Çizenbayan: Bloggerlık deli işi

Blog yazarlığı nam-ı diğer bloggerlık. Son yıllarda internet kullanan herkesin sözlüğüne üst sıradan giriş yaptı bu kelime. Moda, seyahat, yemek, kültür sanat… Pek çok alanda ünlü bir blogger var artık. Babaanneleri, dedeleri ne iş yaptıklarını anlamıyor, babaları zengin sanılıyor, kendi nesillerinden bir kesim "tek işleri gezip tozmak" diye eleştiriyor. Peki bloggerlar bu konuda ne düşünüyor? Bloggerlık bir meslek mi? Türkiye’de yapmak zor mu? CNN TÜRK muhabiri Elif Özgen, özellikle müzik, festivaller ve seyahat konusunda en çok okunan bloggerlardan birine; Çizenbayan’a, Elif Tanverdi’ye blog dünyasını sordu.



Çizenbayan’ın üzerime yapışacağını düşünmemiştim...

Nasıl doğdu Çizenbayan? Kaç yaşında şimdi?

- Üniversite son sınıftayken mimarlık okuyordum, kendi adım soyadımla Twitter'a girmiştim. Çok fazla çizim yapıyordum, geceleri sabahlamam gerekiyordu. Konuşacak kimse yoktu, ben de o aralar Twitter'a sardım. Ondan sonra da baktım insanların takma isimleri var, ben de ismimi değiştirdim. Sürekli çizim yapıyorum diye de Çizenbayan koydum. Hiç uzun vadede üzerime yapışacak bir şey olduğunu düşünmemiştim o zaman, laf olsun diye yaptığım bir şeydi. 2011 yılındaydı bu. 6 sene oluyor, ondan sonra da kaldı bu şekilde.

Sevgilimden ayrıldığımı bile paylaşıyorum

Bir bizim gördüğümüz Çizenbayan var. 151 bin takipçisi, paylaşım başına ortalama 1500 beğenisi, müzik sevdası, müzisyen bir sevgilisi, sosyal medya aktivasyonlarını çok yakından takip eden bir annesi var. Görmediğimiz ne var sende Elif? Bu kadar insanın sana ve fikirlerine bu kadar güvenmesini sağlayan?

- Görmediğiniz bir şey olduğunu düşünmüyorum. Sosyal medyada çok eleştirilen, Instagram’da ‘herkes mükemmel hayatlar yaşıyor’ görüşünün aksine, ben çok sıkıntılı olduğum dönemlerde bunu da paylaşıyorum. Sevgilimden ayrıldığımda dertleşiyorum, işlerle ilgili panikte hissettiğimde bile yansıtıyorum. ‘Hep geziyor, hiç yorulmuyor’ gibi bir durum benim blogumda söz konusu değil. Belki bir moda blogunda bu böyle olabilir. Ben gösterilmedik bir şey bırakmadığımı düşünmüyorum. Tabii ki hayatımın her anını paylaşmıyorum ama genel olarak yalan yanlış bir şeyler yansıttığımı düşünmüyorum.

Selfie hiç sevmiyorum

İsyan ettiğin anlar var mı, ‘paylaşmaktan ya da paylaşmayı planlamaktan yaşayamıyorum ben’ dediğin?

- Ben onun dengesini güzel kurduğumu düşünüyorum. Belki biraz tuhaf gelecek ama bu kadar sosyal medyayla haşır neşir olan bir insan olarak ben biraz tutucuyum, örneğin selfieden hiç hoşlanmam, selfie çubukları falan hoşuma gitmiyor. Snapchat’i de herkesten farklı kullanıyorum. İnsanlar suratına tutup bir şeyler anlatıyor, o bana çok garip geliyor.

Hayatımın sonuna kadar bloggerlık yapamam

Sen nasıl kullanıyorsun Snapchat’i?

- Artık Instagram’a 10 fotoğraf atılmıyor. Ben de hoşuma giden şeylerin fotoğrafını atmak için Snapchat’i kullanıyorum. Bir konsere gittim diyelim, işim gereği paylaşım yapmam gerekiyor, kısa bir izlenim yazmam gerekiyor. Bütün konser video çekmek yerine, kendime bir kural koydum. Nasıl sanatçılar basına ilk 3 şarkı için izin veriyor, ben de kendime öyle izin veriyorum. Işık uygunsa ilk şarkıda, uygun değilse ilk 3 şarkıda videomu, fotoğrafımı çekip eğlenmeme bakıyorum. Her yediğini içtiğini paylaşan biri değilim. Ama paylaşmaya değer bir şey varsa onu paylaşmayı seviyorum. Ama o yemeğin soğumasına yol açacak kadar çok fotoğrafını çekmiyorum. Çok güzel bir sunum varsa, gerçekten hoşuma gittiği için fotoğrafını çekmeyi seviyorum ama bunun için insanlara ‘dur, yeme’ falan demiyorum. Şöyle sıkıntıları oluyor: Bazen çok yoğun oluyorum, o zaman ‘bu kadar iş alma’ denilebilir. Ama bu da benim mesleğe dair –meslek denirse tabii- güvensizliğimle ilgili. Bu çok anlık bir şey aslında, ne zaman bunun geçeceğini bilmiyorum, her zaman blogger’lık yapamayacağım belki de. Hazır yapıyorken, ‘gencim, çok çalışayım’ diye düşünüyorum. Sadece bu yoğunluk yoruyor beni. Paylaşımla yaşama dengesini kurduğumu düşünüyorum. Bazı bloggerlar var, kendilerine bir liste yapmışlar, bir mekana girip fotoğraf çekip çıkıyorlar. Gitmeden yazan da var. Ben paylaşımlarımı deneyim üzerime kurduğum için oradan keyif almam gerekiyor. Yaşamamın önüne geçerse 9-5 bir işten farkı kalmaz.

Ayda en az 2 seyahatim var...

Blogunda seyahatlerini anlattığın ‘Gezenbayan’ adında bir bölüm de var. Gideceğin yerleri nasıl seçiyorsun, finansmanlarını nasıl sağlıyorsun?

- Gelen davetler olabiliyor. Çok gitmek istediğim bir yerse değerlendirebiliyorum. İlgimi çekmeyen bir şeyse sırf iş diye kabul etmiyorum. Zaten bu şekilde ayda en az 2 seyahat oluyor. Kendim ilgi duyduğum yerlere de uygun zamanlarımda finansmanlarını kendim sağlayarak gidiyorum. Bu da bir tür iş oluyor aslında. Ben bloguma içerik üretiyorum, bloguma yatırım yapıp oradan kazandığım parayla da yeni seyahatler yapabiliyorum.

Markaların bir blogger’da aradığı özellikler ne?

- Instagram’da benim çok takipçim yok. İlk açıldığında kimse yokken vardı ama şimdi ünlüler var, onların çok fazla takipçileri var. Ama ben iyi içerik ürettiğimi düşünüyorum. Markalar da bunu arıyor. Belirli bir kitle var benim hitap ettiğim. O kitle müzikle, seyahatle ilgileniyor. O yüzden benim hiçbir zaman 500 bin, 1 milyon takipçim olamayacak. Küçük bir kitlem olacak hep, ama tam olarak benim anlattıklarımla ilgilenen bir kitle olacak. Biraz da bir markanın kendisini nasıl biriyle biraraya getirmek istediğiyle ilgili. Festival, müzik tarzı olaylarda benim gibi yazan ve benim kadar insana ulaşabilen birileri yok belki.

Korkudan metroya binemiyorum

Yoğun seyahatlere nasıl dayanıyorsun?

- Bunun kesinlikle ilk cevabı çok seviyor olmam. Bu sevilmeyerek yapılabilecek bir şey değil. Geçenlerde bir arkadaşım söyledi, kendi arkadaşlarıyla bir yerlerde otururken biri ‘Çizenbayan da sürekli geziyor, ne var ki bunda?’ demiş. Asla öyle bir şey değil, gerçekten yorucu bir şey. Sadece uçmak bile insana fiziksel olarak yorgunluk veriyorken, bir de orada araştırmak, gezmek, bunları yazmak çalışma gerektiriyor. Ben çok çalışıyorum. Instagram’da attığım 2 fotoğrafın arkasında çok büyük bir çalışma var. Her zaman yapamasam da yediğime içtiğime dikkat etmeye çalışıyorum. Bu ara biraz dengesi kaydı. Düzenli olarak yoga yapan biriyim, onun da biraz dengesi kaydı. Benim psikolojimle ilgili bu biraz. Metroyla gidiyordum, şimdi metroya binmek istemiyorum bir korkudan ötürü. Düzenli yogaya gidiyor olmak insana kendini iyi hissettiriyor, onun dışında da vitamini doğal bir şekilde besinlerden almak. Voleybol oynadım, snowboard da yapıyorum fırsat buldukça.




Bavul hazırlamak kabus...

Bavul hazırlama desem?

-Hiç sevmiyorum bavul hazırlamayı. Kendim hazırlıyorum. Küçükken bir yere seyahate gideceğimde bir hafta önceden kabuslar görmeye başlardım ve kabusun ana teması şuydu: Gittiğim yerde orayı gezmemi sağlayacak en önemli şeyi unutmuşum. Örneğin kayağa gidilecekse ya gözlüğümü ya da botumun tekini unutmuşum, böylelikle bütün tatilim mahvoluyor. Böyle kabuslar görürdüm. Bir de eskiden çok büyük bavullar yapardım şimdi artık küçülttüm. Büyük bavul taşımak hem zaman hem de enerji kaybettiren bir şey, şimdi daha kompakt bavullar hazırlıyorum. Genelde son gece, sabaha karşı, havaalanına gitmeden birkaç saat önce… Bazen üst üste seyahatlerim oluyor. 3 bavul hazırlayıp 2’sini havaalanına emanete bırakıyorum. Bavul açması da ayrı dert, kabus yani benim için.

İstanbul'dan taşınmayı düşünmüyorum

Muhabirlikte vardır. Gittiğin haberden o kadar çok etkilenirsin ki, başka bir insan olarak geri dönersin. Bence gezginlikle de paralel bu anlamda. Sen her gittiğin seyahatten farklı bir Elif olarak mı geri dönüyorsun?

- Her seyahat olmasa da, pek çok seyahatten çok etkilenmiş olarak dönüyorum. Oturup yazınca da kalıcı oluyor benim için. Gerçekten ilham aldığım, başka biri olduğum seyahatlerim oluyor. En son Kanada çok güzel bir seyahat oldu benim için. RedBull Müzik Akademi için gittim. Müzisyenler için inanılmaz olanaklar yaratmışlar, onların konuşmaları için alanlar yaratmışlar. Oradaki katılımcıların müzik yapabilmeleri için, yaratıcılıklarını tetikleyecek her şeyi sunmuşlar resmen. Şehir çok hoşuma gitti bir yandan da. Eşitlikçi bir kabine var, onu hissediyorsunuz. Orada yaşayan bir Türk’le buluştum. Çocuk bana ‘ben uzun süredir kimseyle tartışmadım’ dedi. Burada iletişim kurmak zorunda olduğumuz neredeyse herkesle tartışıyoruz. Ya acelemiz var, ya da ‘nefret ediyorum bu ülkeden’ modumuz var. O yüzden bana Kanada’nın o hali iyi geldi. Seyahatlerimin beni ne kadar etkilediği orada tanıştığım insanlarla da ilgili. Mesela ben Paris’i çok sevmezdim, en son gittiğimde çok tatlı insanlarla tanıştım, Paris benim için yeni bir Paris oluverdi.

Çok seyahat ediyorsun. Peki hiç ‘ben şu an Türkiye’de olmak istiyorum’ dediğin olmuyor mu?

- Tabii ki oluyor. Uzun bir iş için Karayipler’e gitmiştim, çok yakın 2 arkadaşım evlenme kararı aldı, o gün yanlarında olamadım, kuzenimin düğününe gidemedim. Ama yurt dışında yaşayan bir insana göre daha rahatım. İstanbul’da patlamalar olduğunda yurt dışındaydım, annem için erkek arkadaşım için endişelenmiştim. Ama hep İstanbul’da olmak zorunda kalsaydım benim için daha zor olurdu. Böyle bir nefes alıp gelebiliyorum. Arada bir İstanbul’dan uzaklaşmak ama tamamen taşınmayı düşünmüyorum şu an. Avrupa’da zaten çok yaratıcı insanlar var ama burada kendini belli konularda geliştirmiş insanlar bende daha çok saygı uyandırıyor. Bir mücadele sonucu buralara gelmiş olmalar daha kıymetli.



Bloggerlık 2 sene sonra tarih olabilir...
Blogger mecralarında Twitter, Facebook, Instagram zaten bilinen mecralar. Şimdi yeni mecralar görüyoruz, Youtube gibi. Sen de başladın. Youtube’da hedeflerin neler ve hep bloggerlık yapmak istiyor musun?

- Hep bloggerlık yapmak isteyip istemediğimi bilmiyorum. Uykusuz’da bir karikatür vardı. Benim 80 yaşındaki halimi çizmiş, ‘blogger emeklisi’ diye. Tekerlekli sandalyede bir adam var, ben O’na huzurevi önermişim. İşin karikatürize kısmı bu. Gerçekten böyle bir meslek kaç yaşına kadar yapılır bilmiyorum. Bir yandan yaş ilerledikçe ilgi alanlarım değişecek, tempom azalabilir… Anne bloggerlar var yemek var teknoloji var. Dönüşebilir. Blog son yıllarda popüler olmuş bir şey, 2 sene sonra kimse yüzüne bakmıyor da olabilir. ‘Sonsuza kadar bu işi yapmak istiyorum’ diyemem. Hiçbir zaman 2 sene sonra ne yapacağımı biliyor olmak istemedim, hayatın sürprizlerine hep açık olmak istedim. Buradan edindiğim tecrübelerle başka bir şey yapıyor olurum diye düşünüyorum. İşyerindeki hiyerarşi, bir şeyler yapmaya zorlayan çalışma saatleri hoşuma gitmiyor. İlgi duyduğum şeyler hakkında çalışmayı seviyorum. Müzik mesela. Şimdi DJ’lik yapmaya da çalışıyorum, kursa da gitmiştim, şimdi erkek arkadaşıma da çalışıyoruz, buna zaman ve emek harcıyoruz. Yoga eğitmenliği de olabilir. Altın bilezik denir ya bunlara, o tarz altın bileziklerim var benim de. İspanyolca, Almanca, İngilizce çeviri yapıyordum üniversitede, bu tarz çalışmalara yatırım yapıyorum. Her ay maaşının yatacağını bilmek iyi bir şey, ama ben ‘Bir yere gitmek istiyorum’ dediğimde oraya gidebilmek istiyorum. O yüzden her ay maaş olayını tercih etmiyorum. Ama bir yandan da ‘Bundan sonra ne yaparım?’ diye düşünmeye başladım. Bana çok söylüyorlar, ‘Neden seyahat videosu çekmiyorsun? diye. Ama ben bu selfie olayından hoşlanmadığım için kendimi çekmeyi de sevmiyorum. Biri benimle gezsin, ben bir şey anlatacaksam O’na anlatayım istiyorum. Ben yapamıyorum ama yapana saygı duyuyorum. Benimki sahne korkusu gibi bir şey belki. Youtube’da ‘Elif bu mecra önemli olacak sen de burada bulunmalısın’ diyorlar. Benim ilgi alanıma giren konuları Youtube’da üreten yok Türkiye’de. Ne yapabiliriz diye ufak ufak başladık. Ben video izleyen değil yazı okuyan bir insanım. O yüzden Youtube benim için yabancı topraklar ama öğrenmek istiyorum. Çünkü benim misyonum şu: Bize her gün ana akım medyada gösterilenlere alternatif şeyler de var. Bunları göstermek, yüceltmek de istiyorum. Bir gün trend o yönde gittiği için bunu Instagram ya da Facebook’ta değil, Youtube’da yapmam gerekecekse, oradan yapmaya da devam etmek istiyorum açıkçası. Ama benim rahat hissettiğim yazı yazmak ve fotoğraf çekmek. O yüzden videolarımı bir ajans çekiyor benim için, ben içeriği sağlıyorum. Onlar da benim anlamadığım kısmını, Youtube’un matematiğini bilen insanlar olarak hallediyorlar.
‘Babası zengin’ diyorlar, değil!

Blogunda İngilizce bir bölüm de var. Bu yurtdışında tanıştığın yabancı insanlarla iletişimde kalmak için başlatılmış bir bölüm mü? Yoksa ‘bir gün bu işi Türkiye’de yapamazsam’ diye yedekte tuttuğun bir B planı mı?

- 2 yıl önce başladım, ‘yazdıklarım İngilizce de olsa ne güzel olur’ dedim. Ama şu an imkansız. Ben şu an Türkçe yazılarıma bile zor yetişiyorum. Keşke yapabilsem… Belki O’na yatırım yapsam belki geri dönüşünü alırım. Ama ben o konulara hiç profesyonel yaklaşmıyorum, hep içimden geldiği gibi yazıyorum. Halbuki biraz profesyonel yaklaşsam meyvelerini toplarım. Çok seyahat ettiğim için yurtdışında çok insanla tanışıyorum. Bana ne iş yapıyorsun diye soruyorlar, söylüyordum. Ama okuyabilecekleri bir şey yoktu. Seyahat kısmını biraz İngilizce’ye çevirmiştim ama kaldı öyle.

Reklam konusunun dengesi nasıl peki? Instagram’da reklam içeren paylaşımlar yaptığın zaman tepki alıyor musun?

- Madalyonun iki yüzü var. Bana en çok söylenenlerden biri ‘Kız sürekli geziyor, ne yapıyor ki? Zengin mi? Babası mı zengin? Annesi mi zengin diye soran hiç yok mesela. Sanki hep babalar zengin olmak durumunda. Bir yandan hiçbir şey yapmadan gezebilen biri durumuna sinir oluyorlar. Bir yandan da bunu işi haline getirmiş, profesyonelce markalarla çalışıp içerik üreten, hiçbir zaman gizli gizli reklam yapmaya çalışmayan birini görenler de var. Bu sefer de ‘’Reklam yapıyor’ diyorlar. Çok ciddiye almamaya çalışıyorum. Bir sürü markayla çalışıyorum.

Reklam almama sinir olanlar var...

Öncesinde reklamını yaptığın markanın ürününü deniyor musun mutlaka?

- Zaten beğenmediğim bir markayla asla çalışmıyorum. Ben o markayla kendimi yan yana görebiliyor muyum, örtüşebiliyor muyum buna bakıyorum. Çok fazla olduğunda insanlar rahatsız oluyor ama onun dengesini kırmaya çalışıyorum ben. Buna sinir olan da var, üretmek istediğim diğer içerikler için (şehir rehberleri hazırlamak vs) gerekli olan bütçeyi bu reklamlardan çıkardığımı gören de var. Ben reklamlardan kazandığımı yine blog için, farklı konularda içerik üretmek için harcıyorum.

İyi kazanıyorum

İyi kazanıyor musun?

- İyi.

Bu işi bir süre sonra yapamayabilirim diyorsun, bunun önlemini alabilecek kadar iyi kazanıyor musun?

-Evet.

Herkes blogger olabilir

Herkes blogger olabilir mi?

- Anlatacak bir şeyi olan herkes blogger olabilir. Blog günlük yazmak demek zaten. Belli bir okunma sayısına ulaşan blog yazınca blogger olmuyorsunuz bence. Bir şekilde hayatının bloğunu tutan herkes blogger bence. Şu an günümüzde Instagram, Snapchat kullanan herkes blogger bence.

Bloggerlık deli işi

Ekrandaki insanlardan çok duyuyoruz. Tükenmişlik sendromu diye bir şey var. Bloggerlar da tükenir mi?

- Tükenir tabii. Geçen sene bir tane Avustralyalı kız ‘kapıyorum ben bütün hesaplarımı’ diye isyan etti. Sürekli mutsuz olduğunda mutluymuş gibi yapmaktan yorulmuştu. Benim de çok yorulduğum zamanlar oluyor. Yazılan çizilen bazı şeyleri çok kişisel alabiliyorsunuz bazen. Bazen benim de isyan ettiğim durumlar oluyor. Ama bir adım geri çıkıp hayatıma baktığımda ‘Güzel bir işim var, bu da onun kötü yanı’ diyip yatıştırıyorum kendimi. İş için seyahate gittiğimde ‘iyi tatiller’ diyorlar. Güzel deneyimler sunuluyor bana, bazıları tatil gibi. Ama o tatilin dönüşünde o tatili anlatmak zorunda oluyorum. Asla şikayet değil bu, ama işimin görünmeyen kısmı. Deli işi aslında biraz. Oradan çık, oraya git.. Eve gidemeden bavulunu havaalanında değiştirip uç, saat dilimleri değişiyor, iklimler değişiyor. Bunlar sevilmeden yapılacak şeyler değil.

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ photo.Metadata.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
LG
MD
SM
XS