kültür sanat

Paris ‘Doğunun Hıristiyanları’nı misafir ediyor

  1. Kültür Sanat

Paris ‘Doğunun Hıristiyanları’nı misafir ediyor

Paris ‘Doğunun Hıristiyanları’nı misafir ediyor

Paris’teki prestijli kültür kurumu Arap Dünyası Enstitüsü, ‘Doğunun Hıristiyanları, 2000 yıllık tarih’ başlıklı bir sergiyle gündemde. Sergi, Batı’dan bakıldığında ‘egzotik’, ‘modası geçmiş’ gibi görünen bir azınlığın, bulunduğu toplumlarda aslında nasıl önemli bir rol oynadığını da vurguluyor.

Dünyaca ünlü düşünür Edward Said, güzel sesli rahibe Marie Keyrouz, Türk okurun çok sevdiği yazar Amin Maalouf, şair Halil Cibran ve daha niceleri.. Hepsinin ortak özelliği Arap ve Hıristiyan olmaları. Paris’teki prestijli kültür kurumu Arap Dünyası Enstitüsü 30. kuruluş yıldönümünü, Ortadoğu coğrafyasının Hıristiyanlarını konu aldığı, başdöndürücü bir sergiyle kutluyor. Kimi Avrupa’da ilk kez görücüye çıkan 300’den fazla objeye güncel ve tarihi bilgilerin yer aldığı dijital veri ortamları, duvar yazıları ile eski ve yeni fotoğraflar eşlik ediyor.

İlk Hıristiyanlık döneminden bu dinin kurucu konsillerine*, Ortadoğu’daki Müslüman fethinden bugünkü yaşama Doğu hıristiyanlığını tarihi, kültürel, sanatsal ve dini açıdan ele alan sergide Mısır, Filistin, Lübnan, Suriye, Ürdün ve Iraklı Hıristiyanlar konu edilmiş. 19. yüzyılda kullanılmaya başlanan ‘Doğunun Hıristiyanları’ tabiri aslında İran ve Türkiye’yi de içine alan geniş bir coğrafyayı kapsıyor. Zaten sergide Osmanlı dönemine ayrıca yer verilmiş, Antakya ve Mardin’den de örnekler gösterilmiş ama serginin ana konusu Arap coğrafyası. Bununla birlikte sergide ilk olarak Hz İsa’nın yaşamıyla Filistin’de başlayan bu dinin kökenlerinin, başka coğrafyalara yayılmadan önce Akdeniz ile Fırat arasında, Nil boyunca ve Boğaziçi kıyılarında geliştiği de vurgulanıyor.

Doğu Hıristiyanları buradan bakılınca biraz folklorik, biraz egzotik görünen bir azınlık aslında. Serginin bir amacı da bu azınlığın bulunduğu toplumlarda önemli roller taşıdığını, artık eskimiş, demode, geçmişten kalma topluluklar olmadıklarını vurgulamak.

6. yüzyıl tarihli, Suriye çıkışlı Rabbula İncilleri, yine 6. yüzyıldan Süryanice tezhip süslemeli elyazması dini kitaplar, 3. yüzyıl tarihli ve Suriye kaynaklı freskler, ilk Filistin ve Suriye kiliselerinin mozaikleri, Mısır Baouit manastırından Kıpti rahiplerin portreleri, mezar taşları, hac hatıraları, ikonalar vs. ile bu sergi tarihte bir yolculuk adeta. Çoktanrılı Roma İmparatorluğu’nda yeni bir dinin doğuşuna, bu dinin üç yüz yılda eski tanrıların yerini alışına, rahiplik kurumunun nasıl gelişip önem kazandığına türlü türlü soruların yanıtı var bu sergide. Yunan, Kıpti, Asuro-Keldani, Süryani,Ermeni ve Maruni kileselerinin nasıl ortaya çıktığı ve üzerine kuruldukları teolojik tartışmalar da serginin konusu. Söz konusu kiliselerin ritülleri, azizleri, gelenekleri, kutsal dilleri ve mekanları, mimarileri ile ikonografik temsilleri açısından aralarındaki farklar da sergide tek tek gösteriliyor. Roma’dan sonra Bizans, Müslüman, Osmanlı olmuş, ardından Arap milliyetçi hareketlerini tanımış bölge ayrıntılarıyla işlenmiş.

Serginin girişinde ayrıca Hz İsa’nın doğduğu bölgeden çıkışla Hıristiyanlığın hangi coğrafyalara yayıldığını gösteren hareketli bir harita var. Amaç, Hıristiyanlığın Doğu’da doğduğunu vurgulamak. Zaten ilk salon bu konuya ayrılmış. Mısır’dan, Lübnan’dan gelme muskalar, haçlar, 6. yy tarihli ve Süryanice Rabbula İncilleri hep bu bölümde.Yine ışıklı silindir vitrinler içine yerleştirilmiş lüks kuyum işçiliği örnekleri, vazolar, tabaklar, lambalar, buhurdanlıklar, kadehler hep bu dönemin örnekleri.

Sergi yüzyılları temel alarak çeşitli bölümlere ayrılmış. İlk bölümde 1.-6. yüzyıl arası, çeşitli eserler ve tarihi bilgiler çerçevesinde anlatılıyor. Duvarlarda verilen tarihsel bigilerde teolojik tartışmalardan ortaya çıkan sonuçlar gösterilmiş. 325’teki İznik, 351’deki İstanbul, 431’deki Efes ve 451’deki Kalkedon yani Kadıköy konsilleri ve ardından doğan ayrılıklar üzerine kurulan farklı kiliseler ayrıntılarıyla izah ediliyor. Önce 3.yüzyılda Mısır’da, ardından Filistin, Suriye ve Mezopotamya’da gelişen manastır hayatı ve rahiplik kurumu ile 4. yüzyılda önem kazanan azizlik kurumu, azizlerden kalan kutsal emanetleri ziyaretle başlayan hac hareketi de bu bilgiler arasında.

Serginin 2. bölümü ise 7.-9.yüzyıla, yani Arap fethinden sonraki Doğu kiliselerine ayrılmış. 7. yüzyıldan itibaren Araplar çok geniş alanları fethederler ve art arda gelen halifeleri o bölgelere yerleştirirler. Böylece Roma İmparatorluğu döneminde birleşmiş durumda olan bölge giderek parçalanır, İslam dini devlet dini olur. Çoğu Hıristiyan olan halkların dinlerini yaşamasına, ekonomik aktivitelerini sürdürmelerine izin verilir; ibadethanelerine, mallarına, kurumlarına dokunulmaz. Hatta Hıristiyanlar farklı halifeliklerin, prensliklerin ve Müslüman krallıkların idaresinde, entelektüel ve sosyal hayatında önemli yer alır. Mısır’da Hıristiyanlar yeni Müslüman iktidarın içine girip, stratejik konumlar edinirler. Örneğin büyük dinadamı Şamlı Jean, Emevi halifesi Abdülmelik’in (646-715) levazım görevlisi olarak çalışır. Abbasi Bağdat’ında Nasuriler doktor ve bilimadamı olurlar, Yunanca’dan Arapça’ya çeviri hareketinde önemli rol alırlar. Hıristiyan ve Müslüman sanatçılar ile zanaatkarlar günlük hayata ya da dine ilişkin objelerin ikonografisinin gelişmesine birlikte katkıda bulunurlar. Bu sanatsal etkileşime örnek olarak sergide Hıristiyan ve İslami ikonografiyle süslü bir ibrik görülebiliyor. Yine 13. yüzyıl tarihli ve Suriye’den gelme bir seramik parçası Hıristiyanlığın, içinde bulunduğu İslami ortamdan nasıl etkilendiğine güzel bir örnek.

Sergide, resmin bu dindeki önemi de vurgulanmış. İlahi olanın resmi ve temsili 726’dan itibaren tartışma konusu olmaya başlıyor. 787’deki 2. İznik konsülünden itibaren kiliseler resimle kaplanıyor ve kendine ait tarzlar geliştiriyor. 13. yüzyıldan itibaren Lübnan kiliseleri fresklerle süsleniyor. Sergide Bakire Meryem’i temsil eden çok değerli bir Beyrut freski de var.

Diller ve ayin şarkıları: Antakya Ortodoks Süryani Kilisesi’nden bir örnek!

Arap fethini takip eden yüzyıllarda, çoğu Hıristiyan olan yerel haklar giderek Arap dilini kullanmaya başlayıp ayinlerine ve kilise dekorlarına sokmaya başlamışlar. Arapça hızla Yunanca ile Süryanice’nin önüne geçmiş. Sonunda Kıptice 16. yüzyıl civarında yok olmuş. Bununla birlikte Yunanca, Süryanice ve Kıpti dilinde önemli bir edebiyat çıkmış ortaya. Kutsal metinlerin ötesinde Tevrat yorumları, teolojik anlaşmalar, azizlerin hayatı ile ibadet ve ayin kurallarına ilişkin kitaplar bu kültürel mirası zenginleştirmiş. Dini marşlar, şarkı olarak söylenen şiirler Doğu edebiyatının kalbi olmuş. Müslümanların fethiyle Arapça yayılmış ve metinler orijinallerinden Arapça’ya çevrilmiş. 10.yy’den itibaren ise doğrudan Arapça yazılmış bir Hıristiyan edebiyatı çıkar ortaya. Kilisesine göre bazen kendi öz dilinden, bazense hem orijinali hem de Arapçası olacak şekilde iki dilde yapılır ayinler. Bugünse ayinler genel olarak Arapça’ysa da geleneksel dilin korunduğu da görülür.

Sergide dairesel olarak hazırlanmış bölüm dini dillere ayrılmış: Kıptice, Süryanice, Yunan ve Arap dillerindeki çok ender elyazmaları Arapça’nın ayindeki önemine dikkat çekiyor. Yine burada örnek olarak gösterilen elyazmalarından biri de 464 civarına tarihlenen, Süryanice bir Eski Ahit. Kitap Türkiye’den, bugünkü Diyarbakır bölgesinden gitme. Doğu Hıristiyanları’nın ayinlerindeki dilleri ile ilahiler de bu bölümde dinlenebiliyor. Onlardan biri de Antakya Ortodoks Süryani Kilisesi korosundan dinlediğimiz Madrosho (Tövbe şarkısı) parçası.

Serginin konu başlıklarından biri ise Haçlı seferleri.. 10. ve 13. yüzyıl arası Kutsal Topraklar, Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında çarpışmaya sahne oluyor. Doğu Hıristiyanları bu olayların başlıca kurbanıdır çünkü Müslümanlar yerli Hıristiyanların Haçlılarla işbirliği yaptığından şüphe ederler. Haçlılar ise tersine iknadır. Suriye ve Irak’ta Hıristiyanlığın gerilemesi 10. yy’den itibaren iyice artar. Mısır’da, 14. yüzyıldan itibaren din değiştirmeler ve isyanlarla birlikte Kıpti topluluğun toplum dışına itildiği görülür.

Osmanlılar gelince!.

Serginin 3. bölümünün başlıca konusu 15. yy’deki Osmanlı fethi! Böylece Mezopotamya, Suriye ve Mısır’daki Hıristiyanlar Osmanlı İmparatorluğu’na dahil oluyorlar. Bu fethin siyasi ve sosyal altüst olmalar yaratmadığı, yani Hıristiyanlara uygulanan ‘korunmuşlar’ statüsünün devam ettiği vurgulanmış. İstanbul, Kahire, Halep gibi merkezlerde yeni bir Hıristiyan kültür atılımının yaşandığı, okumuş yazmış bir Hıristiyan burjuvazisinin ortaya çıktığı, ‘dini ya da kamusal yararına inanılan bir eser için bağış sistemi’ olarak özetlenen vakıf sistemiyle Hıristiyan dini ve kültürel mirasının korunmuş olduğu özellikle vurgulanmış. 1535’te Kanuni Sultan Süleyman ile 1. François arasında imzalanan ilk kapitülasyonlarla Akdeniz ticari alanının açıldığı, Fransızlar’ın imparatorluktaki Katolik Hıristiyanların çıkarlarının gözeticisi olduğu verilen bilgiler arasında. Hıristiyan azınlığın, Akdeniz dünyasının Osmanlı gücü altında birleşmesinden faydalandığı, hac yolculuklarının arttığı, Melkitler, Maruniler ve Ermeniler arasında Mısır’dan Avrupa limanlarına ticari alışverişler düzenlendiği de belirtilmiş. Yine dönemin fermanlarıyla Hıristiyan hayatının nasıl düzenlendiği, örneğin Fransisken rahiplere Kudüs’te Kutsal Kabir Kilisesi’nin yeniden inşası izninin verildiği vurgulanmış. Bu bölümde Kanuni’nin 1. François’a gönderdiği mektup da görülebiliyor.

20.-21. yüzyılda, Arap dünyasında Hıristiyan olmak

4. bölüm farklı vitrinler içindeki ünlü dergi ve gazetelerle başlıyor: Al-Hilal, Al Manar, Al Muqtata.. Hepsinin ortak özelliği, o dönemde ortak bir Arap kültürü yaratıp, Batı dünyasına dayatmak amacını taşımasıdır. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Hıristiyan halklarda büyük iz bırakır. Travmatik, ekonomik ya da siyasi olayların Ortadoğu haritasını yeniden biçimlendirmesiyle ilk göç hareketleri başlar. Sürgün ve göç bu toplulukların tarihinin bir parçası haline gelir ve bu durum hafıza, aktarma sorununu da beraberinde getirir. Brigitte Findakly, Wajdi Mouawad gibi sanatçı ve yazarlar eserlerinde bunu dile getirirler. Bugün Ortadoğu’nun yaşadığı felaketle ortaya çıkan hazin manzara, yağmalanan kiliseler, yakılmış elyazmaları, kırılmış heykellerden de söz ediyor sergi.

Serginin son bölümü ortak tarih üzerine atılmış kişisel bakışlara ayrılmış. Çağdaş fotoğraf sanatçılarının, söz konusu Arap ülkelerinde yaptıkları fotoğraf çekimleri ile kapanıyor sergi. Bir odanın mahremiyetinde, bir kahvenin etrafında, birbirine aşk sözcükleri söyleyen yeni evli bir çiftin sözlerinde, IŞİD’e karşı Al-Qosh şehrini savunan Hıristiyan milislerin, Şam’daki gençlerin bakışlarında, yıkılmış Maaloula şehrinin yıkıntıları arasında tek bir duygu var sanki:

Her şeye rağmen ayakta durmak ve geleceğe kalmak!..

Çeşitli konferanslar ve sinema gösterimleriyle zenginleştirilen sergi 14 Ocak 2018’e kadar görülebilir.

*Konsil : Öğreti ve kilise düzeni ile ilgili sorunları çözümlemek üzere toplanan piskopos ve din bilginlerinden oluşan kurul.

Yazarla iletişim için: asli@siradisiparisrehberi.com

{$ nextTitle $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Description $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}

ilgili haberler

 
LG
MD
SM
XS