Bir hınzır neşriyat: “Meçhul Paşa”

Bir hınzır neşriyat: “Meçhul Paşa”

1946’da, Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ve Mustafa Mim Uykusuz’un yazarlığını yaptığı Türkiye’nin ilk siyasi mizah gazetesi Marko Paşa’dan yola çıkılarak hazırlanan “Meçhul Paşa”, bu sezon Tiyatroadam’ın yeni seyirliklerinden. Oyunun kadrajında oyuncularıyla bir araya geldik…

“Bugün, var olanı resmetmeye çalışmak umudu teşvik eden bir direniş eylemidir” diyen İngiliz yazar ve sanat eleştirmeni John Berger şöyle devam ediyor: “Direniş eylemi, sadece bize sunulan dünya - resminin saçmalığını kabullenmeyi reddetmek değil, bu resmin geçersizliğini duyurmaktır. Cehennem içeriden geçersiz ilan edildiğinde, cehennemliği son bulur.”

Sanatın direnci güçlendirdiğinin altını çizen Berger’in bu cümleleri Metis Yayınları’ndan çıkan “Sanatla Direniş” adlı kitabından... Denemelerden oluşan bu kitabında Berger; birçok klasik ve modern sanatçının eserlerinin yanı sıra, Fransa’daki on binlerce yıllık mağara resimlerini ve Mısır’daki Feyyum portrelerini de ele alıyor. Sanatın birey ve toplum için ne kadar vazgeçilmez ve sağaltıcı olduğunu hatırlatıyor... Birazdan röportajını okuyacağınız oyunu da, 1926 ve 2017 yılları arasında bu alemi şereflendirmiş olan Berger’in “Sanatla Direniş”inin ışığında dikize yattım. Oyunsa; 2007’den bu yana seyircisinin algısını her defasında daha da temize çekip, çoğaltan işlere imza atan Tiyatroadam’ın son izlenceliği, efsanevi mizah gazetesi Markopaşa’nın “masalsı günlüğünü tutan hınzır bir ortaoyunu olan” “Meçhul Paşa”… 

Kişisel ve toplumsal mevzuları, ‘ben’ karakteri üzerinden bellek tazeleyerek seyircisine anlatan Ahmet Sami Özbudak’ın kaleme aldığı oyunun yönetmeni son yıllarda aldığı ödüllerle dikkat çeken Emrah Eren. Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ve Mustafa Mim Uykusuz’un başından geçenlerin anlatıldığı oyuna hayat verenlerse şahsına münhasır tatta oyunculuklarıyla Erdem Akakçe, Fatih Koyunoğlu ve Bülent Çolak. Sahne ve kostüm tasarımında Barış Dinçel, ışık tasarımında Yakup Çartık, müziklerde Deniz Bayrak, koreografide Gizem Erdem’in imzası bulunan oyunun yardımcı yönetmen koltuğunda ise Güney Zeki Göker oturuyor. Biz de oyunu bahane edip, Berger’in kadrajında, toplam 7 isim, 8 sahip, 10 yazı işleri müdürü, 9 matbaa, 10 adres değiştirerek her şeye rağmen 77 sayı çıkan “Marko Paşa”nın “Meçhul Paşa” kulisinde aldık soluğu…

“Seyirci olarak umutsuz bir sanatsal ürün izlemek istemiyorum”

• Berger’in sözlerinin kadrajında “Meçhul Paşa”nın ustalarını düşünürsek; röportajdaki ilk selamınızı nasıl vermek istersiniz?

-Fatih Koyunoğlu: Oyundan bir replik: İyi ki gökyüzü var. Berger’den yola çıkarsak da; “Meçhul Paşa”nın ‘direnmeliyiz’ gibisinden bir iddiası yok ama benim idealize ettiğim sanat, dertli adamın işi olanla olması gereken arasındaki farkı dert edinen insanın işi. Sonrasında da birileri bu işlere ‘direniş’, ‘politik’ veyahut ‘belgesel’ tiyatro diyebilir. Bu tanımlar sonuç. Mesele, hikayenin size ne kadar dokunduğuyla alakalı. Sanat ve sanatçı, yüzyıllardır pek çok engelle karşılaşmış, “Meçhul Paşa”da anlattığımız hikaye de öyle bir yerden. Çok da idealize etmeye gerek yok galiba, yani sorunlar hep vardı, fakat vaktinde ustaların yaptığı gibi çözümler bulup, yolunuza devam edebilirsiniz.

-Erdem Akakçe: Direniş ya da direnç derken, her canlının temel yaşam hakkı olan bir şeyden bahsediyor Berger. Ben de buna ‘yaşamak’ diyorum; başlı başına bu bir iş zaten. Bizce bu cümle böyle ama başka biri, başka şekil okur yahut buna başka adlar verebilir. Mevzu, temel yaşam hakkını savunmak; çünkü ilk ders gibi oradan başlamak gerek ve orayı da bırakmamak lazım!

*Ama yine de sanatın her şekilde hayatı daha da kıvama getirdiği kesin…

-Fatih Koyunoğlu: Melih Cevdet; ‘Önce söz vardı” diyor. Aslında bütün bunlar, o önce olan sözü aktarmak için! Biz de yaptığımız işlerle bu sözümüzü güzel paylaşmaya çalışıyoruz. İddiamız ve direncimiz bu yönde.

-Bülent Çolak: Mesela, ben bir seyirci olarak umutsuz bir sanatsal ürün izlemek istemiyorum. Sanatın tüm dallarında umut daima olmalı! Çünkü bence umut aynı zamanda bir yanıyla da tanrısal bir şey... Direnç ya da direnmek konusuna gelirsek de; eskiden daha farklı düşünürdüm ama artık akıntıya karşı kürek çekmiyorum. Akışa bırakıyorum. Akışa bırakmak derken de bunun bir sürü damarları var. Çoğunluk belirli bir damardan gidiyor olabilir, azınlık da belki ince çaylardan gidiyordur fakat sonuçta, hepimiz aynı okyanusa damlıyoruz. Sadece herkesin gittiği yol faklı...

* “Meçhul Paşa” ile hemhal olduğunuz süreçteki kafanızda beliren fotoğraf ve hissiyatı merak ediyorum. Bir de ters köşe olduğunuz durumlar neydi?

-Bülent Çolak: Metni ilk okuduğumda acayip heyecanlandım. Bildiğimi zannettiğim “malumatfuruş”luğuyla gezindiğim ama aslında bilmediğim bir alana girdim. Belgesel tadında ve tarihsel sorumluluğu olan bir hikaye karşımızdaki. Tabii ki metnin bir oyun kurgusu var ama anlatılanlar bir yanıyla da çok hakikatli. Oyunda tesadüf bir şekilde benim hayatımda ayrı bir yeri olan Rıfat Ilgaz’ı canlandırıyorum. Şöyle ki; tiyatroya Kartal Sanat Tiyatrosu Rıfat Ilgaz Sahnesi’nde, “Hababam Sınıfı” ile başladım... Bir de gariptir, hayatta ezbere bildiğim tek şiir Rıfat Ilgaz’ın “Yaşıyoruz”u. Kısaca; benim için güzel tesadüfler oldu.

-Erdem Akakçe: Bu ustalara ezelden beri aşinayım. Oyunda Aziz Nesin’i oynuyorum ama Ermeni Madam da oluyorum, Kraliçe Elizabeth’in prenses hali de... Çocukluğum sürekli katlanarak çoğalan bir Aziz Nesin külliyatı okumakla geçti. Dolayısıyla o mizaha ve tavra alışkın bir çocukluk geçirdim. Prova süreci de bulabildiğim kaynakçaları okumakla, sahafları kovalamakla geçti. O derece ki pek çok sahafla arkadaş oldum. Ekipçe, ustaların tüm eserlerine ve hayatına hakim olmaya çalıştık. Öyle ki konservatuvardan bu yana bu kadar kitap okumamıştım. Dört kitap aynı anda okuyup, notlar alıp, birbirimize sunarak şekillenen bir serüven oldu. Hissiyatım da şu; çok açık söylüyorum, bu ustaların gerçekleştirdikleri, kimsenin göz ardı edemeyeceği bir inattı ve ben, bütün bu hikaye bittiğinde ‘Vay Afacanlar…’ dedim.

-Fatih Koyunoğlu: Ters köşe olduğumuz durumlar da oldu. Bulduğumuz bazı kaynaklarda bir sözün Sabahattin Ali’ye ait olduğu yazarken, başka bir kaynakta sözün sahibi Aziz Nesin diyordu. Sonrasında anlaşıldı ki; gazeteyi çıkarırken, devam edebilmenin yolunu aradıkları için, Sabahattin Ali zaten ceza alacak, bari Aziz Nesin de ceza almasın ve en azından birisi dışarıda olsun da gazete çıkmaya devam edebilsin. Cezaları paylaşıyorlar yani; ne olursa olsun biri dışarıda kalmalı. Ama kendi aralarında da ‘böyle yapacağız, şöyle direneceğiz’ demiyorlar, iddiaları bile yok! Çünkü işleri yazmak olan bu adamlar, devam edebilmenin yolunun da böylesi olduğunu biliyorlar.


