Eğitimdeki en büyük hata kalbi kırılan çocuklar

Eğitimdeki en büyük hata kalbi kırılan çocuklar

Eğitimdeki en büyük hata kalbi kırılan çocuklar

Eğitimci Müjdat Ataman, 20 yıllık deneyimini “112 Öğretmenliğime Notlar” adlı kitabında yeni nesil öğretmenlere ve hatta velilere aktarıyor. Eğitim sistemindeki en büyük hatanın “kalbi kırılan çocuklar” yaratmak olduğunu vurgulayan Ataman, hem öğretmenlerin hem velilerin hem de eğitim politikalarını oluşturanların bir an önce öğrenciyi dinlemeye başlaması gerektiğini söylüyor.

Haber devam ediyor
Haberin devamı
Haber devam ediyor
Haberin devamı

Hiç istekli olmasa da öğretmenliğe başlayan, öğretmenlik yapmamak için tüm imkanları deneyen ve zorla yolunu tuttuğu okula zamanla yürekten bağlanan, öğrencileriyle sınıfta kalmaktan heyecan duyan, hiç bir öğrenciyi kaybetmemek gerektiğine inanan bir öğretmen. Müjdat Ataman. Sınıfa ilk girdiği andan itibaren pek çok engelle karşılaşmış, önce kendine notlar yazmaya başlamış. Giderek çoğalan notlarını meslektaşlarıyla paylaşmış, daha da çoğalınca bunları "112 Öğretmenliğime Notlar" adıyla bir kitapta toplamış.

112 Öğretmenliğime Notlar, zorlu bir eğitim sisteminde öğrenci odaklı bir bakış açısına dair ipuçları ve yöntemler sunuyor. Ataman, öğrencilerin görmezden gelindiğine dikkat çekiyor ve "En büyük hata çocukları örselemek, incitmek. Tam tersi en büyük faydanın da öğretmenleri tarafından sevilen çocuklar olduğunu görüyorum" diyor. Eğitim sistemiyle ilgili sorularımızı yanıtlayan Ataman her şeye rağmen gelecekten umutlu.

Öğretmen olmayı hiç istemiyordunuz. Şimdi bu mesleğe yürekten bağlısınız. Nasıl oldu bu değişim? 
Sanırım onun formülü çocuklarla buluşmak oldu. İlk öğretmenliğe başladım; bir devlet okulu ve ayakları geri giden ben, ağlayan çocuklar vardı. Onlarla vakit geçirip öğretmenlikte her gün yeni bir macera yaşadım. Onların yaşadığı ilklere tanıklık ettim. İlk okumaya başladıklarında, ayakkabısını ilk kez bağladıklarında oradaydım. İlk deneyimlerine yol arkadaşı olmak çok önemli. 

Ama zor ve tatsız tarafları da vardır…
Var. Geçen gün bir 6. sınıf öğrencisi geldi, “Yeter artık okulu sevmiyorum, burda olmak istemiyorum” dedi. Ben 35 yıldır burada olmak istemiyorum ama buradayım. Zorunluluklarımız var, çalışmalıyız. İş, bulunduğumuz yeri ne kadar mutlu ettiğiniz. Biz sevdiğimiz için güzelleştirmeye çalışıyoruz. Yoksa tabi ki okulun yorgunluğu, iletişimi, velisi, bir sürü zorluğu var ama inanın kapıyı kapatıp çocuklarla bir araya gelince bütün o handikaplar geride kalıyor.

Haber devam ediyor
Haberin devamı
Haber devam ediyor
Haberin devamı

Bu kitabı kime yazdınız, kimin okumasını istersiniz?
Aslında kendime yazdım, ilk okuru benim. Çünkü benim zihinsel süreçlerimin nasıl değiştiğini gördüm. Yeni mezun öğrencilerin çok işine yarayacağını düşünüyorum. Çünkü ben çok düştüm, ayağım hep eşiğe takıldı. Öğretmenliğe dair bilmediğim o kadar çok şey öğrendim ki… Keşke o günlerde birileri çıkıp “Buraya dikkat et, bu önemlidir” deseydi… Veliler bu kitabı okuduklarında ise öğretmenle daha çok empati kuruyorlar. Sınıftaki mekanik bir kişi değil, duyguları olan, üzülen bir insan…

Atanamadı, ama köy çocuklarının ayaklarını ısıtıyor

BM Raporu: Türkiye matematikte başarısız 

Haber devam ediyor
Haberin devamı
Haber devam ediyor
Haberin devamı

İki öğretmen, bir hayal ve rengarenk sınıf

Hatalarınızdan öğrendiklerinizi anlatmışsınız. Bugünkü eğitim sistemine baktığınızda en çok hangi hataların yapıldığını görüyorsunuz?
Ben alan eğitiminden çok, ilişki ve duygu eğitimini önemsiyorum. Bana göre en büyük hata kalbi kırılan çocuklar. Bir çocuğa “ne kadar tatlısın” dediğinizde arkada tatlı olmadığını hisseden çocukları görmüyor olmak. Ne kadar yakışıklısın… Peki arkadaki yakışıklı olmayan çocuklar? Biz öğrencileri çok fazla kırıyoruz. Anne baba tarafından da örseleniyor çocuklar. Bir de okul yaşamıyla örselenme kat kat büyüyor. En büyük hatanın örselemek, incitmek olduğunu görüyorum. Tam tersi en büyük faydanın da öğretmenleri tarafından sevilen çocuklar olduğunu görüyorum. Sevmekten kastım değer vermek ve dinlemek. 

Peki “zor öğrenci” yok mu? Öğretmen için bir tehdit mi bu?
Var tabi, olmaz mı… Ama asla bir tehdit değil. Çok kabul gören bir görüş var, öğrenme parmak izi kadar farklıdır diyor. Bu şu demek her öğrenci farklıdır. O farklılıklar aslında zenginlik. Ama biz o farklılıklarla bir öğrenme ortamı yaratmakta güçlük çekiyoruz. Ama öğrenciler robot değil… Burada da devreye öğretmenlik stratejileri devreye giriyor.

Haber devam ediyor
Haberin devamı
Haber devam ediyor
Haberin devamı

Öğretmenin öğrenciyi sevmesi eğitim sürecine somut olarak yansıyor mu? Bu sevgi çok bilinmeyenli denklemleri çözme başarısına katkı sağlıyor mu örneğin?
Bir kere mutluluk ve öğrenme arasında anlamlı bir ilişki var. Siz sevmediğiniz bir ortamda bulunmak istemezsiniz. İçeri giren kişi sevilmiyorsa çocuğa anlattığı anlamlı olmayacak. Bu işin duygusal boyutu. Ama rasyonel boyutu da şu; matematikte bir konuyu yanlış öğretebilirsiniz. Bunların hepsinin telafisi var.  Ama duygusal boyutu değiştiremezsiniz. Matematiği iyi bilmeniz iyi anlatabileceğiniz anlamına gelmiyor. İşinizi ve öğrencilerinizi seviyorsanız iyi matematik öğretmeni olabilirsiniz. 

Öğretmenlerden hep öğrencileri iyi yetiştirmesini istiyoruz. Öğretmenler kendisi için ne yapmalı?
Çok şey yapmalı. En önemlisi kendilerini sanatla buluşturmalı. 

Neden? Matematik öğretmeni sanat bilmese ne olur?
Çok sorun olur. Sanat başka bir bakış açısı kazandırıyor. Bu sanat illa her gün müzeye gitmek değil. Sinemaya ilgi duymak, müzik dinlemek. Tutkuları olmak diyelim buna. Bir öğretmenin sanatla ilgisi yoksa yaşam enerjisi yoktur. Öğrencilerin de yaşam enerjisini çeker. Neden sanat? Çünkü tutkuyla bir şeye bağlı olmak önemli…

Biz artık bilge değiliz, öğrenciler bize öğreten kuşak

Velilerle ortak olduğunuzu söylüyorsunuz. Nasıl bir ortaklık olmalı bu? Ve velilerin rolü ne olmalı?
Bir kere dürüst ilişki olmalı. Ne yazık ki Türkiye’de öğrenci görmezden geliniyor ama öğrenci, öğretmen ve veli arasında üç ayaklı bir sistem olmalı. Oysa esas bizim birey olarak görmek istediğimiz çocuk yok orada. O yokken veli ve öğretmen dedikodu yapıyor.

Çocuğu bir irade olarak görmediğimiz için mi böyle yapıyoruz?
Hem öyle hem de güvenmediğimiz için. İlkokulda küçüktür diye, liseye geldiğimizde hala onun hakkında konuşuyoruz ama konuşmalarımıza onu dahil etmiyoruz. Peki ilişki nasıl olmalı? Bir kere öğrenci de o ilişkinin içinde olmalı. Birinci öncelik dürüstlük. Şu anda veli ve öğretmen arasında güvensizlik var. Bu da çatışmayı doğuruyor. Veliler bazen de kendi aralarında öğretmenin tutum ve davranışlarını sorguladıklarında öğretmenin kaygısı artıyor. Kaygısı artan kişi iyi performans gösteremez. Bu tabi ki öğretmen ne yaparsa yapsın ilgilenmemek değil. Çocuğunuzun ilk bağı sizinle.

En basitinden çocuğunuz size geldi ve “Ali bana vurdu” dedi. Siz de dönüp “Öğretmen hanım Ali benim çocuğuma vurdu” değil de “Böyle bir durum oldu, şu an belki çocuğumun size açılacak cesareti yok. Bu konuyla ilgili ne yapabiliriz?” dediğinizde bu tavrınız öğretmeni de rahatlatıyor ve alacağı yolda da rahat adım atmasını sağlıyor.

Eğitimde otorite şart mı?
Bunun bir geçmişi var. Polis devletlerinde, ilk okullarda bilgiye sahip olan kişi, öğretmen dinleniyor. Kürsü ve otorite figürü doğuyor. Bugünkü öğretmen masası o kürsünün yerini almış durumda. Sınıfınız kaç kişi? 20. Artık değil, sizinle beraber 21. Eşitler ilişkisi var. Artık bu kuşak bize öğreten kuşak. Yani biz artık bilge adamlar değiliz, öğrenci de bunun farkında. Eskiden “Göçmen kuşlar, havalar ısındığında göç ederlerdi…” diye anlatılıyordu. Ama şimdi çocuklar o kuşlara takılan çipleri soruyorlar. Bende o bilgi yok ama çocukta var. Öğrenme ortamı otoriteden değil heyecandan beslenmeli. Yapılan araştırmalar, öğrenci ve öğretmenin konuşma sürelerinin değişmesi gerektiği yönünde. Bizde yüzde 70’ten fazla öğretmen konuşuyor, öğrenciye süre kalmıyor. Öğrenciyi aktif yaparsak işin rengi değişir, başarı artar.

Atanan öğretmen sorunumuzu ne yapacağız?

Durum hala böyle mi? Bir kısmı atanamıyor olsa da yeni nesil öğretmenler görev başında değil mi artık?
Bizim bir sorunumuz atanamayan öğretmen, ama ne yazık ki önemli bir sorunumuz da atanan öğretmen. Onu ne yapacağız? Şu an Türkiye’nin geleceğini şekillendiren öğretmenler ne kadar okuyor? Ne kadar öğrenmeye meraklı… Özlük hakları, maaşları, çalışma koşulları, statüsünün düşürülmesi vs… Rahat olmadığınız ortamda kendinizi geliştirmekte zorlanırsınız. Öğretmenler de öyle… 

Kendi yazdığınız ders kitabını öğrencilerinize okutmamışsınız. Bu nasıl bir hikaye?
Talim Terbiye Kurulu programı değiştiriyordu. Hevesli öğretmenler olarak gittik, yazdık. Bizim aradığımız özgünlüktü ama yayınevinin aradığı, kurulun onaylayacağı içerik. Hiç takılmadan denetimden geçsin istiyor. Ben neden hep aynı eserleri okuduğumuzu şimdi daha iyi anlıyorum. Yenilik herkesi korkutuyor. Mesela harfleri öğretirken kullandığımız kitapta K kelebek, L limon, J jeton. Hangi çocuk bilir ki jetonu? Çocuklar da sıkılıyor. Bilim ve spor dergileri dikkatini çekiyor mesela ama biz onu sınıfa taşıyamıyoruz… 

Müfredata bağlı kalarak öğretmen kendi okuma parçasını seçebiliyor mu?
Seçebilir ve zenginleştirebilir. MEB tarafından çizilmiş bir çerçeve var ve bu çerçeve için hazırlanan kitaplar var. Hazır kitaplar var diye de kimse uğraşmıyor, en yazık ki öğretmeni yeniden plan yapmaya itecek motivasyon yok.  

PISA direktörü bir şey söylüyor, siz öğretmenler farklı bir şey söylüyorsunuz. Veliler başka şey söylüyor. Eğitim politikaları oluşturulurken bunlar dikkate alınıyor mu sizce? Bakanlık dinliyor mu?
Ben dinlediklerine eminim. İletişime geçiyor ve diyalog kuruyorlar ama bu yeterli değil, geri dönüş sağlamaları ve tüm paydaşlarla açık iletişim kurmaları gerekiyor. Bu yapılanmada en büyük eksiğimiz gelecek için üstüne plan yapılan çocukların bu planlama süreçlerinde olmamaları.  

Şu an pek çok veli sınav sistemi yüzünden, müfredat yüzünden, değişikliklere yetişememekten dolayı karamsar. Siz nasıl umutlu olabiliyorsunuz?
Gayet umutluyum. Ben bir sürü travma yaşadım okulda, belki siz de yaşadınız. Ne badireler atlattık. Dönüp baktığımızda ben iyi bir okulun müdürüyüm, siz saygın bir medya kurumunda çalışıyorsunuz. Bizim öğrenciliğimizde de eğitim sistemi harika değildi ama bir yerlere gelebiliyoruz. Bizim çocuklarımız da bir yerlere gelecek. Şimdi veliler de daha bilinçli. Üstelik eskiden olanaklar da azdı, az üniversite vardı, oralara girmek zordu, yarış çok büyüktü. şimdi her yer üniversite, özel okula gönderdiğiniz parayla mühendislik okuyabiliyor çocuklar. Şunu sorabilirsiniz: Varlıklı ailelerin çocukları mı daha iyi yerlere gelecek? Ne yazık ki burada ciddi bir tehlike var. Yoksul ailelerin çocuklarının daha nitelikli eğitim almaya ihtiyacı var. PISA direktörünün açıkladığı gibi; imkanları en kısıtlı kesimde en iyi öğretmenler olmalı.