kültür sanat

Levent Tülek’in ilk öykü kitabı "Pitbull" çıktı

  1. Kültür Sanat
  2. Kitap

Levent Tülek’in ilk öykü kitabı "Pitbull" çıktı

Levent Tülek’in ilk öykü kitabı "Pitbull" çıktı

Tiyatro, sinema ve TV’den aşina olduğumuz, 2007’de "Lümpen Sözlüğü", 2008’de de "Klişeler Kitabı"yla edebiyat dünyasında da adını duyuran Levent Tülek ilk öykü kitabı "Pitbull" ile karşımızda...

Hadi Çaman Yeditepe Oyuncuları, Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu, Dostlar Tiyatrosu, Tiyatrokare, Bakırköy Belediye Tiyatroları ve Sahne Beşiktaş gibi tiyatrolarda oyuncu, yazar ve yönetmen olarak bildiğimiz, birçok TV dizisi ve filmde de rol alarak hafızalara giriş yapan ve vakti zamanında TRT Radyosu’nda Arkası Yarın ve Radyo Tiyatrosu metinleri yazan, yöneten ve seslendiren Levent Tülek’in ilk öykü kitabı Hep Kitap’tan çıktı.

2007’de "Lümpen Sözlüğü", 2008’de de ‘Klişeler Kitabı’ndan sonra Tülek bugünlerde ‘Pitbull’ adlı öykü kitabıyla karşımızda… “Bu kitaptaki karakterlerin çoğunu tanıdığımı itiraf ediyorum. Onların izini sürdüm… Çok özelimi açtım… Ve öykülerimin çok okuyucuya ulaşmasını istiyorum, ne kadar insan okursa, ‘o kadar dostum ve arkadaşım olur” diyen Tülek; tiyatro ve edebiyat kadar çocukluğundan bu yana müziğin hayatındaki yerinin de çok büyük olduğunu, bu yüzden de en kısa zamanda ‘Pitbull’ kitabına özel ‘spotify’ açacağının altını çizerek, ‘kitap okuyan ve müzik dinleyen adamdan hiçbir zaman zarar gelmez’ diyor ve ekliyor: ‘Hayatım boyunca iyi bir oyuncu değil, iyi bir insan olmaya çalıştım, ‘sadece aykırı tipler iyi oyuncu ve iyi bir yazar olur’ diye de yanılsamaya hiç düşmedim. Olabilir tabii ama ben iyi insanların da iyi işler yapabileceğini düşünenlerdenim’ diyor. Gelin daha fazlasını röportaj için buluştuğumuz Tülek’in kendisinden dinleyelim…

 “30 yıl önce öykü ödülü bugünse öykü kitabı”

*Sahnede alkışlanıyorken masa başına geçip, iç dökme hemhalinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Benzeyen yönleri olsa da iki ayrı sanat disiplini… Sahne dünyasında olmak biraz daha ‘profesyonel’ para kazanmaya yönelik ve benim mesleğim diye addettiğim bir alan o. Edebiyat ise daha bana özel, hatta sırrımı açtığım bir alan… Bu iki hemhali de şizofrenik düşünebilirsiniz; bir yandan çok daha dışa dönük bir iş, öbür tarafta da daha farklı, derin bir yer. Oyunculuk popüler bir alan, çok göz önündesiniz, yazmak eylemi biraz daha gizlilik istiyor…

*Peki, gösteri dünyasının içindeyken yazma mesaisine geçiş nasıl oldu?

Yazma maceram oyunculuk öncesine dayanıyor ve bilinçli bir seçimdi üniversitede edebiyat okumam. Tiyatro insanın hayatını kapsayan ve bir yaşama biçimi olduğu için, edebiyat biraz ötelenmiş olarak kaldı. Ben daha çok okumayı ve bundan beslenmeyi tercih edenlerdenim. Kitap yazmanın bir cüret olduğunu düşünüyorum ki zaten ben de ‘hadi, bir kitap yazayım’ diye yola çıkmadım. Bundan 30 yıl önce öykü ödülü aldım, fakat genç yaşta o ödülü almak beni çok korkuttu. İlginçtir, şimdi 30 yıl sonra da bir öykü kitabım çıktı. Edebiyatta kendi alacağım hazzı ve derinliği yazdıklarımda bulamıyorsam, bu alana hiç girmeyeyim diye düşündüm. Sakındığım için de bu kadar geç çıktı kitap.

 

“Biz tembeliz ve bohemliği yanlış anlıyoruz”

*‘Oyuncunun kitap yazması’ mevzusunda neler oluyor? ‘Yazmak’ ve ‘oyunculuk’ sınırları için ne söylemek istersiniz?

Aslında benim için dezavantajlı bir durum. İkisinin sınırını ayırmaya dikkat ediyorum ama aslında ikisi de birbirini besleyen alanlar. ‘Adam oyuncu, kitap yazıyor’ ya da ‘şu dizideki oyuncu kitap yazdı’ gibi görünmekten her zaman imtina ettim, hâlâ da ediyorum; ki gazete ve dergilerde yazılarım yayımlanmasına rağmen… Edebiyat bambaşka bir yer ve bu yüzden de zor bir işe kalkıştığımın farkındayım. Geri dönüşlerden anladığımsa doğru yolda olduğum. Ayrıca kendimi sakladığım yerden kafamı göstermek, ‘ce’ demek bana iyi geldi.

*Oyunculuk ve yazarlık mevzusunda ortak marazlar neler?

Oyunculuğun hastalıklı tarafı; alkış severiz ve bu tuzaktır. Yaptığınız her şeyi alkış için yapmaya başlarsanız popülizme yenilirsiniz. Edebiyatta da bu söz konusu; insanlar bunu okumayı seviyor, diye yola çıkabilirsiniz… Öykü özgür ve bir o kadar zor bir alan ama ben bu özgürlüğü kendime sonuna kadar tanıdım. Sonuçta alkış alacağımı biliyordum… Bizim coğrafyada sanatçıların ortak derdi; -kendimi de katıyorum- tembeliz ve bohemliği yanlış anlıyoruz. Bohem olmak üretmek demek ve acıdır, bizde çok az üreten insan var. Ben belki tersten düşünüyorum ama acı çekerek bir şeylerin olacağına inanmıyorum. En büyük hayalim kalıcı bir iş yapabilmekti, sinema, kitap gibi yıllar sonra da birilerine dokunabilsin! Bunu da bir ölçüde başarabildiğimi düşünüyorum.

“Zaman zaman hepimiz ‘pitbull’laşıyoruz aslında”

*Kitabın ismi de çok manidar, günümüz insanına bir gönderme var gibi?

Öykü yazmak değildi derdim, bir kenarda senaryo taslakları duruyordu, birine baktım, ‘Pitbull’ koymuşum adını. Pitbull sonradan üretim bir köpek, belli dönüşümlerle bu hale gelmiş bir laboratuvar hayvanı. Sağı solu belli olmayan, sürekli agrasif…  Bu dönemin insanına çok denk düşüyor ve bizim yaşadığımız dönüşümü de temsil ediyor. Hepimiz tıpkı pitbull gibi kendi doğamızdan koparılıp, kentlerin içinde bambaşka bir şeye evrilmeye başladık. Bu dönüşüm de biraz daha sertliğe, vahşiliğe, distopyaya gidiş gibi göründüğü için ben bu cinsi insanlığın dönüşümüne benzetiyorum…

*Telaş, tahammülsüzlük gibi daha pek çok konudan dem vurursak kitapta, çağımızın hastalığına ince dokundurmalar var diyebilir miyiz?

Zamam zaman hepimiz ‘pitbull’laşıyoruz aslında. Çağın hastalığı bu; içimizde anlayamadığımız bir öfke ve umutsuzluk. ‘20. yüzyıl korku çağı’ diyor Albert Camus, bence bu çağ da ‘panik çağı’. Her şeyi çok çabuk tüketiyoruz. Yetmeyince de saldırganlaşıyoruz. Sosyal medyayada herkesin ne kadar gergin olduğu ortada. Geçen bir avukat arkadaşım söyledi; son 10 yılda boşanmalar yüzde 78 artmış. En büyük sebebi de sosyal medyaymış. Eskiden ekonomik sebeplerken, bugün sosyal medya… Başlarda sosyal medya müthiş bir mizah ve paylaşım alanıydı, bugün geldiği nokta belli… Bunlar kronik değil, olsaydı öyküde yazmazdım. Bence sağaltıcı bir durum var ortada, bunun iyileştirilmesi de sanattan geçiyor. Bu yüzden bu kitabı yazdım.

“Masalları hiçbir zaman terk etmedim”

*Kitapta 14 öykü var neden? İçeriği nasıl oluşturdunuz?

