Seray Şahiner'e Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü

Seray Şahiner'e Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü

Geçtğimiz günlerde Afife Jale Tiytaro ödülleri dağıtıldı. Ödül Antabus oyunuyla Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu Nihal Yalçın olurken; Antabus kitabının yazarı Seray Şahiner de Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü’nün sahibi oldu.

Gelin Başı, Hanımların Dikkatine, Antabus ve son kitabı Reklamı Atla ile adını duyuran genç öykücü Seray Şahiner kadınların sorunlarını, şiddeti öykülerine taşıyor. Antabus’ta da şiddet gören Leyla’nın hikayesini Nihal Yalçın tek kişilik oyunuyla sahneye taşırken hem okuyucu hem de seyirci alışık olduğumuz bu şiddet sarmalıyla bir kez daha yüzleşiyor.

“Antabus’un sırrı sıradanlığı. Konu: Şiddet gören biri. Bu alışmışlık halimizi sorgulamaya çalıştığım bir metindi. Yoksa, kitabı okuyan da ilk sayfayı konuyu bilerek açıyor, oyunu izleyen de konuyu bilerek seyirci koltuğuna oturuyor” diyen Seray Şahiner’le İnsan Haber'den Gülşen İşeri, Antabus’u ve Afife Jale Ödülü’nü konuştu.

Gülşen İşeri'nin Seray Şahiner'le söyleşisi şöyle:

-İlk olarak “Antabus”la başlarsak tiyatroya uyarlandı ve hatrı sayılır bir seyirci kitlesine ulaştı. Ardından da Afife Jale Tiyatro Ödüllerinde “Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü" ne layık görüldünüz... Böyle anlamlı bir ödülü almak neler hissettirdi?

Cesur ve sesini duyurmak için mücadele etmiş bir kadının adına verilen bu ödülü almaktan mutluluk duydum. Bilhassa başka bir düzlemde de olsa mücadele verip sesini duyurmak isteyen bir kadını anlattığım bir hikayenin bu ödüle layık görülmüş olması benim için çok anlamlıydı. Jüri, kadına yönelik şiddete dair bir oyuna ödül vererek, konuya bir kez daha işaret etti. Antabus, taciz, tecavüz, ev içi şiddet, kadın cinayetleri meselesinde körüklenen sessizliğe sessiz kalmamak için yola çıkılmış bir metindi. Bugün kadına yönelik şiddetten bahseden bir oyunun ödüllendirildiğini görmek umut verici. Kadınlara uygulanan şiddetin caydırıcı biçimde cezalandırıldığını göreceğimiz günlerin de bir an önce gelmesini umuyorum.

-Genç bir öykü yazarlığından tiyatroya uzanan bir hikaye sizinki... Antabus çok konuşuldu, sahnelendiği günden bu yana da salonlar dolu geçiyor. Antabus’un sırrı ne desem?

Antabus’un sırrı sıradanlığı. Konu: Şiddet gören biri. Bu alışmışlık halimizi sorgulamaya çalıştığım bir metindi. Yoksa, kitabı okuyan da ilk sayfayı konuyu bilerek açıyor, oyunu izleyen de konuyu bilerek seyirci koltuğuna oturuyor. Antabus’ta, kitapta sayfayı çevirmemeye, oyunda seyirci kalmamaya davet ettik. Benim sıradanlığına toz kondurmadan yazmaya inat ettiğim metni, Nihal Yalçın da o sıradanlığa halel getirmeden oynadı. Tiyatronun doğası gereği mevzu sahnede geçse de Nihal en ufak bir şov yapmadan Antabus’un Leyla’sını canlandırdı. Hayatta kalma mücadelesi veren bir kadına canından can kattı.

-Bu ilk ödülünüz değil, Yunus Nadi Öykü Ödülü de aldınız. Bir kadın yazar olarak kadınların hikayellerine dokunmayı tercih etmenizin nedeni nedir?

Kadını yazarak erkeği de anlatıyorum aslında. Ama erkekleri erkeklerin ağzından yazmıyorum. Kadın ağzından yakılmış türküler, erkek ağzından yakılmış türküler diye bir ayrım vardır. Önceden kadın ağzından yakılmış türküleri de erkekler söylermiş. Şimdi ses veriyoruz. İlk öykülerimde kadın karakter ağzından yazayım diye bilinçli bir kararım yoktu aslında, dert zuhur edip içgüdü oluyor, sonradan siyasi bilince dönüşüyor.

-Genç bir kadın yazar olarak Türkiye’deki kadın sorunlarına, kadınlar üzerindeki baskılara öykülerle yer veriyorsunuz... Hala siz de “kadının adı yok” diyor musunuz?

Adımız, kahkahamız, o saatte sokakta olma hakkımız, doğurma ve doğurmama kararımız, her şeyimiz gasp edilmeye çalışılıyor. Bizi kendi olma halimizden ve hakkımızdan sıyırıp, kendilerince tanımlamak, adlandırmak istiyorlar. Kendi adımız için mücadele ettiğimiz kadar onların adlandırmasına boyun eğmemek için de direniyoruz.

-Gelin Başı, Hanımların Dikkatine, Antabus, Reklamı Atla gibi kitaplarla adınızdan söz ettirdiniz, tiyatro yazarlığı dalında ödül alıyorsunuz; öykücülükten tiyatro serüvenine geçiş sizi nasıl etkiliyor?

Kitap çıktıktan sonra, insanların okurken ne hissettiğini ne düşündüğünü görme imkanın yok. Ama tiyatroda metnin temasını birebir olarak görmek şansın var ve bu çok heyecan verici. Ayrıca şöyle bir faydası oldu; ilk metinlerim sahnelenene kadar ben gayet ciddiyetle dram ağırlıklı metinler yazdığımı zannediyordum. Tiyatroda izlerken fark ettim ki, benim dram olarak yazdığım şeyi insanlar mizahi buluyor ve gülüyor.Metnin meselesiyle asıl ilişki de o gülerkenki yabancılaşma anında kuruluyor. Bunu fark etmem,acıdaki mizaha daha iyi bakmamı sağladı, sonraki metinlerimde mizahı bir temas aracı olarak kullanmama neden oldu. Genelde bir dert anlatmak için yazıya oturuyorum. Tiyatro vesilesiyle meseleye daha çok insanla kafa yormuş oluyoruz.

-Türkiye’de bir yazar olarak karşılaştığınız zorluklar neler?

Çok sert bir dönemden geçiyoruz. Yazmayı geçtim, derdini bir biçimde dillendiren herkesin, sansürlenme, yargılanma riski var. Gazetecilerin haber yapabilmesinin haber değeri var artık. Gerçi bu sadece bu döneme ait bir sıkıntı değil, ifade özgürlüğüne müdahale bir gelenek haline gelmiş. Hani yazarların yaşadığı yazdığı evleri müze yapıyorlar ya, eksiksiz uygulansa edebiyat tarihimize göre bütün hapishanelerin müzeye çevrilmesi gerekiyor.

-Son kitabınız Reklamı Atla kapitalizme bir gönderme mi?

Reklamı Atla’da muktedirlerin, kapitalistlerin, her türlü ürün, reklam ve söylem yerleştirme yöntemiyle hayatımızı kendi tema parklarına dönüştürmek istemelerine dair yazılar var. Hayatımıza ürün yerleştirmek istiyorlar ama bunu bizim yerleşik hayatımıza kast ederek yapıyorlar. Misal, ‘şehrin merkezinde siteler’ reklamları dönüyor. Bir bakıyoruz, reklamını yaptıkları yeni evler bizim mahallemizde. Yani, bize bizi sürme planlarının reklamını izlettiriyorlar. Kart geçirmekle post makinelerinin aşınmayacağı devasa alışveriş merkezleri yapıyorlar. Daha önce bilet kuyruğuna girdiğimiz sinemaların yerine. Bizi evimizden, çıktığımız sokaklardan, film tiyatro izlerken daldığımız hayallerden uzaklaştırmak istiyorlar.

Reklamı Atla’daki yazılar aslında bizim kuşağın büyüme evreleri gibi de düşünülebilir. İçinde Özal’la Çiller’le gıyabi anılarımız da var; dedelerimizden kalma, Adnan Mendres gölgesi de… Siyasetin ev içlerine, sofralara, sokağa, duvarlara yansıması üzerinden ilerleyen bir kitap oldu. Siyasetçilerin ve medya dilinin hayatımızı, nasıl etkilediğini, bizi nasıl gereksiz bir hızda büyüttüğünü anlatmaya çalıştım. Yazıları seçerken, ilerde de eskimemiş bir güncellik taşıyacak olanları kitaba almaya özen gösterdik.

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ photo.Metadata.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
LG
MD
SM
XS