Şükrü Abim’le Roma’da tanıştım. Ben küçüktüm. O, Mısır’ın eski Kralı Faruk ve davetlileriyle gece hayatına takılır, arada beni de siyah-beyazlı yapmaya kalkışırdı.
Şükrü Gülesin, Lazio formasıyla İtalyan ligine renk getirirken “Süper Bombacı” lakabını almıştı. Kalecilerin kabusuydu. Kornerden doğrudan attığı gollerle ünlenmişti.
Bir keresinde derbi maçında Lazio penaltı kazanmış. Roma kalecisi 4. Sentimenti, penaltı noktasına gelerek:
“Şukuru, nasıl olsa golü atacaksın. Taraftarlarıma karşı beni rezil etme.” demiş. Yufka yürekli millî futbolcumuz da topu bombalayacağına plase göndermiş ve 4. Sentimenti meşin yuvarlağı kornere çelmiş.
Lazio taraftarları buz kesmiş, Şükrü Gülesin şaşkın ve afallamış bir şekilde köşe gönderine koşarak penaltıdan kaçırdığı golü bu kez doğrudan Roma filelerine göndermiş.
Şükrü Gülesin’le daha sonra, beni aldırttığı Milliyet Spor Servisi’nde beraber çalıştık. Hâlâ beni Beşiktaşlı yapmak için takılırdı. Ama ben çoktan Galatasaray muhabiri olmuştum.
Ali Sami Yen Stadı ile kulüp binasının bulunduğu Hasnun Galip Sokağı arasında haber atlatmak için mekik dokurdum. Haber kaynaklarımın başında, dönemin Yugoslav antrenörü rahmetli Tomislav Kaloperović ve yine rahmetli yönetici Turgan Ece geliyordu.
Doğal olarak Galatasaray’ın deplasmanlarına rahmetli Turgay Şeren’le giderdik. Özellikle Trabzon’da bizi çok iyi ağırlarlardı. Rahmetli iki değerli antrenör Özkan Sümer ve Ahmet Suat Özyazıcı ile kamplarda oturur, bol bol sohbet ederdik.
Trabzonspor’un arka arkaya şampiyon olmasıyla Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş üstünlükleri yıkılmış, Trabzonspor da dördüncü büyük takım olarak adını tescil ettirmişti.
Trabzonspor’un hikayesini anlatarak, Türk toplumunda ve futbolunda yarattığı derin ve kalıcı etkileri ortaya koymak istiyorum.
Türk futbolunun uzun yıllar boyunca değişmez bir düzeni vardı. Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş yalnızca futbol sahalarının değil, Türkiye’deki futbol kültürünün de en güçlü temsilcileri olarak görülüyordu. İstanbul merkezli bu üçlü, adeta futbolun doğal sahipleri kabul ediliyordu. Anadolu takımlarının şampiyon olabileceği düşüncesi ise çoğu zaman uzak bir ihtimal olarak görülüyordu.
Tam da bu noktada Trabzonspor ortaya çıktı.
Trabzonspor’un yükselişi yalnızca bir futbol takımının başarı hikayesi değildi. Aynı zamanda Türkiye’de merkeze karşı, İstanbul’a karşı, Anadolu’nun alışılmış düzene karşı yeni bir futbol anlayışının yükselişiydi.
İlk başta yaşananlar birçok kişi için neredeyse bir tesadüf gibiydi.
Fakat başarılar devam ettikçe bunun bir tesadüf olmadığı anlaşıldı.
Bu nedenle Trabzonspor’un başarısını sadece kazanılan kupalarla açıklamak yetersiz kalır. Asıl önemli olan, bu başarıların toplumdaki algıyı değiştirmesiydi.
Trabzonspor, Anadolu insanına “Biz de yapabiliriz” duygusunu verdi.
Böylece Türk futbolunda “Üç Büyükler” algısı değişmeye başladı ve Trabzonspor’un da içinde bulunduğu “Dört Büyükler” kavramı güç kazandı.
Bu değişimin sosyolojik yönü oldukça önemlidir.
Trabzonspor da bu anlamda güçlü bir kimlik oluşturdu.
Zaman içerisinde daha da ilginç bir durum ortaya çıktı.
Trabzonspor’u yalnızca Trabzon’da yaşayanlar veya Trabzon kökenliler desteklememeye başladı. Türkiye’nin farklı şehirlerinde, farklı kültürel çevrelerde yetişmiş insanların da Trabzonspor’a sempati duyduğu görüldü.
Bunun önemli bir nedeni vardı:
Trabzonspor farklı bir hikaye anlatıyordu.
Bir başka ifadeyle Trabzonspor, sadece bir şehrin futbol kulübü olmaktan çıkıp başarıya ulaşmış bir Anadolu kimliğinin sembolüne dönüştü.
Bugün Trabzonspor’un taraftar yapısına bakıldığında da bu dönüşümün izlerini görmek mümkündür. Elbette kulübün en güçlü ve doğal taraftar kitlesi Trabzon ve Karadeniz bölgesindedir. Ancak kulübe duyulan sempati bununla sınırlı değildir. Türkiye’nin farklı şehirlerinde Trabzonspor’u destekleyen, başka takımlarla doğrudan bir bağı olmadığı halde Trabzonspor’a sempati besleyen insanlar da bulunmaktadır.
Bu durum bize futbolun yalnızca doğulan şehirle veya aileden miras kalan takımla belirlenmediğini gösterir.
Trabzonspor’un en büyük sosyolojik mirası belki de budur.

Trabzonspor, Anadolu’nun futbolda da güçlü bir şekilde var olabileceğini gösteren önemli bir başarı hikayesidir. Aynı zamanda futbolun insanları bir araya getiren ve güçlü bir aidiyet duygusu oluşturan bir güç olduğunu ortaya koymuştur.
Belki de bu yüzden Trabzonspor’un başarısı, sadece Trabzonsporlular için değil, Türk futbol tarihini anlamak isteyen herkes için önemlidir.
Bazen bir futbol takımı sadece şampiyon olmaz. Bir ülkenin futbola bakışını da değiştirir.
Ve Trabzonspor, Türk futbolunda bunu başaran en önemli Anadolu hikayelerinden biridir. Tüm bunları belirterek yazıma dönersek, şu şekilde devam edebilirim.
Ben sonra Roma’ya başka bir gazetenin temsilcisi olarak atandım. Avrupa kupalarında sık sık Türk takımları İtalyanlarla eşleşiyordu.
Trabzonspor’un Lazio deplasmanına geldiği bir maç öncesi, bordo-mavili takımın yöneticileriyle yemeğe çıktık. Başkan Sadri Şener’di. Bana kulübün İtalya temsilciliğini önerdi.
Bir Fenerbahçeli olarak yurt dışında bu güzide Karadeniz kulübünden sorumlu olacaktım. Başkan Sadri Şener’in antetli kağıtla gönderdiği resmî görev mektubunu hâlâ saklarım.
Yıllar geçti, ülkeme kesin dönüş yaptım. Eskisi gibi maçlara gitmesem de Süper Lig’i yakından izliyorum.
Son yıllarda ülkemize kaliteli yabancı yıldız oyuncular geliyor. Heyecan açısından pek çok Avrupa ligini geride bıraktık.
Son olarak, İngiltere Premier Lig’de Liverpool forması giyen Mısırlı Muhammed Salah’ın Suudi Arabistan yerine Türkiye’ye geleceği iddialarını bir İtalyan meslektaşımdan öğrendim. Gerçi ihtimal vermedim ama birkaç gün sonra spor kanallarında alt yazıda “Salah Trabzonspor’da” yazısını görünce yüzümde bir tebessüm oluştu.
Sonrasını biliyorsunuz. Salah Trabzon’a geldi, krallar gibi karşılandı ve bordo-mavili forma satışları patladı.
Bizim Üsküdar’daki Çinili Mahallesi’ndeki eczanemizin sahibi sevgili Erhan Çağlayan koyu Trabzonsporludur. Allah razı olsun, bir doktor gibi sağlığımızla ilgilenir, ilaçlarımızı eksik etmez. Sık sık uğrarım ve futboldan da söz ederiz.
Tabii Salah’ın gelmesi Trabzon’da büyük yankı yaparken ligin seyrini de değiştirebilecek durumlar yarattı.
Sevgili Erhan, benim Trabzonspor’a sempati duyduğumu biliyor. Kıbrıs seyahati sonrası eczaneye uğradım.
“Sürprizzz!”
Çekmecesinden bir poşet çıkarttı ve açarak bana uzaktan gösterdi. Bu, bir Trabzonspor formasıydı.
Önce arkasında “M. Salah” adını göreceğimi sandım. Oysa orijinal formada benim adım yazılıydı.
Şaşırdım, sevindim. Sevgili Erhan bana formayı takdim ederken o anı ölümsüzleştirdik.
Şimdi, eski Başkan Sadri Şener ile başlayan Trabzonspor’a gönül bağım, bir Fenerbahçeli olarak eczacı dostum Erhan Çağlaşan’la birlikte perçinleşti.
Rahmetli Beşiktaşlı Şükrü Abim duymasın…
Şükrü Abim’le Roma’da tanıştım. Ben küçüktüm. O, Mısır’ın eski Kralı Faruk ve davetlileriyle gece hayatına takılır, arada beni de siyah-beyazlı yapmaya kalkışırdı.
Şükrü Gülesin, Lazio formasıyla İtalyan ligine renk getirirken “Süper Bombacı” lakabını almıştı. Kalecilerin kabusuydu. Kornerden doğrudan attığı gollerle ünlenmişti.
Bir keresinde derbi maçında Lazio penaltı kazanmış. Roma kalecisi 4. Sentimenti, penaltı noktasına gelerek:
“Şukuru, nasıl olsa golü atacaksın. Taraftarlarıma karşı beni rezil etme.” demiş. Yufka yürekli millî futbolcumuz da topu bombalayacağına plase göndermiş ve 4. Sentimenti meşin yuvarlağı kornere çelmiş.
Lazio taraftarları buz kesmiş, Şükrü Gülesin şaşkın ve afallamış bir şekilde köşe gönderine koşarak penaltıdan kaçırdığı golü bu kez doğrudan Roma filelerine göndermiş.
Şükrü Gülesin’le daha sonra, beni aldırttığı Milliyet Spor Servisi’nde beraber çalıştık. Hâlâ beni Beşiktaşlı yapmak için takılırdı. Ama ben çoktan Galatasaray muhabiri olmuştum.
Ali Sami Yen Stadı ile kulüp binasının bulunduğu Hasnun Galip Sokağı arasında haber atlatmak için mekik dokurdum. Haber kaynaklarımın başında, dönemin Yugoslav antrenörü rahmetli Tomislav Kaloperović ve yine rahmetli yönetici Turgan Ece geliyordu.
Doğal olarak Galatasaray’ın deplasmanlarına rahmetli Turgay Şeren’le giderdik. Özellikle Trabzon’da bizi çok iyi ağırlarlardı. Rahmetli iki değerli antrenör Özkan Sümer ve Ahmet Suat Özyazıcı ile kamplarda oturur, bol bol sohbet ederdik.
Trabzonspor’un arka arkaya şampiyon olmasıyla Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş üstünlükleri yıkılmış, Trabzonspor da dördüncü büyük takım olarak adını tescil ettirmişti.
Trabzonspor’un hikayesini anlatarak, Türk toplumunda ve futbolunda yarattığı derin ve kalıcı etkileri ortaya koymak istiyorum.
Türk futbolunun uzun yıllar boyunca değişmez bir düzeni vardı. Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş yalnızca futbol sahalarının değil, Türkiye’deki futbol kültürünün de en güçlü temsilcileri olarak görülüyordu. İstanbul merkezli bu üçlü, adeta futbolun doğal sahipleri kabul ediliyordu. Anadolu takımlarının şampiyon olabileceği düşüncesi ise çoğu zaman uzak bir ihtimal olarak görülüyordu.
Tam da bu noktada Trabzonspor ortaya çıktı.
Trabzonspor’un yükselişi yalnızca bir futbol takımının başarı hikayesi değildi. Aynı zamanda Türkiye’de merkeze karşı, İstanbul’a karşı, Anadolu’nun alışılmış düzene karşı yeni bir futbol anlayışının yükselişiydi.
İlk başta yaşananlar birçok kişi için neredeyse bir tesadüf gibiydi.
Fakat başarılar devam ettikçe bunun bir tesadüf olmadığı anlaşıldı.
Bu nedenle Trabzonspor’un başarısını sadece kazanılan kupalarla açıklamak yetersiz kalır. Asıl önemli olan, bu başarıların toplumdaki algıyı değiştirmesiydi.
Trabzonspor, Anadolu insanına “Biz de yapabiliriz” duygusunu verdi.
Böylece Türk futbolunda “Üç Büyükler” algısı değişmeye başladı ve Trabzonspor’un da içinde bulunduğu “Dört Büyükler” kavramı güç kazandı.
Bu değişimin sosyolojik yönü oldukça önemlidir.
Trabzonspor da bu anlamda güçlü bir kimlik oluşturdu.
Zaman içerisinde daha da ilginç bir durum ortaya çıktı.
Trabzonspor’u yalnızca Trabzon’da yaşayanlar veya Trabzon kökenliler desteklememeye başladı. Türkiye’nin farklı şehirlerinde, farklı kültürel çevrelerde yetişmiş insanların da Trabzonspor’a sempati duyduğu görüldü.
Bunun önemli bir nedeni vardı:
Trabzonspor farklı bir hikaye anlatıyordu.
Bir başka ifadeyle Trabzonspor, sadece bir şehrin futbol kulübü olmaktan çıkıp başarıya ulaşmış bir Anadolu kimliğinin sembolüne dönüştü.
Bugün Trabzonspor’un taraftar yapısına bakıldığında da bu dönüşümün izlerini görmek mümkündür. Elbette kulübün en güçlü ve doğal taraftar kitlesi Trabzon ve Karadeniz bölgesindedir. Ancak kulübe duyulan sempati bununla sınırlı değildir. Türkiye’nin farklı şehirlerinde Trabzonspor’u destekleyen, başka takımlarla doğrudan bir bağı olmadığı halde Trabzonspor’a sempati besleyen insanlar da bulunmaktadır.
Bu durum bize futbolun yalnızca doğulan şehirle veya aileden miras kalan takımla belirlenmediğini gösterir.
Trabzonspor’un en büyük sosyolojik mirası belki de budur.

Trabzonspor, Anadolu’nun futbolda da güçlü bir şekilde var olabileceğini gösteren önemli bir başarı hikayesidir. Aynı zamanda futbolun insanları bir araya getiren ve güçlü bir aidiyet duygusu oluşturan bir güç olduğunu ortaya koymuştur.
Belki de bu yüzden Trabzonspor’un başarısı, sadece Trabzonsporlular için değil, Türk futbol tarihini anlamak isteyen herkes için önemlidir.
Bazen bir futbol takımı sadece şampiyon olmaz. Bir ülkenin futbola bakışını da değiştirir.
Ve Trabzonspor, Türk futbolunda bunu başaran en önemli Anadolu hikayelerinden biridir. Tüm bunları belirterek yazıma dönersek, şu şekilde devam edebilirim.
Ben sonra Roma’ya başka bir gazetenin temsilcisi olarak atandım. Avrupa kupalarında sık sık Türk takımları İtalyanlarla eşleşiyordu.
Trabzonspor’un Lazio deplasmanına geldiği bir maç öncesi, bordo-mavili takımın yöneticileriyle yemeğe çıktık. Başkan Sadri Şener’di. Bana kulübün İtalya temsilciliğini önerdi.
Bir Fenerbahçeli olarak yurt dışında bu güzide Karadeniz kulübünden sorumlu olacaktım. Başkan Sadri Şener’in antetli kağıtla gönderdiği resmî görev mektubunu hâlâ saklarım.
Yıllar geçti, ülkeme kesin dönüş yaptım. Eskisi gibi maçlara gitmesem de Süper Lig’i yakından izliyorum.
Son yıllarda ülkemize kaliteli yabancı yıldız oyuncular geliyor. Heyecan açısından pek çok Avrupa ligini geride bıraktık.
Son olarak, İngiltere Premier Lig’de Liverpool forması giyen Mısırlı Muhammed Salah’ın Suudi Arabistan yerine Türkiye’ye geleceği iddialarını bir İtalyan meslektaşımdan öğrendim. Gerçi ihtimal vermedim ama birkaç gün sonra spor kanallarında alt yazıda “Salah Trabzonspor’da” yazısını görünce yüzümde bir tebessüm oluştu.
Sonrasını biliyorsunuz. Salah Trabzon’a geldi, krallar gibi karşılandı ve bordo-mavili forma satışları patladı.
Bizim Üsküdar’daki Çinili Mahallesi’ndeki eczanemizin sahibi sevgili Erhan Çağlayan koyu Trabzonsporludur. Allah razı olsun, bir doktor gibi sağlığımızla ilgilenir, ilaçlarımızı eksik etmez. Sık sık uğrarım ve futboldan da söz ederiz.
Tabii Salah’ın gelmesi Trabzon’da büyük yankı yaparken ligin seyrini de değiştirebilecek durumlar yarattı.
Sevgili Erhan, benim Trabzonspor’a sempati duyduğumu biliyor. Kıbrıs seyahati sonrası eczaneye uğradım.
“Sürprizzz!”
Çekmecesinden bir poşet çıkarttı ve açarak bana uzaktan gösterdi. Bu, bir Trabzonspor formasıydı.
Önce arkasında “M. Salah” adını göreceğimi sandım. Oysa orijinal formada benim adım yazılıydı.
Şaşırdım, sevindim. Sevgili Erhan bana formayı takdim ederken o anı ölümsüzleştirdik.
Şimdi, eski Başkan Sadri Şener ile başlayan Trabzonspor’a gönül bağım, bir Fenerbahçeli olarak eczacı dostum Erhan Çağlaşan’la birlikte perçinleşti.
Rahmetli Beşiktaşlı Şükrü Abim duymasın…