Soruları gibi cevapları da aykırıymış!

Soruları gibi cevapları da aykırıymış!

“Aykırı Soruları” ile her akşam Türkiye’yi ekran başına kilitleyen, sorduğu cesur soruları ile kiminin tepkisini çeken kiminin de takdirini kazanan Enver Aysever, Medyaradar röportajcısı Alev Gürsoy Cimin’e konuştu.

Hep aykırı soruları o soracak değil ya bu kez ben sordum o yanıtladı; tam bir edebiyat adamı, okumayı çok sevmeyen bir toplumda böyle insanlara daha çok gerek olduğunu karşımda şiir okuyacak kadar içten anlatan Enver Aysever ile daha da çok düşündüm. Çok samimi, konuşurken insanların gözlerinin içine bakıyor. İyi bir elektriği var. Her on kelimesinden birinde ya roman ya edebiyat geçiyor mutlaka. “Böyle insanlar çok kaldı mı” diye düşünmeden edemedim. Her akşam evlerimizde konuk ediyoruz aslında onu, CNN TÜRK’teki “Aykırı Soruları” takdire şayan. Ama bu kez ona soru sorma hakkını vermedim, sadece yanıtladı. Programına çok az bir süre vardı gittiğimde; o telaş arasına beni bile sıkıştırabilecek kadar vakti doğru kullanıyor. Siyasetten, Nagehan Alçı’ya kadar birçok konu vardı ajandamızda... En çok dikkatimi çeken ise şu oldu; Enver Aysever “gazeteci” olduğunu kabul etmiyor!


Enver Bey; Türkiye’nin son dönemlerinde en çok konuşulan isimlerinden birisiniz. Aykırı isim misiniz; bilmiyorum ama sorularınız aykırı; önce buralara geliş öykünüzü kısaca bir dinlesem sizden…


- Ben hayatta en çok romancı olmayı istedim. Çok şükür romanlarım yayınlanıyor. İlk romanımla da Yunus Nadi Roman Ödülü’nü aldım. Hayatımda gurur duyduğum bir olay oldu bu. Çok uzun yıllar tiyatro yaptım. Türkiye’de tiyatro ve edebiyatın aslında televizyonda çok anlamlı olduğunu da televizyonculuk hayatımda gördüm. 80 bölümlük bir “Dört Bir Taraf” programı ardından ise CNN TÜRK’de yayımlanan “Aykırı Sorular” benim için çok keyifli oldu, aslında Aykırı Sorular son 7 yıldır olan bir programdı ama bu biçimiyle ilk kez CNN’de oldu…


“TÜRKİYE’NİN AYKIRILIĞA İHTİYACI VARMIŞ”


Aykırı Sorular’a tekrar CNN’de başlama hikâyeniz nasıl oldu?


- Yazın CNNTÜRK’ ÜN Genel Yayın Yönetmeni Barış Tunay, “Senin programcılığını ben biliyorum” deyince Aykırı Sorulara karar verdik. Aykırı Sorular eşittir Enver Aysever algısı zaten vardı. Ben Türkiye’de herkese soru sormak gerektiğini düşünüyorum. Sloganım şu: Hayata karşı çok iyi cevaplarım var mı bunu bilmiyorum; düşünüyorum ama hayata karşı çok iyi sorularımın olduğunu biliyorum. İnsanın önce kendisine soruları olacak. Barış’ın vesile olması ile Aykırı Sorular başladı ve anlaşılan o ki Türkiye’nin hem aykırılığa hem de soru sormaya ihtiyacı varmış.


Birçok isim örnek gösteriyor sizi. Nerden nereye desem?

- Ben popüler kültürün bir parçası olmayı istemem ama dinleyip konuşmak ve konuşulmak önemli. Çünkü ben Türkiye’nin önemli bulduğum meselelerini soru haline getiriyorum. Bu eğer başarıysa bundan çok mutlu olurum. Ama televizyonculuk suya yazı yazmaktır; bir gün varsın belki öteki günün yok! Sadece o gün var.


Aykırı Sorular size ne kattı peki?


- En büyük katkısı ne oldu biliyor musunuz? İnsanların gözlerinin içine bakarak onları tanıma olanağı. Tanıma arzunuz varsa tanıma şansınız da oluyor.


Size göre aykırı mı Enver Aysever?


- Yooo hiç değilim. Ben çok sade bir hayat yaşıyorum. Ev hayatını çok seviyorum. Arkadaşlarım çok sınırlı. Çok kitap okuyorum. Sürekli yazarım. Kendimce meyhaneye gitmeyi severim.


Aykırılık size göre nasıl bir şey?


- Aykırılık dediğimiz şey ne mi? Bence şundan daha aykırı bir şey yok; bir insanın bir kitap yazmaya niyetlenmesi mesela. Ben yazarlıktan bir gazeteciyi değil, edebiyatı, romancıyı anlarım. Sen hayata kafa tutmak, Tanrıya kafa tutmak adına yola çıkıyorsun. “Ben de yaratırım” diyorsun. Bundan daha büyük bir aykırılık yok, bu zırdelilik. Ona bakarsan böyle bir cesaretim var, böyle de bir aykırılığım var.


“SAHİCİ SORULAR AYKIRI SORU HALİNE GELDİYSE ÇOK ACI”


Peki, konuklarınıza yönelttiğiniz o sorular hakikaten aykırı mı?


- Ben sahici sorular soruyorum. Sahici sorular Türkiye’de aykırı olmaya başladıysa bu çok acı ve üzücü. Türkiye’de gerçek sorular eşittir aykırı sorular haline gelmiş demek ki.


“MUHAFAZAKÂRLIK SORU SORMAKTAN UZAKLAŞTIRIR”


Neden böyle oldu acaba?


- Türkiye’deki insanların zaten soru sorma alışkanlığı pek yok. Bu sadece gazetecilik açısından değil her açıdan. Okulda dersi anlamazsın elini kaldırıp da “öğretmenim anlamadım bir daha anlatır mısın” diyemezsin. Biz toplum içinde kendi sessinden korkan insanlardan oluşuyoruz. Kendi sesinden korkan insan soru soramaz. Bir insanın kendine soru sormaya cesareti yoksa başkasına nasıl soracak. Muhafazakârlık dediğimiz, inançlı toplum dediğimiz mesele soru sorulardan uzaklaştırır.


“BASKI YOK AMA CNNTÜRK DE İHTİYATLI”


Aykırı soru sormak yürek ister! Aykırı sorularınıza ve yahut konuklarınıza kanal yönetiminden hiç aykırı tepki geldi mi?


- Hayır, kanaldan bugün Türkiye’de “Ben çok büyük baskı gördüm” diyeceğim bir tepki almadım. Ama bana göre CNN TÜRK de tıpkı diğer televizyon kanalları gibi ihtiyatlı. Dolayısıyla hepimizde o ihtiyatlı iklime ayak uydurduk (gülüyor).


“İŞSİZ KALDIĞIMDA ÇOCUK TİYATROSU YAPARIM”


Neden ihtiyatlısınız; işsiz kalmaktan mı korkuyorsunuz?


- Herkes ihtiyatlı aslına bakarsan... Diyorum ya ayak uydurduk o atmosfere. Hayır, işsiz kalmaktan hiç korkmam. Çünkü ben hayatımda hep sıfırlandım, sıfırdan ayağa kalktım. Beni kovduklarında en kötü ihtimal işsiz kaldığım da çocuk tiyatrosu yaparım. İşsiz kalmaktan korkmam ama en çok iftiradan korkarım. Yalanla mücadele zordur.


Programa nasıl hazırlanıyorsanız, arkada dev bir ekip var mı?


- Yok canım (gülüyor). Son iki aydır benim çok eski gazeteci arkadaşım Orhan Gökdemir ekibe katıldı. Çok genç bir yapımcım var, Merve İpekli. Genç bir insanın bunu yapması hoşuma gidiyor. Sinan var. 2 stajyer arkadaşım var ve onların da mutlaka görüşlerini alırız. Konuklarımın çoğunu ben ararım. Ortak akılla konukları alıyoruz, ekran önünde hikâyeyi gerçekleştiren ben olduğum için ağırlık tabii ki ben karar veriyorum. Tek başına başarı diye bir şey yok; bunu özellikle belirteyim.


Programa hazırlanırken bunu sorarsam “başım ağrır “dediğiniz oldu mu hiç?


- Hayır, ben özel hayata mahsus soruları sormam. Mahremiyeti ve kamu yararını önemserim. Kendimi asla frenlemem. Her gün program yapıyorum ve her gün formda olduğumu da söyleyemem. Bazen farkında olmadan zaaf gösterdiğim olabilir, mesela birini çok seviyorumdur veya bir kişinin can güvenliği yoktur. Ona daha yumuşak sorular sorabilirim, bazen de mahalle baskısı vardır farkında değilsindir bunun, bilinçaltında daha saldırgan davranabilirsin. İnsani yönüne ve kasıt meselesine bakmak lazım…

Programınıza getiremeyeceğiniz ama gelmesini çok istediğiniz bir isim var mı?


- Türkiye açısından çok önemli olduğunu düşündüğüm ama ekrana çıkmayacaklarını bildiğim isimler var. Bunlardan biri eski cumhurbaşkanlarından Ahmet Necdet Sezer. Onunla konuşmayı çok isterdim. Birde İlhan İrem’i almayı çok isterdim. Hatta İrem ile konuştum ama istemedi. Ama illa şunu da çıkarayım bunu da çıkarayım gibi bir derdim yok.


Siz en çok terleten konuk kimdi?


- Zorlandığım olmadı ama gerçekten fiziksel olarak da terlediğim bir program Huysuz Virjin ile olandı; çok da keyifliydi, bir de Sevan Nişanyan çok gerilimli oldu. Çünkü Sevan Bey çok alıngan davrandı. Kimileri de benim çok saldırgan olduğumu söyledi.


SOSYAL MEDYA DEDİĞİN BİR PALAVRA”


Sosyal medyada da epey yankılanmıştı!


- Sosyal medya dediğin bir palavra, çok ciddiye almamak lazım.


Çok etkili ama!


- Bana göre derin bir palavra; önemsemiyorum.


Daha öncede ekrandaydınız ama bu kadar popüler değildiniz, bunu yırtma noktanız “Dört Bir Taraf” mı oldu?


- Ben asıl CHP sürecinde çok tanındım. Sürekli ekranlarda oldum o dönemde. Kitaplarımın çok katkısı oldu. Ama illa ki “Dört bir Taraf”ın da katkısı olmuştur.


“SİYASAL PARTİLİ OLUP YAZI YAZMAK CESARETTİR”


CHP dediniz de bir gazetecinin hem parti içerisinde hem ekranlarda olması doğru mu ki? Yani aktif gazetecilik yapan birinin aktif siyasette olması etik mi?


- Hiç katılmıyorum buna. Bence tersine siyasal fikirlerini beyan eden isimler toplumsal haklarını aramak noktasında siyasal kimliklerini ekranda ortaya koyabilirler, bunun önünde de hiçbir engel yoktur. Esas olan ilkelere bağlı olmak ve ikiyüzlü olmamaktır. Ben bu konuda haksız davranıldığını düşünüyorum. Bugün Şamil Tayyar Beyaz TV’de program yapıyor. Nazlı Ilıcak milletvekiliyken köşe yazarlığı yapıyordu. Daha birçok örnek ve isim sayabilirim. Bunlar kesinlikle çelişen meseleler değil, tam tersine bir siyasal partili olup yazı yazmak cesarettir. Esas bir siyasi olmayıp siyasetçi gibi yazmak, siyasi gibi davranmak ayıptır.


Etik mi ama? Ne kadar tarafsız olunabilir?


- Etik tabi… Neye göre tarafsızlık? Örneğin ben bir sosyalistim ve çıkıp televizyonda bir sosyalist partinin üyesi olarak program yapıyorum, o akşam diyelim bir muhafazakâr partinin üyesini ağırlıyorum ve çıkıp “İslamcı bir partinin üyesi bu akşam konuğum, ona soru soracağım” desem ne kadar keyifli olur değil mi? Herkesin kimliği açıkça ortada. Haber farklı bir şey... Haberin kuralları var, çarpıtmayacaksın, gerçeği olduğu gibi aktaracaksın. Bunu yapıyor muyuz yapamıyor muyuz o başka bir tartışma.


“SİYASİ PARTİ ÜYESİ OLMAK EŞİTTİR AHLAKSIZ OLMAK ANLAMINA GELMİYOR”


Bu yapılabilir mi diye haber açısından sorayım o halde?


- Ben onu şöyle sorarım: Bir siyasi partisi üyesi olmadan Türkiye’de gerçekten tarafsız habercilik yapılabiliyor mu, asıl soru bu. Bir siyasi parti üyesi olmaya gelene kadar işadamları ile siyasetçilerle iktisadi ilişkileri sorgulamak gerekir. Siyasi parti üyesi olmak eşittir ahlaksız olmak anlamına gelmiyor. Tam tersine çoğu zaman şeffaftır.


“CHP BENİM İÇİN HİÇ ÖZEL OLMADI”


CHP sizin için hâlâ özel mi?


- Yoo… CHP benim için hiçbir zaman özel olmadı. O zaman da değildi, CHP üyesi de değilim ki. Ben bir davet üzerine gittim, üye oldum ve istifa ederken üyelikten de istifa ettim.


Yakın hissediyor musunuz peki kendinizi CHP’ye?


- Hayır, hiç değilim. Tekrar çağırsalar da gitmem.


“CHP İLE İLKESEL BİR AYRILIĞIMIZ VARDI”


Neden istifa ettiniz, Sinan Aygün faktörü mü gerçekten?


- Hayır, ilkesel bir ayrılığımız vardı, Bunu Kılıçdaroğlu da bilir. CHP Lideri bana inandı partiye davet etti. Ben de Türkiye’nin bu koşullarında önemli bir rol oynayacağımı düşündüm. 10 ay boyunca bu partide görev aldım. Yaptığım görevin hesabını verdim. Çok önemli işler ve oylamalarda bulundum. Ve anılarımı yazdığımda bunları göreceksin, sonuçta ben anılarımı 80’imde değil 3-5 yıl için de yazacağım.


CHP’nin size artı ve eskileri ne oldu?


- Hiç böyle bakmam ben. Hayatımda durumlar var. Ahlaken aynaya baktığımda orada yaptığım görevden memnun muyum? Evet memnunum. İyi ki de yapmışım.


“İSTİFA ETMESEM ŞU AN MİLLETVEKİLİYDİM”

Milletvekili olma hayaliniz yok muydu?


- Oluyordum zaten ama istifa ettim. Benim konulduğum sıra milletvekili olmaya yakın bir sıraydı; 11 milletvekili çıktı Kadıköy’den, ben 12. sıradaydım. Ben olsam bir 20 bin oy daha alırdım zaten. Ama diyorum ya ilkesel bir aykırılık oldu. Milletvekili de olsaydım o işi de hak ettiği bir biçimde yapardım.


“BEN KİMSENİN EMİR ERİ OLMAM”


Ufukta bir milletvekilliği olabilir mi Enver Aysever için?


- Gazetecilik yapmak da, milletvekili olmak da, romancı olmak da önemlidir. Kitleye bir söz söylüyorsunuz. Ama benim için 1. sırada romancılık geliyor. Gazetecilik ve milletvekilliği 2. sırada. Türkiye’nin bugünkü koşullarında milletvekillilerinin genel başkanların emir olduğunu düşündüğüm için ben bir genel başkanın emir eri olmak istemem. Genel Yayın Yönetmenlerinin de emir eri olmak istemem. Emir eri olacağımı düşündüğüm yerde de olmam.


O halde CNN TÜRK’TE böyle bir durum yok.


- (Gülüyor) Mümkün mü? Elbette ki yok, böyle bir durum söz konusu olabilir mi? Öyle bir yerde ben durur muyum hiç? CNN TÜRK’ÜN bir parçasıyız hepimiz. Barış Tunay burayı yönetiyor, ben de program yapıyorum. Zaman zaman Türkiye’nin ikliminden menfi etkilendiğiz dönemler oluyor, bunu inkâr edemeyiz. Ama bir emir eri ilişkisi yok aramızda. Havayı kokluyoruz, kokladığımız havada ihtiyatlı oluyoruz, olmuyor dersem yalan olur. Ben yalancı değilim, programcıyım.


“BAZEN OTO SANSÜR YAPTIĞIM OLABİLİR”


Sansür yok ama ihtiyat var diyorsunuz yani?


- Şöyle bir analiz yapıyoruz. Yayında kalmak adına bazen belki de oto sansür yaptığım olabilir ama sansür asla. Barış belki beni en fazla 2 kez uyarmıştır. Benim pozisyonum şöyle avantajlı oldu CNN’de. “Dört Bir Taraf”ta zaten fikir söylemek için çıktığımız ve karşıt fikirler tartıştığı için telkin görmedim, e Aykırı Sorular'da da soru soruyorum, propaganda yapmıyorum o nedenle telkin görmedim. Belkide baskı görülecek bir program yapmıyorum.


“DEMOKRATİK TOPLUMLARDA GAZETECİ KAHRAMAN OLMAZ”


Türkiye’nin son dönemlerde en büyük şikâyetlerinden biri de medya baskısı sanırım?


- Hepten sonsuz özgür, basın meslek ilkelerine uygun bir ülkeyiz diyemem. Türkiye’nin koşulları şu anda buna uygun değil ama acaba dünyanın koşulları ne kadar uygun. El Cezire diye yalan bombardımanı yapan bir kanal var, hâlâ dünyaya yalan söylüyor. Böyle bir ortamda yaşıyoruz, gerçekleri görelim. Gazetecilerden birer kahraman olmalarını beklemek, toplumların demokratik olmadığının birer işarettir. Demokratik toplumlarda gazeteci kahraman olmaz; sadece gazetecidir.


“Dört Bir Taraf”ta, izleyicileri ekran karşısında hop oturtup hop kaldırdınız. Hele o Nagehan Alçı ile tartışmalar, gerginlikleriniz yok mu saç baş yolduran cinstendi. Neydi o gerginliklerin nedeni?


- Türkiye’de yaşıyoruz ve toplum kutuplaşmış durumda, Ben öfkesini mutluluğunu gizlemeyen biriyim. Nagehan’ın savunduğu tezlerin tam tersini savunuyordum çoğu zaman. Dolayısıyla Nagehan Alçı da iyi provokasyon yapıyordu ve bende o provokasyona geliyordum.


Enver Bey; ekranda Nagehan ile tartışırken bazen de şov yapıyor bunlar diyenler oldu. Reyting için o polemiklerin dozunu artırdığınız oldu mu yoksa gerçek tepkileriniz miydi?


- Bunu söyleyenler kendi hayatlarında sahte insan olduğu için herkesi kendileri gibi sanıyorlar. Ben hayatımda şov olsun diye eğer bunu yapsaydım haber kanalında çalışacağıma aktör olarak dizi ve sinema sektöründe olurdum. Birinin yüzüne çıkıp da “Sen Esad’çısın, sen darbecisin” dedikleri zaman adam küfür eder orada, ben küfür etmediğim için yine efendiymişim demek ki.


Niye “Esadcı” olmakla suçluyordu sizi?


- Onu Nagehan’a sormak lazım… Ben niye Esad’ı savunacakmışım?

Nagehan’ı sevmiyor musunuz?


- Ne sevgim ne de sevgisizliğim var. 80 program yaptık kendisi ile. Bana karşı kaba davrandığını, haksızlık ettiğini çok kez söyledim ona da…


Karşınızdakinin kadın olduğunu unuttuğunuz oldu mu hiç?


- Hayır. Bana bunu söyleyebilmek için karşımdaki kadına terbiye sınırları dışında davrandığımı söylemeniz lazım. Asla saygı sınırlarını aşmadım. Sert çıkışlarım olabilir ama bu da çok doğaldı. Ben karşımdaki ne hanıma ne de bir beyefendiye saygısızlık yapmadım, yapmam da.


Alevi olduğunu birçok ekran yüzü saklar ama siz açık açık dile getiriyorsunuz… Hiç dezavantajını gördünüz mü bunun?

- İnsanların, Alevi, Sünni, Hıristiyan ya da Musevi olması ne bir üstünlüktür ne de bir ne bir alçaklıktır. Ben “Alevi misin” diye sorulursa aleviyim diye büyük açıklıkla söylerim. Saldırı geldi birçok kez “Sen bir Alevisin” diye defalarca Nagehan söyledi bunu. Evet, Aleviyim ama bir Arap Alevi’si ailesinin çocuğuyum. Antakyalı bir aile... Ancak ben İstanbul’da doğdum. Dolayısıyla inançlı biri olmadığım için bir inancın temsilcisi değilim. İnancın temsilcisi olanlara da haksızlık etmiş olurum. Arap Aleviliğinin çok önemli Şıhları, temsilcileri var, dedeler var, dedelik kurumu var onlarla bunu konuşmak lazım. Ama ben neyi konuşurum temel insan hak ve özgürlükleri ekseninde inanç özgürlüğü nasıl olmalı diye Alevi haklarını kellem pahasına savundum, ama ben Ermeni haklarını da savundum. Ben bir Hümanist olarak, bir sosyalist tavır içinde olan biri olarak bunu savundum, ama nasıl ekranda çıkıp ben Aleviyim diye ekranda bağırmak ayıp ise kimliğini saklamak da bir o kadar ayıp. Ben insanların kimliğini gizlemesine karşıyım. Türkiye’de insanlar niye kimliklerini gizler ki? Bana “sen sosyalistsin” diye bağırıyorlar, evet sosyalistim. Bunlarda bir şey yok. Ben demokratik sosyalizme inanırım.


Bir programda gürlediniz Nagehan’a çok iyi hatırlıyorum, alevi olduğum için bunu bana yapıyor diye. Suriye konusu idi. Hakikatten öyle mi yaptı o gün?


- Doğru. Bir fikir tartışması yapıyoruz düşünün konu Suriye. Nagehan bana dedi ki “Ben senin Esad’ı neden savunduğunu biliyorum” neden söyle dedim, cevap olarak “Çünkü sen de alevisin” dedi. Bunu söylemek bir insanlık suçudur. Bir insanın kimliğini onun izni olmadan açıklamak Anayasal suçtur. Ben 21. Yüz yüzyıla gelmişim dünya meseleleri üzerine kafa patlatıyorum, edebiyatla ilgileniyorum. Her türlü meseleyi tartışıyorum düşün gelmiş bana sen alevisin, Esad’cısın diyorsun. Bana ne Esad’dan? Esad, haklı mı değil mi bu da umurumda değil. Beni Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bir başka ülkenin haklarını başka ülkelerinin haklarını savunmakla suçluyor. Bu ahlaki olarak da sorunlu, Ben önce kendi ülkemin haklarını savunurum. Yüzde yüz ve 1. sırada yurttaşım. Ben savaş karşıtıyım, suç mu? Suçsa bunun bedellerine katlanırım. Çok kızdım o gün. Fikir tartışmasında fikrimle mücadele edemeyip başka bir yerden tartışmaya giriyorsun ve oradan beni vurmaya çalışıyorsun ne ayıp. Burada bir fikir bile yok.


Gazeteci tarafsız olur diyorlar ama “doğrudan taraf” olmalı; en uygun tanım olur bence ya sizce?


- Gazeteci tarafsız olmalı içi boş bir laf. Gazeteci 2 şeyi yapmalı: 1) Nesnel olarak olayın gerçeğini çarpıtmadan aktarmalı, zaten sen gördüğün şeyi aktarırken çarpıtıyorsan bu gazetecilikle ilgili değil ki insani bir sorun. Önce gerçeği çarpıtmayacaksın. 2) Gazeteci her zaman temel insan hak ve özgürlüklerinden, demokrasiden taraftır. Yaşam hakkı diye bir şey var, fikir özgürlüğü diye bir şey bunlardan yana taraf olmayacaksın ne olacaksın?


Bu ülkede layıkıyla gazetecilik yapılıyor mu sizce?


- Mutlaka yapanlar var. Eksiği herkesin vardır. Ülkenin koşulları ağırdır. Kusursuz olmaz, çok kusurludur herkes. Önemli olan art niyetin olmayacak, savunduğun tezler etik ve evrensel ölçülerde olacak, ayrıca vicdanına karşı hesap verirken “ben yanlış yaptım” demeyeceksin. Ben de vicdanıma hesap verirken zaman zaman burada “yanlış yaptım” demişimdir çok kez. Ama karneme baktığımda yüzde 98 geçer not almışımdır, önemli olan bu.


“BEN GAZETECİ DEĞİLİM”


Ya siz, kendi gazeteciliğinizi hiç sorguladığınız oldu mu?


- Ben gazeteci değilim, gazeteci eşittir muhabir demektir. Ben televizyon programcısıyım, köşe yazarıyım. Gazeteciyim dersem muhabirlere ayıp olur. İyi bir televizyon programcısıyım, bu konuda da mütevazı değilim. Bugün bizim kanalımızda da var; İnsanlar savaş bölgesinde mermiler altında haber topluyor, ben onların önünde şapka çıkarırım; şimdi çıkıp “gazeteciyim” diye gezsem onlara saygısızlık olmaz mı? Onların canı pahasına yaptığı işi de kendime mal edemem, ayıp olur. Evet, bir haber kanalındayız, haberin parçasıyız ama gazeteci değil; orada program yapan biriyim


“HERKES KENDİNE OTO SANSÜR UYGULUYOR”


Türkiye’de medya özgürlüğü açısından bir problem var mı?


- Elbette. Bugün de var dünde vardı, hep var ama bugün çok fazla hissediliyor. Bugün herkes oto sansür uyguluyor kendine. En temel sorun bu. Çoğu zaman bunu fark etmezsiniz o baskı olmasa bile kabullenerek siz kendi kendinize içten içe baskı uygularsınız. Ölüm korkusu gibi, insan öleceğinden korkmaz ama ürperir böyle bir şey. Kimse bunu kasıtlı yapmaz ama önlem alma, dengeli olma hali gibi bir şey.


“İÇERİDEKİ GAZETECİLERİN HİÇBİRİ TERÖRİST DEĞİL”


İçerideki meslektaşlarınız için ne düşünüyorsunuz, gerçekten Ergenekoncu olduklarına inanıyor musunuz?


- Hayır, hiç inanmıyorum. İçerideki gazetecilerin hiçbiri terörist değil, buna asla inanmıyorum. İnsanların yanlış tercihleri olabilir, mesleğe yanlış bakıp, ilkesel hata yapmış olabilirler. Bunların cezasını okur verir. Seyirciler verir, cezaları terörist olarak anılmak değildir, Balbay ne yapmış, eline makineli tüfek alıp adam mı öldürmüş, dağa mı çıkmış? Soner Yalçın ne yapmış?


“BAŞBAKAN OTORİTESİNİ SORGULAYAN HİÇ KİMSEDEN HOŞLANMIYOR”


Başbakanın medyaya bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz?


- Başbakan kendi otoritesini sorgulayan hiç kimseden hoşlanmıyor. Gazetecinin de işi sorgulamak dolayısıyla gazetecilerden de hoşlanmıyor.


Programınızda Başbakan’ı görecek miyiz bir gün?


- (Gülüyor) Sanmıyorum, keşke gelse, isterim tabii sorularımı yöneltmeyi ama zor gibi. Bir kez Hüseyin Çelik’e sormuştum “gelir mi” diye inşallah deyip geçiştirdi. Gelse güzel olur.


“ YARALI TÜRKİYE”


Yaralı mı Türkiye… Bir kitabınız var “Yaralısın Türkiye” diye… Çok dikkatimi çekmişti? Kimler yaralıyor bu güzel ülkeyi?


- Yaralı Türkiye. Her aşamada derin yaraları var. En önce belleği yaralı bir türlü de iyileşemiyor ve bunu tedavi etmek lazım. Fakat bunu liberallerin dayattığı yüzleşme tezi üzerinden topyekûn ortaklıkları, birlikte yaşama iadesini yok edecek ötekileştirme gibi değil. Bu ülkede Kürtler ezildi, evet aleviler ezildi, kadınların sıkıntıları oldu, sosyalistler ezildi doğru ama tüm bunların nedeni Kemalist rejim, tüm Kemalistler düşman derseniz bu yanlış. Neden yanlış çünkü Kemalist dediğimiz kitle ne dün ne de bugün homojen değildi. Tonları vardır. Örneğin Altan Öymen bir Kemalist, onun ölçütünde bir Türkiye olsa hiçbir sorunumuz olmaz. Önce bir onun seviyesine gelelim son derece entelektüel ve son derece demokratik bir adam. Bugün Ercan Karakaş, eski bir bakan ve şu an bir Kemalist partide parti meclis üyesi; son derece solcu ve sosyal demokrat önce onun seviyesine gelelim. Ama bir taraftan da kendine Kemalist diyen son derece ırkçı, eline silah versen Kürtlerin kafasına sıkacak adamlar var. Bunları karıştırmamak lazım... Liberallere gelelim; Kadri Gürsel gibi mesela eleştirel dili son derece çok yüksek saygı duyarım. Ama birde iktidar yalakası olmuş “liberalcikler” var, onlara da derim ki “Önce kıblen belli olsun”. Böyle olmaz “Ben Atatürk’ü seviyorum” diyen birine faşist diyene sen nesin diye sorarım.


“SİYASAL BİR KÜRT SORUNU VAR BU ÜLKEDE”


Bu ülkenin “Kürt sorunu” var mı?


Var tabii. Siyasal bir Kürt sorunu var bu ülkede. “Kürt sorunu yok” demek “deve kuşu” gibi hayatın içinde var olmak demektir. Kürt sorunu boğazına kadar var ve her gelen şehit Kürt sorunun somut bir göstergesidir.


“ÜLKENİN TERÖR DEĞİL, KÜRT SORUNU VAR”

Şehit dediniz de hemen sorayım bu ülkenin en büyük sorunu terör mü?


- Bu ülkenin en büyük sorunu terör değil, Kürt sorunu.

“ÇÖZÜM İÇİN AF GEREKİYOR”


Peki, nasıl çözülür ya da çözüm isteniyor mu varsa böyle bir sorun?


- Bana göre çözüm ihtimali giderek azalıyor. Çünkü iki taraf da çözüme uzak... Kürt siyasal hareketi de, Türkiye’deki siyasi aktörler de çözüme yakın değil, gerçek çözümü konuşma cesareti de yok. Gerçekten çözüme yönelik bir şeyler konuşmak için önümüzdeki 25 sene evde oturmayı, siyasetten vazgeçmeyi göze almak gerekiyor. Bu çok zor, ayrıca çözüm için af gerekiyor ama bu siyasal aftan önce gönüllerde af. İki tarafında karşılıklı birbirini affetmesi lazım...


Gönüllerde af derken?


- Bakın birkaç örnek vereceğim size: 25 hanelik bir Kürt köyünü gece PKK basıyor, yaş grubu ise 60 ve üstü bu köylülerin, bunlardan PKK ekmek istiyor, un istiyor vs. can korkusundan veriyorlar. Sonra ertesi gün asker gelip onları topluyor, teröre yardım ve yataklıktan alıyor içeri atıyor. Devlet olarak sen can güvenliğini sağlayacağına atmışlık insanları içeri atıyorsun. Bir örnek daha, 12 Eylül’de babası suçlu diye alıyorsun birini içeri, ardından oğlunu da alıyorsun, 12- 13 yaşında oğlunun önünde buna makatından tecavüz ediyorsun, bunu da belgeliyorsun, adamın belleğinde bu var. Senin belleğinde ne var, 19 -20 yaşında evladını davulla zurna ile askere gönderiyorsun, daha evladının mürüvvetini görmeden birkaç ay sonra tabutu geliyor. Şimdi bu şehit annesine ne diyeceksin, ya da o tecavüze uğrayan babayı nasıl ikna edeceksin? İkisinin de belleği yaralı. Belleği yaralı iki insan grubu üzerinden nasıl konuşacaksın? Eğer sen PKK’yı öldüre öldüre bitirebilecek olsaydın binlerce kişi öldü niye hâlâ bitmedi, bitmiyor. Bu iş silahla çözülmez. Kaldı ki Ortadoğu coğrafyası yeniden şekilleniyor, biçimleniyor.


İktidarın bu konuda epey açılımları oldu, çözemezler mi bunu?


- Ben buna inanmıyorum, böyle bir şansları yok, sorunu doğru tespit etmediler, kapsamalı hazırlık içinde değillerdi. Niyetleri kötü demiyorum ama gerçeği görünce geri adım attılar, çok zor bir sorun bu gerçekten çözmek için büyük bedeller ödemek gerekiyor.


12 Eylül davasıyla ilgili ne düşünüyorsun?


- Ortadaki tablo bana göre bir 12 Eylül yargılaması değil, böyle bir yargılamadan sonuç alınabileceğini de düşünmüyorum. Bir anlayışın yargılanması eğer söz konusuysa dönemin gerçeklerinden oluşan bir liste yapılır, bunların içeriden atılmasında öte bunların yaptıkları uygulamaların sembollerini ortadan kaldıracak bir uygulamaya imza atılır, bu da mümkün görünmüyor.


Oldukça cesur yazılar yazdığınız Birgün Gazetesi’nden neden ayrıldınız? Gazetenin durduğu nokta mı etkili oldu?


- Ben Birgün’de 3-4 aydır yazmıyorum ama bu ayrıldığım için değil, yazmamanın nedeni günlük program yapıyorum, bu da çok zor oluyor, biraz soluklanmak istedim. Ama bu yazacağım anlamına gelmez, 1 Ocak’tan itibaren tekrar yazmayı düşünüyorum. Ama şu anda bir roman yazıyorum ve zevkliyim.


Ne güzel! Konusu ve ismi nedir?


- Konusu aşk ama ismini söylemeyeceğim. Sürpriz olsun (zorladım ama ismi almam mümkün olmadı).


Bir kızınız var, şunu sorayım nasıl bir babadır Enver Aysever? Babalıkta da aykırı mı?


- Bir babanın “Ben iyi babayım” demesi ayıp sanırım ama ben yoğunluğuma rağmen hiç ona babasız gibi bir hissi hiç yaşatmadım, kız babası olmayan yüzde 50 babadır düşüncesindeyim. Kızınız yoksa babalığını tamamlanmış değildir. Kız çocuk çok önemli. Onunla kitap bile yazdım. Düşünün nasıl yetişiyor.


Aykırı soru sormaktan dolayı ileride başınıza iş açılırsa gelecekte işsiz kalma ihtimalini düşünüp yatırımınızı buna göre yapıyor musunuz?


- Ben yazı yazıyorum, kitap yazıyorum, üniversitelere derslere gidiyorum başıma bir iş gelirse en kötü tiyatroya dönerim kaldı ki 15 yıl bu işi yaptım, da olmadı bir kitapevi açarım, daha da mı olmadı, eşimle bir çözüm ararız.


İyi kazanıyor musunuz peki?


- Ben Türkiye’de “Benim kazandığım para iyi değil” dersem ayıp etmiş olurum. Benim annemin emekli maaşı 800 TL. Düşünün. Kazandığım paradan da, hayatımda da memnunum, şımarıklığı sevmiyorum, abartılar içerisinde yaşamayı da sevmiyorum, yaşayanlar da hangi Türkiye’de bunu yapıyor anlayamıyorum.


En büyük hayaliniz ne?


- En büyük hayalim, ben öldükten sonra kızıma bir sorduğunda “Babanız ne iş yapardı” diye o da iyi bir romancıydı, güzel kitaplar yazdı desin. Basit ama güzel bir hayal…


Edebiyata çok düşkünsünüz Enver Bey…


- Kesinlikle. İnsanın ruhunu ancak edebiyat dinlendirir, iyileştirir. Kötülüklerden arındırır. İnsan gerçeğini gösterir. Edebiyatla ilgisi olmayan toplumlar hasta toplumlardır. Bizde de edebiyata ilgi yok. Çünkü hastalıklı yaşamaya alışmış bir toplum var. Kendi fikrîlerinden emin olmak, kuşku duymamak bir hastalıktır, sürekli içindeki kini ve öfkeyi büyütmek de bir hastalıktır, edebiyat olmazsa işte bu hastalıklar gitgide büyür. Edebiyat yalındır, insan gerçekliğini gösterir. Edebiyatla karşılaştığınız zaman kendinizle hesaplaşırsınız. Mesela yanınızdaki bir Ermeni’nin düşman olmadığını görürsünüz. Bir Kürdün ne kadar güzel olduğunu görürsünüz, Türk olmanın ne sevinilecek ne de üzülecek bir şey olmadığını bir durum olduğunu görürsünüz. Önemli olan bu… Ben Hrant Dink’i Ermeni olduğu için öldürenin bir gün aynaya baktığında ne kadar karanlık bir surat olduğunu göreceğine inanıyorum, bunu ona ayna değil edebiyat gösterecek. İnsanların öldüğü yerden yurt olmaz, mezar olur. Bunu da edebiyatla yapacağız.


Kaynak: Alev Gürsoy Cimin / Medyaradar

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
{$ photo.Metadata.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS