana anlatırken 70 saat uyumadığını, gözünü kırpmadığını ve sürekli görüntü aldığını söylemişti.
Ve Seksenler…
Ben efsane “Seksenler” dizisini izleyemedim çünkü İtalya’daydım. Ama metnini çok duydum. Reytingleri altüst ediyordu.
Son zamanlarda sosyal medyada yapay zeka ve seksenli yılların kıyafetleriyle geçmişe dönenleri izliyorum. Demek ki seksenler, ileri yaşta olanlar için gerçekten iz bırakmış. Bir de yine medyada, o döneme damgasını vuranların listesi istenmiş.
Benim seksenlerin başında hayat tarzımda önemli bir değişim oldu. Bir transfer teklifiyle yolum, eski tanıdık İtalya’ya düştü ve burada tam 33 yıl kesintisiz yaşadım. Şansım seksenlerdi.
Çok iyi hatırlıyorum. Roma’ya gidip ev kiraladıktan sonra Fiumicino Havalimanı’nda gördüğüm harika bir Ray-Ban gözlüğü, o yılların simgesi haline geldi. Gözlüğün tasarımı yeni piyasaya sürülmek üzereydi ve kısıtlı olarak Avrupa havalimanlarının vitrinlerinde sergileniyordu. Çünkü gözlüğün çerçevesi gerçek deriydi.
Hemen almak istedim. Yanımda yeterli nakit İtalyan lireti yoktu. Kredi kartı devri ülkede henüz pek yaygın değildi. Çek kullanılıyordu. Çek için banka garantisi isteniyordu. Bunun için de zaman yoktu. Onay bazen üç dört saati buluyordu.
Ne oldu, biliyor musunuz?
Tezgahtar, sonradan büyük dost olduğumuz Francesca Cosima, bana kefil oldu. Sadece pasaportumun üçüncü sayfasının fotokopisini aldı.
O gün uçakta bile dikkatleri çektim. Gözlüğü, hayatını doldurana kadar tepe tepe kullandım. O beni bırakmak istedi, ben ondan vazgeçemedim.
Sonradan aynısını çok aradım. Ray-Ban’ı aradım ama nafile. Üretimi, kısa bir süre sonra güneş görünce kemikleştiği için durdurulmuştu. Gerçi hâlâ peşindeyim.
İşte o, benim seksenler tutkum. Bana o tılsımlı, kutsal yılları anımsatan bir obje.
Geçenlerde seksenli yılların fotoğraflarına baktım. Birçok ünlüyle görüntülendiğim fotoğraflarda o gözlük gerçekten ön plana çıkmış.
Seksenler benim için, o kahverengi deri çerçeveli, beni havalı kılan
gözlüğümdü.
Seksenler sadece bir on yıl değildi. Dünyada da Türkiye’de de kendine özgü bir hayat tarzı, bir bakış açısı, hatta bir felsefeydi.
Dünyada müzik hiç olmadığı kadar büyüdü. Michael Jackson, Madonna, Queen, Duran Duran ve daha niceleri yalnızca şarkılarıyla değil, kıyafetleri, saçları ve sahne tarzlarıyla da milyonları etkiledi. Televizyon ve video klipler sınırları ortadan kaldırdı. Moda ise adeta özgürleşti. Büyük vatkalar, renkli kıyafetler, yüksek belli pantolonlar ve abartılı saçlar bir dönemin simgesi oldu.
Türkiye de bu dalganın dışında kalmadı.
Seksenlerde giyim gerçekten başka bir alemdi. Geniş vatkalar, rengarenk kıyafetler, büyük gözlükler… Kadınların “aslan başı” saçları ise unutulmazdı. Bugün baktığımızda abartılı bulduğumuz bu görüntüler, o günlerde kendini ifade etmenin bir biçimiydi.
Ama seksenleri yalnızca moda ve müzikle hatırlamak eksik olur.
O yılların asıl farkı, insanların birbirlerine ve yaşadıkları hayata duydukları bağlılıktı.
Bir kaset elden ele dolaşır, bir şarkının sözleri ezberlenir, televizyon programları birlikte izlenirdi. İnsanlar birbirleriyle daha çok görüşür, daha çok konuşur, hayatlarını daha fazla paylaşırdı.
Dünyada teknoloji hızla gelişirken Türkiye de büyük bir dönüşümün içinden geçiyordu. Televizyon evlerin merkezine yerleşiyor, kasetçalarlar hayatımıza giriyor, yeni müzikler ve yeni yaşam biçimleri toplumun her kesimine ulaşıyordu.
Seksenlerin felsefesi belki de burada gizliydi:
Değişirken birlikte kalabilmek.
Bugün dünyanın herhangi bir yerindeki bir şarkıya saniyeler içinde ulaşabiliyoruz. Bir fotoğrafı dünyanın öbür ucuna anında gönderebiliyoruz. Fakat seksenlerde bir şarkıya ulaşmak, bir kaseti bulmak, bir arkadaşla buluşmak daha fazla zaman ve emek isterdi.
Belki de bu yüzden o yılların hatıraları daha güçlü.
Yıllar geçti. Moda değişti, müzik değişti, teknoloji dünyayı değiştirdi.
Ama seksenler hâlâ konuşuluyor.
Demek ki bazı dönemler takvimden silinse de insanların hafızasından silinmiyor.
Seksenler benim için tam da böyle bir dönemdi: Büyük saçların, büyük vatkaların, büyük müziklerin ve belki de en önemlisi, büyük bağlılıkların yılları…
Ve bütün bunların arasında benim seksenlerimi tamamlayan o kahverengi deri çerçeveli Ray-Ban gözlüğüm ..
O gözlük benim için bir moda aksesuarından çok daha fazlasıydı.
Bir dönemin hatırasıydı.