Öyküler bir caz müziği gibi doğaçlama devam ediyor ama kitabın kendi içinde bir ritmi ve bir bütünlüğü var. Şöyle ki; her öyküde bir şekilde köpek, araba, kent, bina, bebek gibi figürler var. Bunlar benim temel meselelerim ve öyküleri bunların üzerine inşa ettim. Biraz fantastik, bunu da kasıtlı seçtim, çünkü masalsı bir dünya kurmaya çalıştım. Bu dünyanın içinde o derdimi anlatabileceğimi düşündüm.

*Çok mu gerçekçi yaşıyoruz, o yüzden mi bu masalsı ve fantastik anlatım?

Evet ama biraz da çocuksu tarafım aslında. Hepimiz gibi ben de masal okuyarak büyüdüm fakat o masalları hiçbir zaman terk etmedim. Fantastik dünya, gerçeğin katılığından kurtaran bir şey, belki anlatmak istediğim şeyi en iyi betimlediğim taraf o. Kolay okunsun ama o andan itibaren de ters köşe yapsın istedim ki o da kendiliğinden geldi. Genelde yaptığım işlerden dolayı mizah yönü güçlü biriyimdir. Dolayısıyla da bu kitaptaki humor’u ona göre ayarladım. Bir de fantastik deyince, insanlar hayali karakterler olduğunu düşünebilir ama benimkiler yaşıyor.

“Genç kadın yazarlarda ciddi artış var”

*Dergi ve gazetelerde kitaplar üzerine yazılar yazan ve aynı zaman da iyi bir okuyucusunuz; son 10 yıldaki edebiyat dünyasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Genç kadın yazarlarda ciddi bir artış var. Derinlikli ve kalıcı kitaplar yazıyorlar. Nedenini ise tam olarak bilmiyorum, sosyolojik olarak kodlayamam da ama; kadın yazarların daha titiz, çalışkan ya da cesur olmalarından belki de… Kadınların dünyaları daha yoğun, belki de daha fazla okudukları, düşündükleri ya da daha da sosyal oldukları için… Son 10 yılda, ki Vatan Kitap’a da yazmaya başlayınca daha da algıda seçicilik yaptığım bir durum bu. Bu sadece Türkiye’de değil, dünyada da böyle. Bir de bugün kalıcı edebiyat yerini, gündelik tüketilecek edebiyata bıraktı. Bunda da aylık, haftalık dergilerin etkisi yadsınamaz. Bazen bu yayınlar eleştirilse de ben olumlu tarafından bakıyorum ve bir okuyucu kitlesi yetiştirdiklerine inanıyorum.

*Tiyatro cephesinde neler oluyor?

Çiçek Dilligil, Osmantan Erkır, Pelinsu Pir ve benim rol aldığım, ‘çağımızın en etkileyici yazarı’ olarak lanse edilen Florian Zeller’in yazdığı ‘Gerçek’i her Cuma, Sahne Beşiktaş’ta oynamaya devam ediyoruz. Emre Kınay’ın tiyatrosu Duru Tiyatro’da yöneticilik yapıyorum. Bu sezon orada gençlik ve yetişkin oyunu olarak bombardımana girişmeyi düşünüyoruz. Elim kolaylaşırsa da çocuk kitabı ve çocuk müzikali yazmayı düşünüyorum... Afife Tiyatro Ödülleri jürisiyim ve geçen yıl 80 tane oyun izledim ve gözlemlediğim; yerli metin üretimi neredeyse yok denecek seviyede! Alternatif sahneler de üretim var ve aralarında çok parlak işler de çıkıyor ki zor şartlarda üretiyorlar, bu da kıymetli. Bir de ne yazık ki dikkat ettiğim, her yıl, aynı metinleri başka tiyatroların oynaması. Neden olmasın ama yeni bir form, yorum getirmiyorsa, bu bana sorunlu geliyor. Başta da söylediğim gibi temel sorunumuz tembel olmamız… Dünyada inanılmaz, cesur işler yapılıyor biz de ne yazık ki yapan çok az! Mesela, burada pek çok hikaye var ama biz göç meselesini gidip, bir İngiliz’den anlatmak, izlemek zorunda kalıyoruz.

{$ nextTitle $}

{$ item.Category.Title $}

{$ item.Title $}

{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}

{$ item.Description $}

{$ item.Category.Title $}

{$ item.Title $}

{$ item.Category.Title $}

{$ item.Title $}

{$ item.Category.Title $}

{$ item.Title $}

ilgili haberler

 
LG
MD
SM
XS