“Türkiye tiyatrosuna bir oyun kazandırmış olduk”

* Metni sahnelerken dikkat ettiğiniz neydi?

-Fatih Koyunoğlu: Masa başı provalarında tabirimiz şuydu; çocuksu bir inatla acımadı ki deyip, nanik yapar gibi, tekrar, tekrar ve vazgeçmeden devam etmenin bir yolunu buluyorlardı ya ustalar. İşte biz de bu hissiyattan yolumuza devam etmeliyiz dedik. Önümüzde hazır bir metin yoktu, hepimiz araştırdık, notlar aldık ve ortaya kolektif bir oyun çıktı. Yazarın ilk provadan son provaya kadar yanımızda olması; itiraf etmeliyim, büyük lüksmüş ve hayatımda ilk defa tattım. Bu bakımdan da hem keyifliydi hem de öğretici.

-Erdem Akakçe: Hikayenin derinlerine inince heyecanım bir kat daha arttı. İlk oyunun sonunda, yapmak istediğimizin gerçekleşmiş olduğunu düşündüren çok doğru cümleler kuruldu. Bunlardan biri de Rıfat Ilgaz’ın oğlu Sayın Aydın Ilgaz’ın “Marko Paşa’yla ilgili bir sürü müsveddeyi temize çekip, önümüze koydunuz. Çok teşekkür ederim” demesiydi.

* Tiyatroadam’ın bugüne kadar olan jargonuna baktığımızda da bu kolektif bakışı görebiliyoruz…

- Fatih Koyunoğlu: İşin sonucunda belki iddialı gelebilir ama Tiyatroadam, Türkiye yazımına ve tiyatrosuna iyi bir oyun kazandırmış oldu. Evrensel temasının yanında anlatım biçimi olarak da buralı olan ve yıllar sonra da sahnelenebilecek ve başka tiyatroların da oynayabileceği bir oyun. Tiyatroadam olarak uzun zamandır bir süreç geçiriyoruz; hem biçim hem de özle alakalı olarak tartışmalarımız oluyordu. Metinleri daha sade ve daha yalın nasıl anlatabiliriz diye, ki bu oyunda da görüyorsunuz; iki kişi ellerinde konfetilerle Beyoğlu’na kar yağdırıyor ya da bir şapkayla ihtiyar oluyor, ardından taktığı gözlükle Sabahattin Ali... Geleneksel olan özle çağdaşı bir arada harmanlayarak bir iş ortaya çıkardık. Bu oyun bizim topraklardan, üstüne kült yazarların hikayesi. Sonuçlarından da pek memnunuz. Ayrıca oynarken seyirci ile kurduğumuz bağ da hakikaten bambaşka.

*Metinde sahnelerken dikkat ettiğiniz ne oldu?

-Fatih Koyunoğlu: Birinci perdede 26 sahne, ikinci perdede 16 sahne var, toplamda 42 sahneden oluşuyor oyun. Bu da emek oluyor ki; sahnede 42 defa ya tabela veya dekor detayları ya da ışık değişecek, ya masa gelecek ya da karakter şapka takacak-çıkaracak gibi hepsinin kafa yakan bir matematiği var. Bu da her sahnelemede teknik açıdan bazı durumlar yaşayabiliriz demek. Ama okuma provalarından itibaren yazardan yönetmene ve tüm ekibe kadar birbirimize çok fazla ikaz verdik: “Aman abi, biz karakterlerimizin adına üzülmeyeceğiz ve kendimize acımayacağız, derdimiz sadece var olan fotoğrafı anlatmak” diye… Yaşanan olayların gerçek olduğunu bilmenin sonucu kendinizi bir yanıyla taraf olarak buluyor olabilirsiniz. İşte o noktada herkes birbirini çok uyardı.

-Erdem Akakçe: Aslında ‘biz bunları bir anlatalım da’ kafasına geldik. Çünkü bu insanlar da böyle davranmamışlar, pes dememişler tam tersi bin tane baskı ile karşılaşıp, tekrar mizah yapmanın bir yolunu bulmuşlar.

“Bir hatıraya selam çakıyoruz”

* Şimdi üstatlar bu masada oturuyor olsa, onlara ne söylemek isterdiniz? Bir de oyun sonunda selam verirken kafada neler dolanıyor?

- Fatih Koyunoğlu: Haydi demlenmeye derdik. Ve sorardık herhalde; “yine yapar mıydınız?” diye.

-Erdem Akakçe: Bu oyunda şöyle bir hissiyat gelişiyor ki büyüsü de galiba burada; bizler sahnede, sahne arkasında teknik ekip ve seyirci de koltuklarında ortak bir hatıraya selam çakıyoruz. Bu açıdan anma gecesi gibi bir durum oluyor. 20 yıldır bu şehirde tiyatro yapıyorum; selam verirken, seyirci ile göz göze gelmekten imtina etiğim ilk oyundur bu. Çünkü o sahne selamında, direkt yelkenleri suya da indirebilirim. Öyle bir şey ki; o saygı karşısında utanıyoruz ve hemen içeri – kulise kaçalım istiyoruz.

-Bülent Çolak: Seyirci de acı acı gülümsüyor zaten. Gözler gülümsüyor ama boğazda bir yutkunma. Ben de mesleki hayatımda böylesi bir alkışı yaşamadım diyebilirim.

-Fatih Koyunoğlu: Mesela (Sabahattin Ali’nin kızı) piyanist ve müzikbilimci Prof. Dr. Filiz Ali ile oyundan önce buluştuk ve S. Ali’yi ondan dinledik. Bu bizim için inanılmazdı. Keza Rıfat Ilgaz’ın oğlu yazar Aydın Ilgaz bizim en tatlı destekçimiz oldu.

*Tiyatroadam’dan diğer üstatlara yönelik başka bir proje çıkar mı?

-Fatih Koyunoğlu: Var böyle planlarımız. Zira oyun sonrasında konuştuğumuz seyircilerimiz; “açıkçası üstatların bu denli böyle durumlara maruz kaldığını bilmiyorduk. Utandık. Kesinlikle hayatlarını ve eserlerini okuyacağız” diyorlar. Bu bile yaptığımız işin ne denli kıymetli olduğunu gösteriyor. Öğrenmeye devam ediyoruz. Öbür türlüsü ‘batsın bu dünya’ der gibi yaşamak tamamen hareketsiz bir hale getiriyor. Zaten bütün hikaye, tüm bunlara rağmen oluyor ve işin güzel tarafı tam da bu.

-Bülent Çolak: Belki filmini yaparız.

*Ve son olarak ‘bunu da söylemeliyiz’ diyerek paylaşacaklarınız varsa, alalım…

-Erdem Akakçe: Cumhuriyet’in yakın tarihine biraz daha uzaktan bakıp selam çaktığın zaman mesela herkes başka bir bilince geçiyor. “Evet, bu adamlar böyle şeyler yaşamıştı…” Her bünyede farklı yeşeriyor bunun sonucu ve fotoğrafı. Bunun için de sen bir şey yapmıyorsun sadece yaşananları izah ediyorsun. Yıl 1946, İstanbul Cağaloğlu’nda böyle şeyler oldu, diyorsun sadece... Ve sonuç; herkes de farklı bir ışık yakıyor.

-Bülent Çolak: Durumlar farklı olsa da aslında anlayış değişmiyor. Dünya tarihinde de Türkiye tarihinde de bu ve buna benzer olaylar, farklı şekillerde cereyan etmiş, ne yazık ki. Ama gerçek olan bu üstatlar hakikaten bedel ödemişler.

-Fatih Koyunoğlu: Bir insanı sevmemek için binlerce sebebin olabilir. Sevmek içinse tek bir sebebin olabilir ve yeterlidir de; seversin çünkü. Bu da böyle bir durum, hem çağdan dert yanabilirsin hem ülkenin kültür politikalarından, trafiğinden, tiyatro salonu bulamamaktan, bütçenin olmamasından yahut yeni metinlerin yazılamadığından; yani yapmamak için bahaneye haklı sebeplerin olabilir. Ama ertesi gün yataktan neden kalkacağız peki? İnsan bunun cevabını kendinde buluyor; seviyorsan yapıyorsun. Ondan sonrası sonuçlar; başarılı olursun ya da olmazsın, severler ya da sevmezler . Tüm bunlar sizin dışınızda gelişen bir dünya, yani bu hesaplar yapılarak sadece bir hayat yaşanamaz ya da bir meslek sürdürülemez.



Tiyatroadam ve oyun programı için: www.tiyatroadam.com

{$ item.Category.Title $}

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS