Siyamend Kaçmaz Siyamend Kaçmaz

Arap coğrafyasından turistlerin Antalya’ya güneşlenmeye geleceği aklınıza gelir miydi?

28.08.2026 Cuma | 08:39Son Güncelleme:

Antalya’da artık sadece deniz, kum, güneş satmıyoruz. Bence artık marka satıyoruz. Eğer hâlâ Antalya turizmini bu üç kelimeyle tarif eden varsa, bana göre gerçeği önemli bir ölçüde gözden kaçırıyor. Çünkü bugün Antalya’ya gelen turistin satın aldığı şey yalnızca yakın bir destinasyon, bir otel odası, sıcak bir hava ya da güzel bir kumsal değil; bunun çok ötesinde bir deneyim, bir marka ve hatta Türkiye’ye dair olumlu bir algı.

 

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Gözlerimle görmesem belki ben de buna ihtimal vermezdim, hatta açık söyleyeyim, aklıma bile gelmezdi. Ama bu yaz bunu bizzat gözlemleme şansım oldu. Bunu başaran isimlerden biri ise, bana göre, Türkiye’de turizmde lüks konseptin yaratıcılarından ve Türk turizminin yurt dışında markalaşmasının öncülerinden Fettah Tamince. Yıllar önce Dubai’de yapay olarak yapılan dünyanın ilk adası palmiyedeki otelinde kendisiyle yaptığımız kısa bir kahve sohbetinde bu konudan söz etmişti. Ne yalan söyleyeyim, o gün anlattıkları bana biraz gerçeküstü gelmişti. Ancak bu yaz Belek’te Rixos Premium’da, ardından The Land of Legends’ta gezerken sık sık Arap, hatta Afrika’dan gelen turistlerle karşılaşmak beni gerçekten şaşırttı. Üstelik Fransa’da ya da Avrupa’nın başka ülkelerinde yaşayan Afrika kökenli turistlerden söz etmiyorum; doğrudan Afrika ülkelerinden Antalya’ya tatile gelen insanlardan bahsediyorum.

Arap coğrafyasından turistlerin Antalya’ya güneşlenmeye geleceği aklınıza gelir miydi

Antalya’nın neredeyse her ilçesi, her kumsalı, denizi ve iklimi zaten başlı başına paha biçilmez bir değer. Ama bugün asıl mesele, bu değeri ne kadar katma değere dönüştürebildiğimiz. Bunu da bana göre en iyi yapanlar, artık sadece “otel” olmaktan çıkıp bir kimliğe ve markaya dönüşmüş tesisler. Çünkü böyle bir otel yalnızca odasını satmıyor; Türkiye’ye ilk kez gelen bir yabancının ülkeyle kurduğu ilk teması ve ülkeye dair ilk izlenimini de şekillendiriyor. Resepsiyondaki görevli, restorandaki garson, sahilde hizmet veren personel… Turistin aldığı hizmet ne kadar kaliteli ve özenliyse, zihninde oluşan Türkiye algısı da o kadar güçlü oluyor.

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Uzun yıllardır Rusya’da yaşayınca sıcak sulara inme dürtüsü bende de ister istemez yer edinmiş durumda. Ben de bu yaz hem sezonun başında hem de artık yazın sonu diyebileceğimiz ağustosun son günlerinde Antalya’da bulundum; gözlemler yaptım, notlar aldım ve sektörün önemli temsilcileriyle sezonu konuştum. Gördüğüm şu: Kendi kimliğini oluşturmuş, kendi ekosistemini kurmuş oteller için “Bu sezon turist gelecek mi?” endişesi geçen yıla nazaran artık neredeyse ortadan kalkmış durumda. Çünkü bu tesislerde artık otelin ismi bile tek başına bir tercih nedeni. Asıl üzerinde durulması gereken nokta da bence burada başlıyor. Bu otellerin yıllar içinde biriktirdiği tecrübenin, oluşturduğu vizyonun ve geliştirdiği hizmet anlayışının, yaratıcıları hâlâ sağlıklı ve aramızdayken bir şekilde yazılması ve bu yol hikâyesinin sektör tarafından okunmasının sağlanması gerekiyor.

Antalya’da artık sadece deniz, kum, güneş satmadığımızı bana en açık gösteren yerlerden biri de Rixos Premium Belek oldu. Genel Müdür Barış Müsellim ile oteli gezerken karşıma çıkan müşteri portföyü, yukarıda sözünü ettiğim tabloyu çok daha somut hâle getirdi. Arap coğrafyasından, hatta güneşin ülkesi Afrika’dan Antalya’ya güneşlenmeye gelen turistleri görmek, açık söyleyeyim, bana bu yazıyı yazdıran şeylerden biri oldu.

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Arap coğrafyasından turistlerin Antalya’ya güneşlenmeye geleceği aklınıza gelir miydi

Ben kendi adıma sektörü fark etmeksizin bu tür değerleri yaratan insanların yaptıkları işin arkasındaki vizyonu anlamaya özellikle çalışıyorum. Çünkü ortaya çıkan sonucu görmek kadar, o sonucu mümkün kılan düşünceyi anlamanın da önemli olduğuna inanıyorum. Fettah Tamince ismini de turizm sektörüne ilk adım attığı yıllardan bu yana bu gözle takip ediyorum.

Çok sık olmasa da yılda bir iki kez karşılaşıp kahve içme fırsatımız oluyor. Bana göre Tamince, üst segment turisti Antalya’ya çekmeyi başaran; dünyanın hangi coğrafyasında olursa olsun ilk duyduğunuzda “çılgınca” dediğiniz, hayata geçtiğinde ise “işte bu” dedirten projelerle gündeme gelen bir isim. Rixos markasını Asya’dan Avrupa’ya, hatta Afrika’ya kadar taşıyarak insanların önünden geçerken bile dönüp baktığı tesisler yaratmış durumda. Üstelik oralarda sadece kendi markasına değer katmıyor; “Türklerin oteli” olarak bilinen Rixos adı ve logosuyla Türkiye markasını da yukarı taşıyor. Gittiğim bazı ülkelerde düzenlenen uluslararası etkinliklerin bile Tamince’nin otellerinde düzenlendiğini görüyorum: Astana’da, Dubai’de, Mısır’da, Soçi’de...Antalya’daki tema parkı The Land of Legends ve Tersane İstanbul projeleriyle dünyaya yepyeni konseptler armağan etmiş bir isim.

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Markalaşmanın başka bir yolu: Kültür

Benim için bu anlamda ikinci önemli isim ise yaklaşık iki yıl önce sohbet etmeye başladığım Akra Otelleri’nin sahibi Haydar Barut. Beni kendisiyle tanıştıran Akra Jazz organizasyonunun yaratıcısı ve bana jazz müziği sevdiren Kadir Dursun’a teşekkür etmeden geçemeyeceğim. Dediğim gibi, vizyonu olan insanları dinlemek bana inanılmaz keyif veriyor. Mesela Haydar Barut’un turizme bakışında dikkatimi çeken taraf ise biraz daha farklı. Barut, otelciliği yalnızca konaklama ve doluluk üzerinden değil, bulunduğu şehre kültürel bir değer kazandırmanın aracı olarak görüyor. Her yaz sezonun tam başında, dünyaca ünlü, farklı coğrafyalardan efsane isimleri Akra Jazz Festivali düzenleyerek Türkiye’ye getiriyor. Onları dinlemek için gelenlere Antalya’nın adını adeta ‘Şehrimiz sadece deniz, kum, güneşten ibaret değil.’ diyerek anlatıyor ve bunu belleklere sanatın yumuşak gücü ile yerleştiriyor.

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Arap coğrafyasından turistlerin Antalya’ya güneşlenmeye geleceği aklınıza gelir miydi

Bu festival süresince kendisiyle uzun sohbetler etme fırsatı bulmuştum. En çok etkilendiğim olay ise dünyaca tanınan sanatçıları Antalya’ya getirmenin ötesinde, Türkiye’nin yetiştirdiği önemli sanatçıları, gazetecileri, yazarları, yönetmenleri, akademisyenleri ve kendi alanlarında iz bırakmış isimleri aynı masa etrafında buluşturuyor olmasıydı. Festival boyunca her akşam kurulan yemek masalarında bu isimlerin bir araya gelmesi, gerçekten güçlü bir entelektüel ortam oluşturuyordu. Konser için Antalya’ya gelen yabancı bir sanatçı, sahneden indikten sonra Türkiye’yi farklı alanlarda temsil eden insanlarla sohbet ediyor; ülkeyi yalnızca otelinden, sahneden ya da birkaç günlük tatil programından tanımıyor. Bazen resmî programlarla günler içinde anlatamayacağınız bir ülkeyi, bir akşam yemeği masasındaki samimi sohbet çok daha güçlü anlatabiliyor. O masada sadece telefon numaraları değiş tokuş edilmiyor; fikirler, izlenimler ve yeni bağlar da ortaya çıkıyor.

Tamince’nin turizm markasını farklı coğrafyalara taşıyan yaklaşımıyla Barut’un turizmi kültür ve iletişimle besleyen anlayışı aslında aynı noktada buluşuyor: Otel artık sadece insanların gelip uyuduğu, denize girdiği ve sonra ayrıldığı bir bina değil. Kendi kimliğini oluşturmuş, ismini markaya dönüştürmüş tesisler için “Bu yıl turist gelecek mi, gelmeyecek mi?” endişesi de büyük ölçüde ortadan kalkıyor. Çünkü bu oteller, dünyanın farklı ülkelerinde tatile çıkma imkânı olan insanların isimlerini duyduklarında ilk sıralarda tercih ettikleri markalara dönüşmüş durumda. Ben burada sadece iki örnek verdim; kuşkusuz bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Asıl önemli olan, bu deneyimi birkaç başarılı tesisle sınırlı bırakmayıp diğer otellere ve turizm bölgelerine de yaymak, bu anlayışı bir kültür hâline getirmek ve Türkiye’de ismi tek başına tercih nedeni olan tesislerin sayısını artırmak.

Markalaşmış otellerin doluluk oranlarıyla sadece turist ağırlamak için kurulmuş tesislerin doluluk oranları arasında kıyaslanamayacak kadar büyük bir fark var. Düşünsenize; güneşin neredeyse yıl boyunca eksik olmadığı Arap ülkelerinden, hatta Afrika’dan insanlar Antalya’ya gelip güneşleniyorsa, bunu sağlayan yapı başlı başına bir başarı, başlı başına önemli bir tecrübedir. Bence bizim önceliğimiz de tam burada başlamalı. Yukarıda da bahsettiğim gibi, bu isimler hâlâ yaşıyor ve sağlıklıyken onları dinlemek, bu markaları nasıl yarattıklarını, hangi yollardan geçtiklerini, neyi farklı yaptıklarını kayıt altına almak gerekiyor. Hatta bana kalırsa bu tecrübeler yalnızca turizmcilerin okuyacağı kitaplarda kalmamalı; üniversitelerde turizm okuyan gençlere ders olarak bile okutulmalı. Çünkü bugün geldiğimiz noktada mesele artık sadece turist getirmek değil; dünyanın en sıcak coğrafyalarından bile insanları Antalya’ya tatile getirecek bir marka yaratabilmek.