Fatih Erdemci 18 yıldan sonra "Kapılar" ile döndü

Fatih Erdemci 18 yıldan sonra "Kapılar" ile döndü

“Uzun hikayeler ve şanssızlıklar var bu 18 yıl arada” diyor, “Ben Ölmeden Önce” şarkısıyla hafızlarda hâlâ yer edinen Fatih Erdemci. Besteci, yorumcu, bugünlerde “Kapılar” adlı albümüyle karşınızda. Albüm lansman konseri ise 15 Aralık’ta Kadıköy Sahne’de.

Müzik insanın olmadığı bir şey olduğuna inandırır, mesela mutlu…” Beat akımını başlatanlardan biri olan Amerikalı deneme ve roman yazarı W. S. Burroughs böyle diyor. Hayat mesaisinde mutlu olunması zor olsa da müziğin iyi geldiği aşikâr. Vardır üstadın bir bildiği diyerek, mevzuyu 18 yıl sonra yeniden müzik cephesinden selam veren besteci, söz yazarı, yorumcu Fatih Erdemci’ye bağlıyoruz. Hoş, o ismi söylendiğinde bilinenlerden değil, şarkısı "Ben Ölmeden Önce" zikredildiğinde hatırlananlardan. 97’de bu şarkıyla büyük beğeni kazanan Erdemci, ilk albümünü yayınladığı 99’dan bu yana ara verdiği müzik sektörüne Ada Müzik’ten çıkardığı “Kapılar” (ikinci) albümü ile döndü. Yeni şarklarını; “Daha az noktalar kullanan, sakin ve noktalı virgüllerle dinleyiciyi de içine katan; aslında söyledikçe şarkılarımın dışına taşan ve söylemediklerimi de dinleyiciye bırakan şarkılar. Herkesin kendi hikayesini bir şarkıda bulmasını umduğum bu albümün elbette besteleri de ince ince dantel işler gibi örüldü…” diye tarif eden Erdemci; “Amacım sözler kadar bestelerin de yoğun derinlikli ve kendi başına anlam içeren kalitede olmasıydı” diyerek “Kapılar”ın bu anlayışla hazırlandığının altını çiziyor. Söz ve müziklerin Erdemci’ye ait olduğu albümün aranjörlüğünü besteci ve orkestra şefi Murat Cem Orhan üstleniyor. Gelin daha fazlasını; "İstemeyerek de olsa müzikten uzaklaşmak durumunda kaldım" diyen ama her cümlesinde müzikten hiç kopmadığını belli eden Erdemci’nin kendisinden dinleyelim.

“18 yıllık molada yol arkadaşlarımı buldum”

“Kötümser olduğum zamanlarda sanatın anlamını bile sorgular olmuştum. Kimin içindi? Tanrı’yı mı tasvir ediyorduk? Kendi kendimize mi konuşuyorduk? Nihai amacımız neydi? İşlerimizi modern, Met ya da Louvre gibi bir sanat şirkinde kafese koymak mı?” Patti Smith böyle diyor. Sizin 18 yıllık süreçte sorgulama ve evrilme hemhaliniz nasıl oldu?

Çok karışık ve tersliklerin yaşandığı bir süreç o… “Ben Ölmeden Önce”nin yer aldığı “Yaşamak Zor” albümü sonrasında, bağlı olduğum plak şirketi kapandı. O tarihlerde, böylesi sosyal mecra ya da kendini ifade edebileceğin alanlar hiç yoktu. Bilmiyorsun da yaptığın müziğin etkisinin ne kadar yayıldığını. Bir taraf da yaşamsal kaygılar ve hayat gailesi de var. Albüm başarılı olduysa da ölçümünü takip edecek kimse olmadığından, istemeyerek de olsa müzikten uzaklaşmak durumunda kaldım. Dolayısıyla o süreç çok yavaş ve uzun geçti. O zamanki basın danışmanları da beni olmadık yerlere çıkarmaya başladıklarında, işte sorgulama orada başladı. Basit bir örnek; sabah 8.30’da, bir TV programında söylememi istedikleri şarkı "Ben Ölmeden Önce" ve kitle yaş almış teyzelerden oluşuyor. Düşün ki; Fatih Erdemci’yi tanımıyorlar ama ‘Ben Ölmeden Önce’ dediğinde hemen… Derin bir kopukluk. Uzun hikayeler var bu 18 yılda… Tabii ki müzikten hiç kopmadım bu süreçte; besteler yaptım, ürettim ve sahnede çalmaya devam ettim. Çünkü istediğim müzik konuşmak ve üretmekti. 16 yaşında gitar çalmaya başladım, 18 yaşında da sahneye çıktım. Son kertede; şimdi, 18 yıllık molada bana inanan, yaptığım müziği seven yol arkadaşlarımı buldum. Birlikte bestelerimi düşündük. Şarkıları sahnede pişirdik. Olgunlaştılar ve “Kapılar” oluştu.

Bir şekilde de olsa sahnede kalmak istemediniz mi, neden?

2002’den 2007’ye kadar Kadıköy Shaft’ta sahne aldım. Sonrasında fark ettim ki ciddi programlar yaptım. Yoruldum ama… İyi bir gitarist olduğumu asla söylemedim, hâlâ öğreniyorum ama çalmayı seviyorum. Sonra işte bu sosyal ağlar hayatımız olunca fark ettim ki; “Ben Ölmeden Önce”yi birisi koymuş ve iki milyon kişi izlemiş. Ciddi talepler de gelmeye başlayınca ve o sırada Pamela da söylemek istedi şarkıyı ve düet yaptık. O çıkınca da iş başka boyuta geldi. O zaman kafamda değişti her şey. Müzik zaten bende birikmişti; önceleri sahnede denedik tüm şarkıları, bu süreç de 2010’da başladı. Sahne acımasız bir mecradır. Neyin iyi neyin vasat olduğunu hızlı gösterir. Bu denemeler iyi de oldu, şarkılar hale yola geldi. Albüm aşamasında ise Jehan Barbur çok yardımcı oldu, Ada Müzik’le tanıştırdı.

“Duygularımı dipte yaşamayı seviyorum”

“Kapılar” adı gibi sanki biz dinleyicilerde de yeni kapıları aralarken, bir taraftan da romantik bir bakış açısı olacak ama eskiyi, o ilk şarkılarınızın sound’unun devamı niteliğinde. Nostaljik bir koku var; demlenmiş de ortaya çıkmış, hatıraları aralamak gibi…

Amacım tam da buydu zaten, devam niteliğinde. “Ben Ölmeden Önce”deki tavrım, hayatımın çoğu evresinde hep vardı. Nihilist bir yaklaşım olacak ama dibi görmeden dorukları göremezsin. Duygularımı çok dipte yaşamayı seviyorum, çünkü gerçek orası. Bence; acı gerçektir ve korkmamalıyız o acıdan da. Acı tam da biziz aslında. Örtülü bir hayatı düşünmedim de yaşamadım da hiç. Dolayısıyla en derin gerçeklerin peşinde koştum; beste yaparken de insanlarla teşriki mesai de bulunurken de. Evet, melankolik bir tarafım var ama bu albüm benim için paylaşma… İnsan ruhunda açılan delikleri nasıl kapatır; kimisi kitap yazarak, resim yaparak. Benim yöntemim müzik. Belki de ruhumu regüle etme şansım bu. Fark etmişsindir, şarkılarımda ya hep bir kişi var karşımda ya da direkt ben.

Albümle ilgili gelen eleştiriler neler?

Herkes düşündüğümden daha da albümü bekliyormuş. Özlemişler… Eleştirilerden biri; "şarkılar çok uzun." Evet, uzun ama ben bu kadar kısaltabiliyorum derdimi. Diğer yanda da derdim hep sözden önce müzik olduğu için… Önce melodi sonra sözler çıkıyor bende.

“Beklenti olarak da tek dert kalıcı olmak”

Kaygı var mıydı, hâlâ da var mı ve beklenti nedir?

Tabii ki pop rock / popüler müzik yapıyoruz, az da olsa "ulaşabilmek" açısından kaygı olacak. Benimkisi daha çok müzikal kaygılar. Bazı kişiler soruyor: Hayır, bu albümde, “Ben Ölmeden Önce”nin ağırlığını ve tedirginliğini yaşamadım. Albüm 10 Ekim’de çıktı ve benim için önemli olan sahne, çünkü orası çok acımasız ve gerçek bir alan. Beklenti olarak da tek dert "kalıcı" ve "paylaşılıyor" olması. Şarkıların asıl sahibi paylaşanlardır, onların oldu artık. 1987 çıkışlı, Çekirdek Sanatevi konserlerinden kayıt edilmiş Bülent Ortaçgil ve Fikret Kızılok’un “Pencere Önü Çiçeği” albümünü başlatırsın ve (şuna benzer) bir şey duyarsın; “Biz, bu albümü hiçbir şekilde efekti olmadan, olduğu gibi çaldık. Kaydı da kendi şartlarımızda, neyse o şekilde kayıt ettik” der ve albüm çatır çatır söylemeye başlar. Ne kadar "iddiasız" ve aslında "ne kadar iddialı" kendi içerisinde... İşte o tırnak içindeki kısmı parlatmamız lazım bence!

Kızılok ve Ortaçgil gibi böylesine bir algıda ve müzik kafasında, kaldı mı ki; günümüz şartlarında bu hemhale dönmeye çalışılsa da maalesef…

Gitar çalmaya başladığım yıllarda, barlarda performans sergiliyorken, insanlar dinlemezlerse, barın sahibi azarlıyordu; "Adam, Pink Floyd çalıyor, biraz saygı" diye… Yıl 1993, üç arkadaş, bir gün Bodrum Mavi’de çalıyoruz. Ses düzeninde de sürekli bir arıza çıkıyor. Bir baktık mekana Fikret Kızılok geldi; "Merhaba çocuklar" dedi, kendine bir kadeh aldı ve mix’in başına geçti. Bütün gece bize tonmaister’lik yaptı. Sahneden indik, bir baktık "iyi akşamlar çocuklar" dedi ve gitti. Böyle bir naiflik ve samimiyet var. Ama işte F. Kızılok gibi insanlardan bahsediyoruz. İşte bizler de biraz önce bahsettiğim o parantezin içini doldurabilir ve gösterebilirsek kalıcı olabiliriz. Bu da aslında sadece bir mütevazilik değil, "bir fark koyuyorum ortaya ve o farkın farkına varın!" demek… Ben iyi müzik yapıyorum, beğenirler ya da beğenmezler ama bir fark var, bir şey var orada… Parantezin içi değerli, çünkü emek var.

“Bu sözler benim hikayem”

Analog ve dijtal müzik işleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Son yıllarda ilginç isimlere ve sound’lara sahip pek çok alternatif grup var. Onları nasıl buluyorsunuz?

Enteresan işler yapıyorlar ve hoşuma gidiyor. Piyasa şartlarının dışında işler yapan çok güzel isimler var. Bağımsız ve özgür işler ortaya koyuyorlar. İşte o zaman da müzik konuşmaya başlıyoruz. Günümüz teknolojisini de iyi kullanıyor, ulaşılabilinirlik açısından muazzam.

Albümde manidar sözler var, her ne kadar müzik bir tık önceliğim deseniz de; "Kapılar" sizin için ne ifade ediyor?

Yaşanmışlık... Tam da o. Bu sözler benim hikayem… Bilmediğiniz bir dilin müziğini duyduğunuzdaki hissiyat ve yorumcunun o duyguyu nasıl dinleyenlerine geçirdiğidir aslında gerçek olan. Albüm kapağında yer alan şu cümle, albümü ve benim hissiyatımı karşılıyor: Uzun zaman olmuş, olsun. Önemli olan bir şekilde buluşmak.

İlk albüm “Yaşamak Zor”, bu albümde de "Yaşamak Hâlâ Zor" demişsiniz. Ne yaparsak ya da yapmazsak güzel oluruz sizce?

Umut var. Bireysel ve toplumsal farkındalıklarımızı artırmamız lazım. Bunu da hazır bilgilerden uzak durarak, araştırarak, okuyarak, sorarak yapabiliriz. Biraz daha felsefi düşünecek olursak insanların bir kere epistemoloji, bilgi felsefesinden anlamaları gerekiyor. Bilgi birikimi ve bilgi kirliliği arasında gidip geliyoruz. Umut zorunluluk mu tabii ki değil; ama bir şekilde bizden sonraki nesle borcumuz var.

Son olarak albümün emekçileri kimlerdir?

Albüm kayıtları Ege Semercioğlu Stüdyoları’nda gerçekleştirildi, mastering Çağlar Türkmen, mix Murat Bulut tarafından yapıldı. Canlı enstrüman kayıtlarında akustik gitarda ben, bas gitarda Sıtkı Sencer Özbay, elektrik gitarda Veysel Çolak, tuşlularda Murat Cem Orhan, davulda Yuşa Katı, çelloda Çağ Erçağ, yaylı dörtlüsünde Altın Dubleler, kontrbasta Baran Say, trompet-flügelhornda Ege Cengiz, obuada Sezai Kocabıyık, geri vokalde Burcu Durmaz. Ve son olarak Akın Eldes gitar solosuyla, Pamela Spence de vokaliyle albüme destek verdi.

{$ nextTitle $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS