‘Ardışık’ serisinde ‘Sağlıcakla Kal’ zamanı...

‘Ardışık’ serisinde ‘Sağlıcakla Kal’ zamanı...

Bu aralar kadrajınızı ivedilikle çevirmenizi isteyeceğim bir rota; 10. yılını kutlayan SALT Galata’nın, 2021’in Ocak ayından bu yana sanatseverleri ağırladığı serisi “Ardışık”... Serinin üçüncü konuğu “Sağlıcakla Kal” sergisiyle Volkan Aslan. 2022’de veda edecek olan “Ardışık”, Kasım’da da Madrid yolcusu. Gelin detayları yaratıcılarından dinleyelim...

“Burjuva dünyasında sanat artık bir gizemleştirmeye doğru yönelmiştir ve bu gizemleştirme var olan gerçekliği gizlerle örtmek anlamına gelir. Bu eğilim her şeyden önce yabancılaşmanın sonucudur. Sanayileşmiş, nesnelleşmiş burjuva dünyası, içinde yaşayan insanlara yabancılaşmış, toplumsal gerçekler anlaşılmaz olmuş, bu gerçekliklerin bayağılığı aşırı boyutlar kazanmıştır. Bu nedenle yazarlar ve sanatçılar her şeyin dış kabuklarını kırabilmek için her olanağı kullanmışlardır. Bir yandan dayanılmaz derecede karmaşık bir gerçekliği yalınlaştırma, onu temel özüne indirgeme isteği bir yandan da insanların maddi değil de, temel insan ilişkileriyle bağlıymış gibi gösterme isteği sanatta mit’i, efsaneyi yaratmıştır” diyen dünya tarihi, felsefe, sanat / mimarlık kategorilerinde eserler vermiş gazeteci Ernst Fischer devamında şöyle ekler:

“Klasik sanat mitlerden sadece biçimsel olarak yararlanırken, romantik sanat burjuva dünyasının yavanlığına başkaldırmış ‘salt tutku’yu, aşırı özgün ve değişik olan her şeyi anlatmak için mitlerden yararlanmayı seçmiştir. Bu yöntem ise tarih içinde gelişen insana karşı tarih dışı ‘öz insan’ı ‘zamanla koşullu’nun karşısına “değişmez” olanı çıkarmıştır.

Burjuva dünyasındaki gizemleştirme ve mit yaratma bir anlamda toplumsal kararlardan az çok bir iç rahatlığı sağlama sayesinde kaçışı getirmiştir. Toplumsal koşullar, zamanımızda olup bitenler her türlü çelişki, zamandışılık, gerçekdışılık, süresizlik, değişmez bir ‘ilk varoluş’ düzeyine aktarılarak genel bir ‘var olma’ düşüncesi olarak gösteriliyordu...”

Şu sıralar Fischer’in (John Berger’in önsözü ve Cevat Çapan’ın çevirisiyle Sözcükler Yayınları’ndan çıkan) “Sanatın Gerekliliği” adlı kitabıyla hemhal olmamı sağlayansa SALT’ın Ocak 2021’de başlattığı ve Ocak 2022’ye kadar SALT Galata’da devam edecek olacak “Ardışık” serisi... SALT Araştırma ve Programlar ekibinden Amira Akbıyıkoğlu ve Farah Aksoy’un, uluslararası kariyerinin gelişme ve olgunlaşma dönemindeki 6 sanatçıyla hazırladığı program, çocukluklarını 80’lerde, ilk gençlik yıllarını 90’larda yaşamış bu sanatçılar arasındaki “kuşak bağı”nı temel alıyor. Bugünlerde “Ardışık” serisinin 17 Ekim’e kadar ki konuğu ise, “Sağlıcakla Kal” adlı sergisiyle Volkan Arslan. Sait Faik Abasıyanık’ın, ilk kez 15 Ocak 1936 tarihli Varlık dergisinde yayımlanan, balıkçı dedesi Stelyanos ile bir adada yaşayan öksüz Trifon’un çocuk dünyasını anlattığı “Stelyanos Hrisopulos Gemisi” adlı hikâyesine nokta koyduğu yerden yola çıkan “Sağlıcakla Kal”, bir madde ve bir imge olarak çok yönlü bir anlatım sunuyor.

 “Yaşadığımız yüzyıl, her zaman hoşça kal dediğimiz yolculukların, ayrılıkların yüzyılıdır. Yakınlarının, sevdiklerinin kayboluşunu çaresizce izleyenlerin yüzyılı...” diyen John Berger’e selam ederek;  daha kaç tane “sağlıcakla kal” veyahut “hoşça kal”(lar)ımız var veya kaldı; bu şimdilik bir muamma ama biraz buralarda, bu hissi aralamak isterseniz rotanız Karaköy’de konuşlanan SALT Galata... Biz de bu seri ve sergi kapsamında, Amira Akbıyıkoğlu, Farah Aksoy ve Volkan Aslan ile pandeminin fonunda, gölgesini ve güneşini sanat eyleyen bir kelama düştük... (Es notu: İlk üç soruyu yanıtlayan Akbıyıkoğlu ve Aksoy, diğer cevaplar ise Aslan’a ait.)

“ARDIŞIK KASIM’DA MADRİD’DE”

Öncelikle ilk kez hasbihal edeceklere “Ardışık” serisinin meramını anlatır mısınız? Nasıl bir ihtiyaçtan doğdu bu proje ve yaratım aşamasında neleri öncelikli sıraya aldınız?

“Ardışık”ın temelleri 2019’da gerçekleştirdiğimiz stüdyo ziyaretlerinde atılmaya başladı. Adım adım ilerledi. Her adımda bir sonraki şekillendi. Kararlaştırılmış bir ön taslakla yola çıkmadık. Devamlı iletişimde kaldığımız, aksamayan bir diyalog ortamı yarattığımız sanatçılar vardı. Sohbetimiz ilerlerken beraber sıfırdan bir şeyler üretebilir miyiz, neler yapabilir veya onların yapmış olduklarının üzerine neler koyabiliriz, diye fikir alışverişinde bulunmaya başladık. Sorular üretip fikir egzersizleri yaptık. Salgın başladığında bu ilişkiyi kurduğumuz 6 sanatçıyı görüntülü bir toplantıda buluşturduk. Salgın ortamının hissettirdikleri, neler yapılması gerektiği, aciliyetlerin ne olduğu üzerine konuştuk.

O günlerde çevrimiçi dünyada bir çılgınlık yaşanıyordu. Bir yanda kapanmaları doğru değerlendirmemize yarayacak reçeteler paylaşılıyor ve kitaplar, diziler, dil kursları, dersler herkese ücretsiz açılıyordu; diğer yanda tüm bu olan biten sorgulanıyor, sadece durup duvara veya havaya bakıp hiç bir şey yapmama ihtiyacımız ve hakkımız tartışılıyordu. Büyük ve uzun paragraflar değil de, kısa ve anlaşılır cümleler kuralım, her sanatçıya ihtiyacı olan güvenli alanı yaratmaya çalışalım, ağır ağır pişirelim istedik.

Görüştüğümüz sanatçıların elbet kendi pratiklerinde üzerine eğildikleri, odaklandıkları konular vardı. Biz programı örerken kişisel rotalarını nasıl çarpıştırabiliriz, nasıl birbiriyle konuşturabiliriz ki bir zincir oluşturalım diye kafa yorduk. Barış Doğrusöz’ün bıraktığı yerden Deniz Gül nasıl devam eder, ya da tam tersi devam etmez. O zaman neyi kesintiye uğratır.

  “Ardışık’ın ön hazırlık döneminde, bütün dünyayı etkisi altına alan olağandışı koşullar ortaya çıkmamıştı. Proje süreci, bir biçim olarak ‘sergileme’nin sürdürülebilirliğini sağlamak için gerekli, birtakım geç kalmış soruların önünü açtı. Sanatçılarla yapılan kapsamlı sohbetler, eşitlikçi müzakerelerin kritik önemine işaret etti.  Bu bağlamda ‘Ardışık’, birlikte düşünmeye dayalı bir yaklaşıma duyulan inancın yanı sıra, bir kültür kurumunun süregelen krizde yeni üretimleri destekleme adımlarına örnek teşkil ediyor” diyorsunuz, biraz bunu açalım istiyorum. Ayrıca pandemi sürecinin başlangıcında ve bugününde hem kişisel hayatınızda hem de SALT’ta neler yaşadınız; keşfettikleriniz, “bu da varmış” deyip tecrübe ettikleriniz nelerdir?

Pandeminin bilinmezliğini koruduğu ilk dönemde özellikle altını çizdiğimiz ‘yeni üretimleri destekleme’ gayemiz, bugün geriye dönüp bakınca daha da anlam kazandı. Yalnızca Türkiye özelinde değil, dünya genelinde sanat kurumlarının geçici olarak kapanmasıyla ertelenen sergi ve kültürel faaliyetler, sanatçıların projelerini ve dolayısıyla gelirlerini de kesintiye uğrattı. Bu sebeple “Ardışık” kapsamında açtığımız sergilerde sanatçıların yeni ya da gösterilmemiş işlerine öncelik vermelerini özellikle önemsiyoruz. Zorunlu kapanmalar hâlinde dâhi sergi sürelerini eşitlikçi bir yaklaşımla eşit tutmayı, daha çok ziyaretçiye ulaşabilmesini göz önünde bulundurarak uzatıyoruz. Mart 2020’de evlere çekilmemize sebep olan birinci dalgada SALT, Beyoğlu ve Galata yapılarını kapatmış olsa da çevrimiçi içerik üretip paylaşmaya devam etti. Fiziksel ve dijital mekânlardaki bütün içerik ve olanakların ücretsiz olarak sunulduğu SALT’ın zaten birçok içeriği SALT online web sitesi üzerinden erişime açık. “Sanat”, “Mimarlık ve Tasarım”, “Kent, Toplum ve ekonomi” başlıkları altında 1.840.000 dijital belgeyi bir araya getiren SALT Araştırma web sitesi de hizmete aynı şekilde devam etti. Bu sebeple, hâlihazırda çevrimiçi bir altyapı ve içeriğin erişilebilirliğinin önemini bizlere çok iyi göstermiş oldu. 

SALT’ta yeni sezonda neleri dikize yatacağız; masanızda var olanlardan, biz sanat takipçilerinin keşfedeceklerinden biraz bahseder misiniz?

Volkan Aslan’ın “Sağlıcakla Kal” sergisi paralelinde gerçekleştirilecek bir kamu programı için heyecanlıyız şu günlerde. Urban.koop iş birliğinde 9 ve 10 Ekim’de suyun sosyal ve coğrafi tarihinden hareketle bir atölye ve gezi programı düzenleniyor. Programda, İstanbul’un kuzeyindeki Bahçeköy’den Taksim’e uzanan bir rota boyunca tatlı su rezervleri ile seçili su yapıları incelenecek. “Ardışık” programının 9 Kasım’da açılacak dördüncü sergisinin sanatçıları Fatma Belkıs ve Onur Gökmen ile çalışmaya devam ediyoruz.

İki sanatçının 2018’den bu yana üzerinde çalıştıkları “Alakadar” (The Connected) uzun metraj filmi edebiyat, sinema ve görsel sanatlar çevrelerine dair çeşitli gözlemlerinden oluşuyor. Film ve beraberinde sunum için kurgulayacakları videonun başkahramanları Onur, Ceylan ve Hüseyin’e eşlik eden yan tiplemeler, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e süregelen modernleşme serüveninin “aydın kırılganlığı ve kaygıları” olarak tarif edilebilecek absürt durumları ile yüzleşiyor. “Ardışık”ın bir de yurtdışı ayağı olacak. Beş sergiden seçili işler Kasım sonunda Madrid’deki Museo Nacional Centro de Arte Reina Sofía’da bir gösterim programı formatında sunulacak.

 “DÜNYAYA BAKINCA İŞLERİM ORTAYA ÇIKIYOR”

Yaptığınız işleri 2005 - 2006’dan bu yana takip edenlerden biri olarak, çalışmalarınızın başlıklarından içeriklerine alt metin okumalarının -naçizane kendi boyutumda- kafa açtığını söyleyebilirim; Georges Perec, “Her yapıt bir başka yapıtın aynasıdır” der ya, işte tam da o minvalde. Röportaja merhabasını verdiğimiz Fischer’in sözlerinin gölgesinde, sizin kadrajınızdan bakınca, bugün yaşadığımız dünyada, tüm olanları toplayınca ortaya çıkan fotoğraf nedir?

Öncelikle çok teşekkür ederim çalışmalarımla ilgili güzel sözleriniz için. Basitçe tarif etmem gerekirse ben ‘bir şey’ ile ‘bir şeyi’ birbirine yapıştırıyorum. Bir ilişkilendirme çabası. Gündelik hayat pratiğimin önemli bir parçası... Bu birbirine ‘yapıştırma’ eylemi ile gündelik hayatı katmanlarıyla tarif etmeye çalışıyorum. Gördüğüm, deneyimlediğim, izlediğim, tanıklık ettiğim durum, olay ve manzaraları resmediyorum bir nevi. Bu kimi zaman bir yerleştirme olarak karşımıza çıkıyor, kimi zaman bir heykel, bir kolaj veya bir film. Sorunuza gelince benim kadrajımdan bugün yaşadığımız dünyaya, olan bitene bakınca işlerim ortaya çıkıyor.

Fransız filozof Jean-Luc Nancy, “Dünyanın anlamı, dünyaya dışsal bir şeye bir gönderme olarak meydana gelmez. Öyle görünür ki anlam daima, kendisine anlam verilmesi gerekenden başka bir şeye bir göndermedir (tıpkı bir bıçağın anlamının bıçakta değil kesmede olması gibi)…” der ve ekler: “Anlam dışarıdan gelmez, dolayısıyla, dışarıda aranacak hiçbir şey yoktur, çünkü dışarısı yoktur. Buna karşılık, kendimize içeriyi sormamız gerekir. İçeride ne olup bitiyor.” Bugünlerde pek manidar bulduğum bir tanımdır bu, sizce içeride neler olup bitiyor?

İçeride fırtınalar kopuyor. Öfke, umutsuzluk, hayal kırıklığı hepsi bir arada... Bu ‘post-truth’ döneminde anlam aramaktan bir süreliğine vazgeçtim. Umutsuzluğu üreterek aralamaya çalışıyorum. Belki nafile bir uğraş, bunu zaman gösterecek. Ve tüm bunları hemen her gün sokağa bakan biri olarak söylüyorum.

“Ardışık” ekibiyle buluşmanız nasıl oldu? “Sağlıcakla Kal” ile birlikte “Şehir Senin, Deniz Senin” kolajları ve “Manzara” maketinin yaratım aşamasından bahseder misiniz; bu üç çalışmanın teması, derdi nedir? Bu proje için nasıl bir çalışma yürüttünüz?

Süreç, Farah Aksoy ve Amira Akbıyıkoğlu’nun atölye ziyaretiyle başladı. Bu sergide ilk defa gösterilen “En İyi Dileklerimle” isimli filmi yeni tamamlanmıştım bana “Ardışık” serisinden bahsettiklerinde. Bu filmi içine alan bir sergi yapmak fikri en başından beri vardı. Aynı zamanda tüm binayı kaplayacak bir sergi. Başlarda daha farklı bir sergi üzerine daha gündelik olana bakan, sokağı içine alan bir sergi üzerine düşünürken pandemi başladı. Kolajlar bu süreçte ortaya çıktı. Aslında bu dalga / dalgalar, Arter’in koleksiyonunda olan “Endişe” isimli yaklaşık beş yüz parçadan oluşan renkli keçe figürlerden geliyor. Bu dalganın taramasını çoğalttım ve onları tek tek keserek üst üste yapıştırdım. Bu tekrar bana iyi geldi bu dönemde. Bunu kamusal alana taşımak ise Amira ve Farah’ın fikriydi. Boğaza, suya erişimin artık neredeyse bir lüks olduğu bu dönemde sokağa gerçek olmayan bir deniz manzarası koymak, sokağa taşmak iyi geldi bana. “Manzara” ise Nora Tataryan ile birlikte “Sağlıcakla Kal” filmi için yazdığımız metinden geliyor; “İçim sıkıştıkça dev bir dalganın gelip tüm bunları düzeltebileceğini düşünmek istiyorum…” İzleyiciye, SALT Galata’da geçirdiği zaman dilimi boyunca eşlik edecek dev bir dalga, bir çeşit manzara.

“İKİNCİ BİR MEKTUP DAHA YAZMAYA KARAR VERDİM”

Sait Faik’in (“Bir kere suyumuza alışmayagörsün. Onu canavar haline getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacağız.” cümlesiyle biten) “Dülger Balığı Ölümü” ve (“Stelyanos Hrisopulos gemisini batırdılar.” cümlesiyle sonlanan) “Stelyanos Hrisopulos Gemisi” adlı öyküleri benim için ayrı bir yerdedir. “Sağlıcakla Kal” serginizin alt metninde Sait Faik’in bu öyküsünü görünce, heyecanlandım doğrusu! Bu bağlamda Sait Faik sizin için ne ifade ediyor? Bazı edebiyatseverlerin umutlu son olarak gördüğü bu öyküler, benim nazarımda umutsuz, hatta tam da olması gerektiği biter. Serginizde altı çizilenlerden biri de umut; sizin yaşam mesainizde umut nasıl şekilleniyor?

Sait Faik’i anlatmak haddime düşmez, sadece sevdiğim ve bana ilham veren öykücülerden biri diyebilirim. Bu hikâyenin umutlu bittiğini söyleyemem. Ben umutsuz olan taraftanım. Bu bir vazgeçme hali değil, öyle olsa bu sergi ortaya çıkmazdı. Bunu bir ara gibi düşünüyorum. Bu umutsuzluktan ne öğrenebiliriz diye bakmam gereken bir ara.

Serginin odağında “Sağlıcakla Kal” (2021) ve “En İyi Dileklerimle” (2019) filmleri yer alıyor; kısa filmlerinizin bendeki etkisi; pandemi sürecinde hırpaladığım ‘ben’i yeniden masaya yatırdım. Mesela, tek bir cümle ya da kadraja düşse sizce “sağlıcakla kal” diyebildiğimiz nasıl günler ve en önemlisi sağlıcakla kal diyebildiğimiz / diyebileceğimiz insan/lar olarak kalabilecek miyiz ve o insanlar da hâlâ orada olabilecek mi?

Önceki soruda belirttiğim gibi başlarda daha çok sokağa bakan bir sergi kurguluyordum fakat pandemi yüzünden gündelik hayat yerle yeksan olmuştu ve benim artık bakabileceğim bir sokak yoktu. Bu noktada ise “Sağlıcakla Kal” ortaya çıktı. İzleyiciye ikinci bir mektup daha yazmaya karar verdim. Kalabilecek miyiz, kimler kalacak ya da ne halde kalacağımızın cevabını veremem fakat geleceğe bunu anlatabilirim bu filmlerle. Kalacaklara bu dönemin duygusunu tarif etmeye çalışan bir mektup.

Sergi metninde de yer alan “Stelyanos Hrisopulos Gemisi”ndeki şu satırlara istinaden: “Fakat toprağın üstünde koşan, onun üstünde beş on para kazanmak kaygısıyla dönüp dolaşan insanlar ne tuhaf mahlûklardı. Ve denize bir dakika durup bakmaya vakitleri olmadığını söyleyen bu insanlar ne zevksiz mahlûklardı.” Bu tanım aklıma; “Dünyaya getirilir ama yetiştirilmeyiz. Bizi dünyaya getirenler, yarattıkları yeni insanı yok etmek için gereken her türlü beceriksizliği ve ahlaksızlığı yaparlar.” diyen Bernhard Thomas’ın “Neden” adlı kitabını getirdi. Siz, yakın ve uzak gelecekteki, insanları, sanat oluşumlarını ve sanat yaratımlarını nasıl öngörüyorsunuz, hele de bu pandemi sonrası payımıza düşenlerden sonra?

Umutsuz, karamsar bir tablo çiziyor gibi göründüğümün farkındayım fakat gelecekten umutluyum ben. Bunun yakın mı uzak mı olduğunu kestiremiyorum. Umut dozunu ayarlamayı öğrendim, öğrendik. Değişiriz, bir noktada değişmek zorundayız. Değişmezsek neler olduğu her gün görmekten bıktım. Gelecekteki üretimler konusunda bir öngörüm yok açıkçası fakat bu krizin, pandeminin elbette etkileri olacaktır.

“DAHA AZ’LA NASIL ANLATABİLİRİM”

Pandemiden habersiz başlayan bir projenin içinde yer alırken bir anda bambaşka bir âlemi tecrübe ettiğiniz bu döneme sirayette, projenin başlangıç aşaması ve bugüne gelinen sürecinde yaşadığınız halet-i ruhiyeyi nasıl tariflersiniz? Ve şimdiye gelirsek; hayat mesainizde neler oluyor, sanatınız ve ruh hanenizdeki evrilmelerin, dönüşümlerin sizdeki tezahürü nedir?

Evet, sokağı hayal ederken, gündelik olana bakarken evde kapalı kalmak... Bambaşka bir deneyim. Bundan şikâyetçi değilim, değildim de. Kimilerine göre çok şanlıyım. Düşünme aşamasında olan birkaç film var. Bunları gerçekleştirmek istiyorum. Şimdilerde daha çok “Sağlıcakla Kal” sergisini sindiriyorum. Bir yılı aşkın hiç durmadan üzerinde çalıştığım bir sergi oldu. Azaltmak kolay olmadı bu yüzden. Daha ‘az’la nasıl anlatabilirim biraz bunun peşindeyim.

2016 tarihli bir röportajınızda; “Sanatın en güçlü olduğu zamanlar toplumsal kriz zamanlarıdır. Ben kriz zamanlarında yapılan üretimlerin daha zor olduğunu, ama daha iyi elenmiş ve ileriye kalacak mektuplar olduğunu düşünüyorum” diyorsunuz. Yaşadığımız dünyayı düşünürsek krizlerimiz hiç bitmiyor; iklim krizi, göçler, açlık, savaş vb. Mesela, 102 yaşındaki sanat taciri, uzman ve sanat değerleme uzmanı Alex Rosenberg, The Art Newspaper’dan Anna Brady’ye verdiği röportajda şöyle diyor: “Şimdi kâr, insanlara bir şeyler satın almaları için borç para vermekte yatıyor. Sanat artık bir yatırım aracı.” 2016’daki düşüncelerinize istinaden 2021 itibariyle ne söylemek istersiniz?

Krizler bitmiyor gerçekten. Küresel, bölgesel, yerel hep bir kriz... Bu krizleri bir kenara not edecek, belgeleyecek, yazacak, çizecek birileri de oluyor haliyle. Krizi fırsata çevirenler de olacaktır, krizle baş edemeyen de. Baş edemeyenlerin tarafındayım. Bu duyguyu geleceğe anlatmak istiyorum bu filmlerle. 

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ photo.Metadata.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
LG
MD
SM
XS