Türkiye'nin ilk anarşist kızı: Aysel Gürel

7 Şubat 1929 tarihinde, aynı zamanda Sezen Aksu’nun da doğum yeri olan, Denizli Sarayköy’de doğdu. Çocukluğunun ilk yılları Denizli’de geçti. Babası hâkim Ali Rıza bey, annesi ebe Kamile Kezban hanımdır. Daha sonra annesinden “Annem Türkiye’nin ilk Kadınlar Birliği üyesi, çarşafı ilk atanlardan” diye söz edecektir. Sekiz yaşındayken aile Çorum’a taşınır. Daha o günlerde ‘Deli Aysel’e çıkmıştır adı. ‘Deli Kamile’nin kızı deli Aysel’ diye bahseder komşuları. Babası oyalansın diye bir kuzu alır. İlk şarkısını ‘Mido’ adını verdiği bu kuzuya yazacaktır. (Süleyman Çeliker - Gazete Duvar)



Trabzon’dan Sivastopol’a yüzmek!
Bir süre sonra Trabzon’a çıkar babasının tayini. Çocukluğu dört katlı bir Rum konağında geçer. Ailenin en küçüğüdür. Her zaman övgüyle bahsettiği İhsan adlı bir ağabeyi ve Ahsen adlı bir ablası vardır.

Aysel Gürel’in kişiliğine damga vuran olaylar da bu dönemde, Trabzon’da yaşanır. Mahalle baskısından bunalan genç kızların geceleri ay ışığı altında el ele tutuşarak elbiseleriyle denize girdikleri ve sonra bir anafora kapılıp birlikte can verdikleri, ertesi gün bir namaz vaktinde musalla taşlarına yan yana dizildikleri Trabzon’da…

Yüzmeyi çok sevdiğini anlatır hep. Ama o Trabzonlu kızlardan farklı olarak gündüz vakti ve mayoyla girmektedir denize. Trabzon’dan Sivastopol’a yüzmek istediği için 8 kez boğulma tehlikesi geçirmiştir:
“Ben yüzücüyüm. Karadeniz’de büyüdüm. Karadeniz, bir adım attıktan sonra üç insan boyu olur. Sekiz kere boğuldum, suni teneffüsle hayata döndürdüler. Ağzımdan kanlı köpükler, kumlar gelerek… Karadeniz’de lamboz dediğimiz anaforlar var. Çoğu arkadaşım daha on dört, on beş yaşlarındayken o şekilde boğuldu. O nedenle sabahları vurgun yemiş gibi uyanırdım. ‘Gitti Kebire gittii, Semiha gittii’ çığlıklarıyla, tahta teneşirlerin üzerinde upuzun saçları arkadan sarkmış yıkanırken seyrettim bir çok arkadaşımı. Hepsi bakire olarak, öylece gittiler.”

Daha sonra bir çok şarkısında geçen ‘vurgun’ kelimesinin o günlerden kaldığını anlatacaktır
Mahalle kitaplarda anlatılanlara benzemez
Klasik, müzik dinleyen, cumhuriyet balolarına giden modern bir ailede büyümüştür. Ama taşra boğucudur: “Muazzam bir kütüphanede emeklemeye başladım ben. Ancak kitaplarda anlatılan şeylerle, mahallede anlatılanların birbirine benzemediğini gördüm.” Ünzile odur işte. Köyün son çitine gitmeye korkar, çünkü dünyanın orada bittiğine inanır.”

Bu yüzden erken yaşta deli olmaya karar verir:
“33.000 nüfuslu bir vilayette büyüdük. Çocukluk yıllarında bulunduğum yerde kocakarı kültürü vardı. Bütün şehri sarar bu kültür. Yeni yetişen genç kızlar ve erkekler hakkında türlü hikayeler uydurulur. Fotoğrafçının kızı hastaneye kaldırılır, apandisti alınır. O kocakarı kültürü destan yazar. Kız hamile kalmış, aldırmış. Ben çok okuduğum için bundan nasıl kurtulurum diye düşündüm. Deli rolü yaparsam kurtulurum dedim.”
Kuyruklu piyano var ama ekmek yok
Hali vakti yerinde bir ailenin kızıdır aslında, “Zengin bir ailenin el bebek gül bebek, şımarık bir piçi olarak büyüdüm” diyecektir yıllar sonra. Ama ailesinden kalanları satıp satıp yemiştir. Müjde Ar şunları anlatıyor:
“Biz çocukken babadan kalma Rum evleri varmış, onları satıp satıp yerdi. Ev satıldığı vakit gider kuyruklu piyano alırdı ama evde kimse piyano çalmayı bilmezdi. Sonra tabii açlık başlardı. Bir defasında çok parasız kaldık, su saatine giden kurşun boruları sattı.”
Babasından kalan 3 aylık emekli maaşı ile geçinmeleri zordur. Mehtap Ar ise o günlerden “Karagümrük’te, demir ve torna atölyeleri arasında bir yerde otururduk. Paslı çivi ve çelik parçalarını toplayıp eskicilere satardık. Resmen açtık…” diye bahsediyor.
Yemek vakti misafirliğe
‘Bakkal Adil’in biriken borç nedeniyle veresiyeyi kestiği dönemlerde ise daha da zor günler başlar. Ama o bunun da bir çaresini bulmuştur. Mehtap Ar bu çareyi şöyle anlatıyor:
Yemek zamanı komşulara misafirliğe gitmek… Komşularımız ‘Buyurun sofraya’ dedikleri zaman ‘Biz tokuz’ derdi annem. Tabaklara bakardık melül melül. Annem sıkı sıkı tembihlerdi hemen masaya koşmayalım diye. Ancak üçüncü tekliften sonra ‘Madem ısrar ediyorsunuz’ dediği zaman gözlerinden ‘fırlayın’ mesajını alırdık.”

Ama onun bir şikayeti yoktur. Ne iş olsa yapar: “İş seçmedim, dublaj var dediler oraya gittim, radyofonik temsiller dediler oraya koştum. Tiyatro dediler tiyatroya gittim, film var dediler oraya gittim.”

Sonradan çok pişman olacaktır ama iki kızını dayakla terbiye etmeye çalıştığı yıllardır o yıllar . “Ben uyurdum baygın, üstümden basarak geçerlerdi. Kalkardım döverdim, tekrar bayılır uyurdum. İşkence filmi gibi bir yaşamdı” diye anlatacaktır o günleri.
‘Kaçmak anlamsız nasıl olsa dayağı yiyeceğiz’
Mehtap Ar ise şunları söylüyor: “Odun sobalı tek göz bir evde oturuyoruz. Dayak lafını duyunca kaçmaya çalışırdık ama nereye kaçıyorduk? Yatağın altına…. Sonra anladık ki kaçmanın bir anlamı yok, nasılsa dayağı yiyeceğiz, öylece durup beklerdik.”
Bütün bu dönemler boyunca, ne işle uğraşırsa uğraşsın, şiir yazmayı hiç bırakmadı. İki şiir kitabı yayınladı.

70’li yıllarda Türk popunun yükselişe geçmesiyle birlikte şiirleri bestelenmeye başladı. Güzin ile Baha’nın seslendirdiği Deli Balım (1973) ve Yörük Yaylası (1974) büyük ilgi topladı. 1977’deki Ateş Böceğim ise yıllarca dilden dile dolaştı.

80’li yıllardan itibaren Türk pop müziğine rengini veren isimdi. Üç kuşak boyunca pop müzik şarkıcıları onun sözleriyle çıktı sahneye. 20 binden fazla şarkı sözü yazdığı rivayet edilir.

90’lı yıllardan itibarense sadece şarkı sözleri değil giyimi, perukları, gözlükleri ve açıklamalarıyla bir fenomene dönüştü.
40 yaşından sonra kıyafet devrimine girişti
Bu tarza 60’lı yıllarda 40 yaşını geçtikten sonra karar vermişti. Müjde Ar anlatıyor:
Annem 40’ından sonra dudaklarını simsiyah, saçlarını mosmor, kaşlarını kırmızı boyamaya başlayınca, Ertem Eğilmez, bir ruh doktoruna götürmemizi tavsiye etti. Götürdük, doktor Aysel’den deli. Teşhisi koydu; anneniz bir deha!”

Taşranın deli kızı, ülkenin deli kadını olmuştur. Söylediği her söz, yaptığı her şeyle bir tabu yıkan olarak yaşadı 79 yaşına kadar:
“Ben birey değilim. Ben kalabalık bir nesneyim. Ben tek başıma radyoyum, televizyonum, konserim, orkestrayım, her şeyim. Türkiye’nin ilk anarşist kızıyım ben. İlk çiçek kızıyım. İlk hippisiyim. Ben Amazon kadınıyım. Türkiye de kadının bilinçaltıyım.”

Evet temel bir nedeni vardır bütün bu yaptıklarının. Mehtap Ar “Yahu anne, nedir bu kostüm, bu peruk, gecelikle dolaşmalar?’ diye sorunca şu yanıtı verir:
“Bunlar topluma lafımı dinletme kostümüm. Normal döpiyesli, entel gözlüklü, ensede topuzla laflarımı söyleseydim, bir sürü insan içinde kaynar giderdim. Bu şekilde topluma lafımı dinlettim. Şarkılarım insanlara ulaştı.”
‘Naziler’in Polonya’ya girdiği gibi…’
O kadar aşk şiiri yazmış olsa da aşka inanmadığını söyler, “İnsan bir patatese bile aşık olabilir” derdi. Cinsellik, özellikle kadın cinselliği konusunda da sözünü sakınmadı hiç:
“Kadına kulaktan girilir, aşağıdan değil. Çiftleşme çok özel ve güzel bir olaydır. Ama günümüzde bu büyü, bu estetik yok ki. Bir insanın bir diğer insanın vücuduna hoyratça girmesini Naziler’in Polonya’ya girmesi gibi görüyorum. Haksızlık.”

Ayrıca çok iyi bir ev sahibidir! Evde sadece yatak odası, banyo ve mutfağı kullandığını söyler. ‘İyi ev sahibi olmanın’ sırrını da çözmüştür: Kimseyi kapıdan içeri sokmamak.

Asla yemek yapmadığını da anlatır: “Evime hiç tencere sokmadım. Sabaha karşı üçte kahvaltı ediyorum. Ben asla yemek yapmam. Simit yerim, peynir, azıcık reçel… İşte o kadar.”
‘Korku insanı cüceleştirir’
Akla gelmeyecek hassasiyetleri vardır. Tıraş bıçaklarını çöpe atmadan önce kağıtlara sarıyordu. ‘Niye?’ sorusuna verdiği yanıt ise şöyle: “Eğer bir gariban çöpleri karıştırırsa eli kanamasın.”

Korku bilmez bir kadın olduğunu söylüyor tüm tanıyanları. Geceleri mezarlıklarda dolaştığını anlatanlar var. “Korku insanı cüceleştirir” diye öğüt verirdi kızlarına.


Kendisinin Türk kadınının bilinçaltı olduğunu söylerdi bir de. Kızı Mehtap Ar, annesinin tek vasiyetinin Türk kadınlarına olduğunu anlatır:
“Annemin vasiyeti şuydu: Tüm kadınlara söyle; bilsinler ki ben 80 yaşıma kadar çalıştım ve dimdik ayaktayım. Çalışmak ve ayakta kalmak güç ama ben başardım. Tüm kadınlar da başarabilir.”

Yaşadığı gibi hızlı bir şekilde ayrıldı aramızdan. 2007 yılının sonlarında akciğer kanserine yakalandı. Yaklaşık 2 ay sonra da 17 Şubat 2008’de hayata veda etti.
Hayatı ‘söz’ olarak yaşadı
10 / 10
Türkiye'nin ilk anarşist kızı: Aysel Gürel
Çok sayıda tiyatro oyunu sergiledi. 20’den fazla filmde oynadı ama onları şimdi kimse hatırlamıyor. Yazdığı şarkı sözleri ise Türkiye’de hemen her kesimden insanın yüreğine dokundu. Hayatını ‘söz’ olarak yaşadı. Torununa bile ‘Söz’ adını verdi.

Peki Aysel Gürel kimdir?

70’lerde ‘Gençlik Başımda Duman’la yaşayamadıkları gençlik günleri uzakta kalanları ağlatandır. 80’lerde devrimciler için Erdal Eren’in ‘Son Bakış’ına ağıt yakandır. 90’larda dünyayı tanıyan bir kuşak için ‘Abone’yle yürekleri hoplatandır. Yerinden yurdundan edilenler için, Sürü’nün müziğine Sürgün’ün sözlerini yazandır. Anadolu’nun küçük köylerinde, kasabalarında bir çitin ardında sıkışan ergen kızlar için Ünzile’dir. Umutsuz aşkını bekleyenler için sıcak bir sobanın üzerindeki mavi çaydanlıktır. Sözleriyle isyan eden, ne kavgası ne sevdası biten bir kadındır.

Aysel Gürel ‘söz’dür…
{$ nextTitle $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS