İki kadın, iki ülke ve aşk…

İki kadın, iki ülke ve aşk…

B Planı ve Toy İstanbul’un “Yalnızlar Kulübü” oyunundan sonra ikinci ortak yapımı; “Benimle Gelir misin?”… Yazarı Ebru Nihan Celkan, yönetmeni ise B Planı’nın kurucusu Sami Berat Marçalı. Öncesinde Berlin Maxim Gorki Tiyatrosu'nda sahnelenen oyuna hayat verenler Elif Ürse ve Başak Kıvılcım Ertanoğlu ile tadında bir röportaj gerçekleştirdik…

“Gözbebeği: İnsanlarda yuvarlak, hayvanların çoğunda ise dikine elips biçiminde olan gözbebeğinin çapı, irise gelen ışığın miktarına göre değişir. Karanlık ve uzaklık büyütür gözbebeğini; aydınlık ve yakınlık küçültür. Yani bu kararsız çember, ışık varsa küçülür, ışık yoksa büyür. Yakına bakarken de küçüldüğüne göre, yakın olan aydınlıktır, aydınlıktadır. Uzağın payına karanlık düşer. Zaten karanlığı kimse yakınında görmek istemez. Âşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki âşık olunan hep uzaktadır. Aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için, maşuka ‘gözbebeğim!’ diye hitap edilir.” 


Elif Şafak’ın Doğan Kitap’tan 2000 yılında çıkardığı dördüncü kitabı “Mahrem” bu renkten veriyordu ‘aşk’a dair meramını. Bu cümleleri hafıza deryasından gün ışığına çıkaransa; “Tetikçi”, “Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi”, “Nerde Kalmıştık?”, “Evim! Güzel Evim!” ve “Babil Kuleleri” gibi oyunlarla Türkiye tiyatrosunun kadrajını başka alemlere çeviren Ebru Nihan Celkan’ın yazdığı ve “Korku Tüneli”, “İstila, “Tac’ın Nöbetçileri”, “Yalnızlar Kulübü” ve “Kabileler” gibi oyunlardaki başarılı rejilerinden belleğe aldığımız Sami Berat Marçalı’nın yönettiği “Benimle Gelir Misin?” oyunu…



“Bir aşkı nasıl yaşayamadığımızı anlatmaya çalıştım” diyen yazar Celkan’ın metnine, Başak Kıvılcım Ertanoğlu ve Elif Ürse muazzam oyunculuklarıyla hayat verirken, sahne arkasında ise; dekorda Marta Montevecchi, ışıkta Alev Topal, müziklerde Ah! Kosmos ve kostümde Duygu Yetiş eşlik ediyor. İki kadın, iki şehir ve iki ülke gerçekleri arasında, Umut ve Janina’nın hikayesini seyre daldığımız oyun seyircisine; “Köklerimiz ne kadar derinde? Ev mi, yuva mı? Zaman her yerde aynı mı? Mücadele mi, aşk mı?” sorularını yöneltiyor. Sorular öncesinde, gelin, hikayeyi oyuncuların kendilerinden dinleyelim…


“Hayatların profillere sıkıştığı zamanlardayız”


* Oyun bitimi kafamda beliren John Lennon’ın şu cümlesiydi; “Evet sevmek sevişmek için saklanıyoruz ama birbirimizi ortalıkta katlediyor göz göre göre yakıyoruz. En doğal ve içgüdüsel olanı üstelik de yürekten geleni ayıp saydığımız bir dünya burası...”


Başak Kıvılcım Ertanoğlu: Hayatların profillere sıkıştığı, sıkıştırıldığı zamanlardayız. Eylemlerimizin çoğu görünmek için ama aslında göründüğümüzde de alanımıza girilmiş hissedecek kadar bireysel, bencil okuyoruz artık dünyayı. Hangi ülke sınırları içinde olursanız olun, nerede yaşarsanız yaşayın... Bu sınırlar içinde sevmek, sevilmek istiyoruz. Bu sınırlar içinde kimi sevmemiz gerektiği, bizim dışımızdaki şeylerce belirleniyor belki de. Ne ayıp diyeceğimiz gibi tanımlamalar bizim dışımızda yapılıyor. Hayat seçimlerimizle şekilleniyor. Yürekten gelenin peşinden gitmek de gitmemek de bir seçenek. Genel olarak ben sonuna kadar gitme, yanma, ayıpsa ayıp tarafındayım.


Elif Ürse: Sevmenin, sevgiyi göstermenin günah yahut ayıp sayıldığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Yasak ve günahla çevrilmişiz gibi… Ama durduramazsınız; gizli ya da saklı, bir şekilde yaşanıyor zaten yaşanacak olan. Çünkü sevmek insanın varoluşunda var. Baskılardan varoluşunu değiştiremezsin fakat dönüştürebilirsin. İşte o zaman o baskıladığın yerde, önce kendine karşı o kadar sevgisiz davranmış oluyorsun ki ne yazık ki sonuçlarından da sadece kendin etkilenmiyorsun, çevren ve toplum da payını düşeni almış oluyor.


* “Benimle Gelir misin?”i bir cümle ile tariflemek gerekirse yahut sizde uyandırdığı hissiyat nedir?


Başak Kıvılcım Ertanoğlu: Bende uyandırdığı genelde “her şey mümkün” cümlesi. Olasılıkların sınırsızlığı ve aşkın en güzel tanımı gibi geliyor bana. Her şey mümkün evet her şey!


Elif Ürse: Buradayım; önce insan olarak sonra kadın olarak sonra eşcinsel bir kadın olarak…


* Metinle ilk buluşmanız ve sonrasında sahnelenmesinde kafanızda veya fonunuzda beliren fotoğraf nasıldı? Bu süreçte deneyimlediğiniz neler oldu?


Elif Ürse: Eşcinsel bir karakteri oynamaya hazırlandığımda yeni bir dünyaya ait hissedeceğimi, yeni ama bilmediğim bir deneyim yaşayacağımı düşünmüştüm aslında. Fakat zaman geçtikçe, şimdi tam da buradan baktığımda; bu hikayenin eşcinsel ya da hetero ya da biseksüel olmakla ilgisinin olmadığını, iki insanın ve iki varoluşun birbirini nasıl sevdiğini deneyimlenmek olduğunu bir kez daha kavramış oldum.


Başak Kıvılcım Ertanoğlu: Genelde çalışmaya başlarken, kendi dramaturjinizle oluşturduğunuz bir dünyada yaşıyorsunuz. Janina başka bir coğrafyada, başka bir bakış açısıyla yetişmiş bir beyaz yakalı. Zihnimde, hayatını genelde gri ve soğuk olarak resmediyordum. Umut ve aşk ile tanışması, o griliği kırıp, sıcaklaştırıyordu. Karakterle yollarınız daha çok kesiştiğinde, onu anlatmak için sahneye daha çok çıktığınızda; onu tanımak için, ona daha da yakınlaşmak için alanınız genişliyor. Sahnede Umut'a neden bu kadar âşık olduğunu anladığım çok an oluyor daha önce düşünmediğim ya da bu kadar kolay görünen bir şeyin nasıl böyle içinden çıkılamaz bir hale geldiğini anladığım anlar oluyor sıkça.



“Bir gidememe ve kalamama hikayesi”


* Yönetmen ve yazarla bir araya gelişinizden sonra oyunu yaratma sürecinde kendi kişisel hayatınızda ve tiyatro kadrajınızda eksi-artı neler var diyebileceğiniz?


Elif Ürse: Sami Berat Marçalı, Ebru Nihan Celkan ve tabii ki partnerim Başak’la çok iyi bir ekip çalışması gerçekleştirdiğimizi düşünüyorum. Uzun masa başı çalışmaları yaptık. Metin üzerinde çalışırken Ebru’nun açıklığı, bizim doğaçlama yaparak bazı sahneleri şekillendirdiğimiz anlara tabusuz yaklaşması çok öğreticiydi benim için. Çünkü yazınca, muhafazakâr olmamak biraz zor tahminimce. Çok paylaşımcı ve açıktı. Sami’nin metin üzerinde vurucu dokunuşlarda bulunması da çok öğreticiydi. Başak’la ise çok şanslı hissediyorum kendimi. Karşılıklı daha önce hiç oynamamış iki oyuncunun, böyle paslaşması ve konforlu, güvende hissetmesi az görülür ve değerli bence. Eksi taraflarını ise göremiyorum, zira ben pek oralardan beslenen biri değilimdir, belki ondan.


Başak Kıvılcım Ertanoğlu: Ekip olarak doğru bir zamanda bir araya geldiğimizi düşünüyorum. Uzun bir masa başı sürecimiz oldu. O süreçte birbirimizi dinledik ve çokça da ‘derdimizi daha iyi nasıl anlatırız’ın üzerinde durduk. Her şeyi rahatça konuşabildiğimiz, üzerinde tartışabildiğimiz için şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Sami de, Ebru da Elif de açık ve samimi insanlar. Bambaşka fikirlerin özgürce konuşulması, dönüşmesi; deneyimlemesi çok keyifli bir süreçti. Sami konunun farklı taraflarını gösteren, kafa açan, zeki bir yönetmen. Ebru çok cesur, sözü ve kalemi güçlü bir kadın. Elif ile çalışmak ise ayrıca çok özel. Sahnede asla elinizi bırakmayacağını bildiğiniz bir partnerinizin olması, güvende hissetmeniz çok önemli. Sürekli paslaşan ve o bizim meşhur ‘almak-vermek’ konularında asla bencil olmayan, size hep alan açan bir oyuncu.


* Yazar Ebru Nihan Celkan bir söyleşisinde; “Bir aşkı nasıl yaşayamadığımızı anlatmaya çalıştım” diyor. Buna istinaden sizin kadrajınızda metin nasıl algılanıp, yorumlandı?


Başak Kıvılcım Ertanoğlu: Bence bir gidememe ve kalamama hikayesi. Sabit kalmakla, beklemekle, durmakla da çok ilişkili olduğunu düşünüyorum. Aşk genelde hareket etme üzerinden yaşanılan bir duygu bütünü sanki. Süreç hareket etmek zorunda bırakıyor aslında âşık kişileri. Bizim hikayemizde ise aşk sonrasındaki durma hali çok belirgin. Umut gitmeyi istiyor ama bu eyleme dökülemiyor. Janina her şeyi hareket etmeye, ettirmeye zorlayan kişi gibi görünse de o da bir durma haline mecbur edilmiş gibi hissediyor. Aşkları da bu yüzden yaşanamıyor belki.


Elif Ürse: Oynadığım Umut karakteri, bu topraklarda sıkışmış, nefes alamayan bir noktada. Politik olarak mücadeleci bir karakter ama bugün artık hareket alanı kalmamış. Sözcüklerle tanımladığımız bu nesnel halin aslında bir insanın biricik gerçeğinde onu anksiyetelere sürükleyen, asgari düzeyde “normal” bir hayat sürmesini engeller bir hal. Tabii bir yandan beş yıllık uzak mesafeden yaşanan bir aşk var. İnsan rahat nefes alamazken, o aşkı da zor yaşar diyorum. Umut gibiler için söylüyorum; önce yaşam alanını iyileştirmen gerek tabi. Bugün artık kendini kapatıp, tek bir haber okumadan yaşamak da bir seçenek ve eleştirip, yargılayabilmek de bir seçenek.


“Aşk bir yıl kadar devam eden bir delilik hali”


* Umut ve Janina’nın aşkından yola çıkarsak; bu yüzyılda ve bu dünyanın koşullarında “aşk” sizin için ne ifade ediyor?


Başak Kıvılcım Ertanoğlu: Aşk her şeyin mümkün olduğunu anlatıyor bana; risk almayı, cesur olmayı ve yaşamaktan, başımıza geleceklerden korkmamayı bir de.


Elif Ürse: Aşk sanırım bir yıl kadar devam eden bir delilik hali. Çok güzel bir delilik… Ve form değiştiriyor. Aşk ömür boyu devam edebilen bir şey değil ki zaten yaşamak imkansız olur o yükseklikte. Aşk biter, geçer ve bu geçer haliyle çok güzeldir. Ve yeni bir formda yine başlar. İnsanlar âşık olmak istiyor, hem de deli gibi ama siz bu soruyu sorunca üstüne düşünürken fark ettim, çevremde âşık çok insan var. Âşık olan da ben aşığım diyemiyor belki de. Teslim olmak çok güçleşti. Kimse kendini teslim edemiyor o duyguya. Canımızın acımasından çok korkuyoruz, ama bir yandan da düşününce aşk acısı gibisi var mı!


* Oyun seyircisine; “Köklerimiz ne kadar derinde? Ev mi, yuva mı? Zaman her yerde aynı mı? Mücadele mi, aşk mı?” diye soruyor. Ben de bu soruyu siz oyunu yaratanlara sormak istiyorum.


Elif Ürse: Köksüz hissedenlere çok özenmiş biriyim. Dünya vatandaşı, o her yerde yaşar dediklerimize ağzım sulanarak bakıyorum. Ben öyle değilim, köküm İstanbul’da. Türkiye bile diyemem. Merkezim hep bu şehir olsun ama gideyim, yine buraya döneyim. Yuvaya döneyim. Yuvada huzur bulduğum kendimi kendim gibi hissettiğim yer. Yuva o sebepten. Zaman her yerde farklı… Zamanı kültürler ve coğrafya belirliyor. Aynı kıtada, iki ülke mesela; Avrupa’da, İspanya ve Almanya bile farklı. Öyle ki; Almanya’da, Berlin ve Ruhr bölgesi iki ayrı ülke gibi bazen. Benim iç ritmim İstanbul’un ritmi. Mücadele sanırım. Çünkü mücadele etmen gereken şeyin üzerini örtersen, kendin olamıyorsun ve o aşkı da yaşayamıyorsun. Sadece politik bir mücadeleden bahsetmiyorum. Senin sen olmanı engelleyen her şey olabilir bu. Ama keşke aşk diyebilenlerden olsaydım.


Başak Kıvılcım Ertanoğlu: Janina aşk diyor ve bence de aşk. Aşk olduğunda zaman, mekan, ev, yuva tamamen içsel durumunuzla şekilleniyor. O gözle dünyayı yorumlamaya başlıyorsunuz. Âşık oldukça kökler derinleşiyor aslında. Mekan ve zaman farklı bir boyut kazanıyor aşkla birlikte, çünkü bireyselleşiyor daha da. Evmiş, yuvaymış çok da fark etmiyor sanırım sonrasında.


“Kişisel algılamayın hiçbir şeyi”


* “Özgürlük gelecek umudu değildir. O, şu 'an'adır ve insanlarla ve şu andaki dünyayla uyumludur” diyor Albert Camus. Bugünün dünyasında sizin gördüğünüz, ortaya çıkan fotoğraf nasıl?


Elif Ürse: Özgürlük deyince, kişinin kendi bireysel özgürlüğünü düşünüyorum hemen. Çünkü orada bir adım atamadığın zaman, gerisinin gelmesi mümkün değil! Fakat, bugün bu düşünce çok romantik kalıyor, biliyorum. Kişinin hangi bireysel özgürlüğü? Bugün, bana ‘sosyal medyada kendini ne kadar özgür ifade edebiliyorsun?’ diye sorsanız, sırtımdan soğuk terler boşanıyor. Ve her şey anlamsızlaşıyor. Dünyaya bakamıyorum henüz.


Başak Kıvılcım Ertanoğlu: Özgür olduğumuz düşüncesi bizi ayakta tutuyor ama bu bir ekran koruyucudan öte değil bence. “Şimdi” içi en dolu, hep olmamız gereken yer ama bireyselleşmenin, bencilliğin, içine kapanmanın övgüsünün çoğaltılmaya çalışıldığı bugünkü dünyada, tüm paylaşımlarımız, biriktirdiklerimiz, sözlerimiz sayısız retweet ya da yüksek like arasında sıkışmış, sıkıştırılmış bir halde. Olunması gerekenle, olan arasındaki uçurum gitgide artıyor. Bu da tüm ilişkilerde samimiyetsizliği getiriyor. Bendeki fotoğrafın 'şimdi'de kalması için uğraşıyorum hep. Aslında bizim iş de 'an' da özgür olmanın derecesiyle ilgili nihayetinde.


* Ve Umut ve Janina şimdi bu masada oturuyor olsa yahut tsadüf karşılaşmış olsanız onlara ne söylemek isterdiniz?


Başak Kıvılcım Ertanoğlu: “Gitme, kal, yaşa” derdim sanırım.


Elif Ürse: Mevzuları aşk... “Kişisel algılamayın hiçbir şeyi” derdim.


* Son olarak seyirciler bu oyuna neden gelsin?


Başak Kıvılcım Ertanoğlu: Cesur bir metin, cesur ve sade bir rejisi olan, uzun zamandır duymadıklarımızı anlatma derdinde olan bir oyun. Duymak iyi gelebilir seyircilerimize. Bir de iki insanın derdi var aslında temelde. “Ne diyor bu kadınlar acaba” deyip, gelebilirler.


Elif Ürse: Sanırım duyunca iyi hissedecekler... Uzun zamandır içimize tıkıştırdığımız duygularımız ses buluyor sahnede. Sağaltır bazı duyguları ve yalnız olmadığımızı hissettiren türden.

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS