"16 Ton: Vicdan ve serbest piyasaya dair bir film"

"Savaş şarkılarında bile hep zaferden söz edilir ama madencinin şarkısı hep ağıttır". Yazar ve sinemacı Ümit Kıvanç, 2010'da Amerikalı madencilerin hikayesini anlatan Merle Travis'in ünlü "Sixteen Tons" (16 ton) adlı şarkısının adını taşıyan bir madenci belgeseli hazırladı. Belgesel insanlık tarihinin gelişimine paralel bir izlekten madenciliği ve maden işçilerini anlatıyor. İşte Kıvanç'ın kaleme aldığı belgesel metniyle, 16 Ton belgeselinin fotoğrafları... Belgesel http://www.gecetreni.com/ adresinden izlenebilir ve metinler okunabilir.



Kıvanç, belgeselde madenciliği, toplumsal tarihin gelişimine paralel 9 bölüm halinde anlatıyor: Fitness Yolunda, Bronz Çağı, Ateşin Bulunuşu, Halkla İlişkiler Çağı, Yüzde Çağı, Elmas Çağı, Yazının İcadı, Radyo Çağı ve Özgürlük Çağı.

"Madencilik her hangi bir iş değil. İnsanlar mecbur oldukları için oraya iniyor. Tarihte ilk olarak istila edilen bir yerin esir edilen halkı madene sokulmuş, köleler, akıl hastaları, mahkumlar, askerler sokulmuş. Kimi mecburen sokabiliyorsanız onlar sokulmuş. Maden havzası denilen şey, belli yörelerde insanları bu işe mecbur kılmanız anlamına gelir"

Belgeseldeki anlatımdan: "İnsanlık, iPhone ve obezite çağına kolay ulaşmadı. Enerji içecekleri ve fitness salonlarına sahip olabilmek için çok meşakkat çekti. Kimilerine göre, bütün acıların sorumlusu, kendisinden daha barışçıl olan Neandertal insanını kafa göz yararak tarih sahnesinden silen Homo Sapiens Sapiens'ti. Ya da ortada kabahat yoktu; doğa hükmünü yürütmüştü. Kimilerine göreyse tanrı sorumluydu. Daha sonra cezalandırabilmek için, insanın içine gerekli miktarda kötülük koymuştu. Tanrıyı dünya işlerine karıştırmaktan yana olmayanlar, bilimi icat etti. Böylece ileride mutfak robotu ve nükleer bomba yapabileceklerdi. İnsan, irade sahibi özgür bir yaratıktı. Kimin nasıl öleceğine bizzat karar vermeliydi. Bu yüzden içinden bir grubu ayırıp onlara 'ötekiler" dedi.

Kıvanç 16 Ton'da sınıflı toplumu, iş bölümünü anlatarak başlıyor ve insanoğlunu esaret altına alan, bir nesne haline getiren toplumsal ilişkilerin gelişimine dair, tarihi yazan egemenlerin onu nasıl dönemleştirdiğini, eleştirel ve esprili bir dille anlatıyor. Örneğin: "Tüfek çağına varan Avrupalılar, altın-gümüş çağına geçebilmek için, gidip, henüz tüfek çağına ulaşmamış olanları yok ettiler. Ya da esir ettiler. Hernando Cortes, Aztek imparatorluğunu, Francesco Pizarro da İnka'ları yok etti. Buna 'Keşifler Çağı' adını verdiler.

"Keşifler"i Avrupalı sermayedarların finanse ettiği ve bu sayede serbest piyasa ekonomisinin temellerinin atıldığının anlatıldığı 16 Ton'da, o piyasa ekonomisi de şöyle anlatılıyor: "Böylece İngiltere'de 6-7 yaşındaki çocukların, sokaklarda koşuşturmak yerine sabah karanlığından gece karanlığına fabrikalarda çalışması mümkün hale gelecekti. Köle taşıyanlar, köle isyanından şöyle yakınabilecekti: 'Adamları vuramıyorsun da. Her biri 1000 frank değerinde.' İleriki bir aşamada, insanlık yok ettiği uygarlığın adına araba modeli yapabilecekti."

16 Ton'daki anlatımıyla devam: "İnsan, binyıllara yayılan macerası içinde, hayatın anlamını kendine sık sık sordu. Fakat nedense, içinde yaşadığı düzenleri anlayamadı. Tam bunu yapabileceği sırada da ilerleme diye bir şey icat edildi ve kimsenin vakti kalmadı. Sömürgeci fatihlerin silahı tüfek, Sanayi Devrimi'ninki buhar makinesiydi. İnsanlık bugüne kadar karanlıkta el yordamıyla dolaşmış, zamanını boşa harcamıştı. Halbuki insanlığın bir kısmı fabrikalarda sakat edilir veya karanlıkta sürünmeye devam ederse öbür kısmı trenle gezebilir ya da buharlı gemilerle savaşabilirdi. Bol bol kömür lâzımdı."

"Madem dünyanın öbür ucundaki silahsızları silah zoruyla madenlere sokmak mümkün olmuştu, parası ve silahı olanlar bunu kendi ülkelerinde de yapabilirlerdi. Parası ve silahı olmayanlar çoktu. İnsanlık ilerleme için aklını kullandı. Önce, beş yaşını geçmiş her yoksul çocuğu yeraltına gönderebileceğini akıl etti. Veletler hem daracık tünellerde kolaylıkla gidip gelebilirler hem de büyüklere göre çok daha düşük ücretle çalıştırılabilirlerdi. John Davies, Britanya'da, Rhondda Vadisi'ndeki madene ilk defa indiğinde 12 yaşındaydı. Bu fotoğrafını çektiler."

Akıl yoksulları çoluk çocuk madenlere gönderdi, din de karanlıkta can verenlerin arkasından ilâhiler söyleyerek kalanları teselli etmeye koyuldu. Böylece ertesi gün yine madene inebileceklerdi. İndiler. Bir tarafından insan atılıp öbür tarafından kömür çıkarılan madencilik faaliyeti işte böyle sanayi haline geldi.

"1897'de, Okyanus'un öbür yakasında madenciler ayaktaydı. Amerika Birleşik Devletleri'nde 72 milletten göçmen, yerin yedi kat altında boğaz tokluğuna ter döküp can vermekten bıkmıştı."

"Pennsylvania'daki grevci işçiler, 1897 Eylül'ünde sendika hakkı için Lattimer ocağına yürüyüşe geçtiler. Şerif, silahlı adamlarıyla karşılarına dikildi, ellerindeki Amerikan bayrağını çekip aldı ve 'Dağılın!' dedi. Dağılmaya çalıştılar, ama arkalarından ateş açıldı, Polonyalı, Slovak ve Litvanyalı işçilerden 25'i öldü. O zamanın işçileri serbest piyasa ekonomisini iyi kavrayamamış olmalıydılar ki, İngiliz, İskoç, Galli bakmadan biraraya geliyor, topluca ölüyorlardı. Hırvat, Bohemyalı ve İtalyan işçiler de arkadaşları öldürülünce tıpış tıpış işe dönmüyorlardı. Şerif, kalan sağlarla başa çıkamayacağını düşünüp Ulusal Muhafızları çağırdı. Onlar da tüfekleri ve toplarıyla geldiler. Toplar işe yaramadı. İşçiler maden maden dolaşıp sendikayı ve grevi yaymaya devam ettiler. Ellerindeki tüfekler sizi yanıltmasın, esas olarak, avlanıp karınlarını doyurmak için taşıyorlardı bunları. Yine de, madenden madene sıçrayan sendika, ortalıkta dolaşan silahlı işçiler... piyasalar fena halde huzursuzdu."

"Virden, 1900'lere girerken yörede ufacık bir madenci kasabasıydı. Chicago Virden Kömür Şirketi’nin patronları, grevci işçilere karşı, madenin etrafına yüksek bir ahşap duvar çektirmiş, arkasına silahlı muhafızlar koymuş, bekliyorlardı. Madene sendika girememiş, ama iş de durmuştu. Patronlar güneyden, Alabama’dan 200 kadar siyah işçi toplayıp, aileleriyle birlikte trene bindirdiler, yola çıkardılar. Virden’da işçiler bunu haber almış, tren yoluna barikat kurmuş bekliyorlardı. Tren Illinois’ye yaklaştığında, bütün bunlardan hiç haberi olmayan siyahlar, trene silahlı beyaz adamların bindiğini gördüler. Siyahların bulunduğu vagonun pencerelerindeki perdeler indirildi, vagonun kapıları kilitlendi. Tren Virden’a girerken, demiryolu civarında bekleşen işçilerin üzerine trenden ve madenden ateş açıldı. Sekiz işçi öldü, kırkı yaralandı."

"Ateş edenler ustaydı. Maden şirketi, eski polisleri ve özel detektifleri getirmiş, onları Winchester tüfeklerle donatmıştı. İşçiler de hazırlıksız değildi, onlar da karşılık verdi. İşverenin silahlı kuvvetlerinden dört kişi öldü, beşi yaralandı. Tren, siyah işçileri getirdiği gibi geri götürdü. Onlardan sadece biri yaralanmıştı. İşçiler sekiz ölü vermiş ama şirketi alt etmişlerdi. Bir ay sonra patronlar, hem ücret artışını hem de sekiz saatlik işgününü kabul ederken, grevi kırmak için Ulusal Muhafızları çağırmaya yanaşmayan valiye küfrediyorlardı."

"E, tabiî, serbest piyasanın işleyişi bozulmuştu. Şöyle olmalıydı: Sen birilerinin sırtından kazanırsın, onlar itiraz ederse vali muhafızları çağırır. Virden’lılar da aradan yüz kusur yıl geçtikten sonra kasabalarına 1898’de yaşananları hikâye eden bir anıt yaptırdılar. İzlediğiniz, 2006’da açılan bu anıtın görüntüleri. Türkiye’nin ne kadar çok yerini böyle anıtlarla bezeyebiliriz... Hem bronz sektörü canlanır, piyasaya katkı olur."

Belgeselde Sixteen Tons'u bir de Jonny Cash'ten dinliyoruz.

"1884 ile 1912 arasındaki 28 yılda ABD'de 42 bin 898 madenci kazalarda öldü. 1708 işçinin öldüğü Colorado'da, Huerfano County'de, şerif Jefferson Farr'ın seçtiği jüriler, 95 kazanın sadece birinde maden sahibini kusurlu bulmuştu. Maden patronlarının seçtiği şerif ve onun seçtiği jüriler ya da yine patronların parasıyla topladığı silahlı adamlara serbest piyasa teorilerinde rastlanmaz. 1800'lerin sonu, 1900'lerin başı Amerika'sında hemen her yerde rastlanıyordu."

Meşhur Rockefeller’in Colorado Fuel & Iron Company’sinin bölgedeki yöneticisi Lament Bowers, “Sendika örgütçüleri hapishaneye, reformdan yana çıkan sanayiciler de tımarhaneye atılırsa sorun kalmaz” diyen bir değerli şahsiyetti.

1910'larda, ABD’nin bereketli maden bölgesi Colorado, 28 yılda 1700 ölüyle kazalarda başa oynuyordu, ama henüz listebaşı olamamıştı. Demir ve Kömür Polisi, 25 ayrı milletten işçiye göz açtırmamaya çalışıyordu.

"20 Nisan 1914’te Yunanlı 1200 madencinin aileleriyle birlikte kaldığı, 200 çadırlık Ludlow kampı makineli tüfeklerle tarandı, yetmedi, çadırlar ateşe verildi. Dışarıdan ateş açıldığında kadınlarla çocuklar saklansın diye çadırların altına kazılan çukurlardan birinde iki kadın ve 11 çocuk, üstlerindeki çadır yakıldığı için boğularak can verdi."

"Ludlow’dan iki-üç kilometrede bu taş var. O da tarih kitaplarında yeralmayan bir olayla ilgili. Hastings madeninde 1917 Nisan’ında meydana gelen patlamanın 121 kurbanı unutulmasın diye dikmişler."

"Bütün kurbanlar unutuldu. Rockefeller yırttı. Halkla ilişkiler çağı, taş devrinden çok ileri bir aşamayı ifade eder. Ivy Edbetter Lee, halkla ilişkilerin kurucu babalarındandı. Lee, Rockefeller’ı bölgeye götürüp madenci kılıkları giydirdi; büyük patron madencilerle birlikte yemek yedi, ocaklara indi, eşleriyle dans etti, çocuklarını sevdi vesaire. Lee, bültenlerinde, Rockefeller ailesinin nasıl, Coloradoluları sömürmek ve kısa yoldan büyük kârlar elde etmek yerine koca bir şirketi yarattığını, eyaleti kalkındırdığını işledi. Lee, Nazilerin denetimindeki Alman IG Farben şirketi için de çalışacak ve hiçbir PR faaliyetinin düzeltemeyeceği bir imajla dünyadan ayrılacaktı. Bıraktığı miras patronuna yaradı. Rockefeller, aynı dönemde Naziler için zehirli gaz bile üreten bu sanayi deviyle ortak işlere kalkışmıştı, ama bu yüzden itibar kaybetmedi."

"Edward Bernays teorisyeniydi. Bernays, Sigmund Freud’un yeğeniydi ve anlaşılan, dayısının fikirlerinden epey yararlanmıştı. İnsanların akıldışı içsel tutkularını tatmin ederek onları mutlu, uysal yaratıklar haline getirmenin mümkün olduğunu görebilmişti. Halkın elinde sahici bir güç vardı. Önemli olan, çoğunluğun elindeki gücü azınlığın isteği doğrultusunda kullanmasını sağlamaktı."

Film boyunca zaman zaman resim sergileri var. Rosie Little, Mikayla Henderson, Deanie Francis, Hubsky Ivan, Joseph Herman, Elizabeth Olds, Kaziah, Sara Jordan, Gilbert Daykin, Ben Shahn ve Vincent Van Gogh'un madenci resimleri...
Film boyunca zaman zaman resim sergileri var. Rosie Little, Mikayla Henderson, Deanie Francis, Hubsky Ivan, Joseph Herman, Elizabeth Olds, Kaziah, Sara Jordan, Gilbert Daykin, Ben Shahn ve Vincent Van Gogh'un madenci resimleri...
Belgesel metninden: "Zonguldak’a 'kara elmas diyarı' denmesi boşuna değildir. Biz bankamatikten para çekerken, 300 metre altımızda ötekiler kömür tozlarını akciğerlerine çeker. Türkiye’de kömür madenciliğinin bilinen tarihi, ilerleme, gelişme ve piyasa ekonomisiyle ilgili hemen her şey gibi, halkla ilişkiler faaliyeti ürünüdür. Güya görev yaptığı gemiden terhis olurken komutanı tarafından eline bir parça kömür tutuşturulan ve, 'Git bundan bul!' emri alan Uzun Mehmet diye biri muhtemelen hiç yoktur. O sırada görev yapmış olabileceği bir buharlı gemi yoktur."

"Peki Avrupa’nın devrimlerle sarsıldığı 1848 yılında, Sultan Abdülmecit niye ferman çıkarıp Ereğli kömür havzasını Hazineyi Hassa’ya, yani kendi vakıfları arasına katmış o halde?
Çünkü buhar çağına girilmişti, donanmalarını buharlı gemilerle donatan devletler harıl harıl kömür arıyordu. İlk buharlı gemisine Sultan II. Mahmut zamanında, 1827’de kavuşan Osmanlı da duruma uyanmıştı haliyle. Osmanlı’nın son demlerindeki klasik iş görme tarzına başvuruldu. Galata sarrafları kömür kumpanyası kurdu, padişah maden bölgesini bunlara yıllığı 300 altına kiraladı."

"1853’te Kırım Savaşı patladığında görüldü ki, bu kömür epeyce önemli bir meseledir."

"İngilizler ve Fransızlar kömür için havzaya akın ettiler. Kömürü rahat taşıyalım diye Fransızlar liman yaptı, İngilizler demiryolu inşa etti. Osmanlı devleti de bekleneni yaptı; 1865’te, bu defa padişah Abdülaziz, bölgeyi Bahriye Nezareti’nin denetimine verdi. Bu topraklarda o sırada serbest piyasa ekonomisi, ilerleme, akıl filan yerine devlet vardı. 1867’de, Dilaver Paşa, işlere çeki düzen verme amacıyla bir nizamname çıkardı. İrade vardı, kömür vardı, bir şey eksikti: O kömürü çıkarsınlar diye yeraltına sokulacak insanlar."

"İlk zamanlarda Fransız ve İngiliz şirketleri civar köylülerini penceresiz barakalarda yatırıp köle gibi çalıştırdıklarından yöre halkı madene inmeye pek gönüllü değildi. Kömürün tonu 73 kuruşken işçilere ton başına 2,5-3 kuruş veriyorlardı. Bunu da yiyecek-giyecekle ödüyorlardı. Madenci hastalığı almış yürümüştü."

"Padişah, 'Ereğli Sancağı’nda 13 yaşını geçmiş, 50'sine varmamış bütün erkekler madende çalışacak!' dedi. Dilaver Paşa, şirketlerin işçilere sağlıklı koğuşlar yapmasını istemiş, bunlar tabiî yapılmamış, madenden kaçan işçiye fazladan çalışma cezası konmuş, bu tabiî uygulanmıştı. Sözlüğümüzdeki 'hayatını karartma' deyimi belki de on binlerce çocuk ve yetişkinin zorla madenlere sokulmasından hareketle uydurulmuş olabilir. 1894 yılında, madenin metan gazıyla dolduğunu hissedip kaçan işçiler, jandarma zoruyla geri getirilip ocağa sokulmuştu. Sonucu bilmiyoruz. Ama bu yıllarda işçilerin, yaralanırlarsa tedavi parasını kendileri ödemek zorunda olduklarını biliyoruz. Belki bu yüzden topluca ölmeyi tercih etmişlerdir."

"1910’lara gelindiğinde, on değişik dil konuşan yaklaşık 10 bin kişilik bir işçi topluluğu, dünyada serbest piyasa, yurtta devletin bekâsı için kömür çıkarıyordu. 15 günü madende, 15 günü köylerinde geçiriyorlar, ölmezlerse ekim ve hasat zamanlarında da köylerine gidebiliyorlardı."

"Karda kışta saatlerce yürüyerek. İki vardiya halinde 12 saat çalışmaları öngörülmüştü ama hiçbiri bu kadar şanslı değildi. İki vardiya üstüste çalıştırılanlar bile oluyordu."

"Uzak köylerden gelenler, ocakların civarına yaptıkları derme çatma kulübelerde, şirketlerin kurduğu uyduruk barakalarda, mevsim yazsa ağaç diplerinde, mağaralarda yatıp kalkıyordu. Banyoları bile yoktu. Taşın kerpicin üstünde uyuyor, köylerinden getirdikleri yiyeceklerle idare etmeye çabalıyorlardı."

"Öteki ihtimal, serbest piyasa ekonomisinden yararlanmalarıydı. Fahiş fiyatla yiyecek satan dükkânlardan alışveriş ederek sonunda aç kalabilirlerdi."

"Osmanlı o esnada hasta olduğu için tren çağına tam geçememişti. Vardiya arasında köyüne gidip gelmek isteyen işçinin trene binme hakkı yoktu. Tren yöneticiler, memurlar içindi. İşçiler hareket halindeki trenin kömür vagonlarına atlamaya çalışıyor, madenden sağ çıkanlar o yorgunlukla bu cambazlığı yapmaya çalışırken can veriyordu."

"Yöre halkına bu zulmü reva gören Osmanlı yıkıldı, Cumhuriyet kuruldu. 1921’de, yöre insanlarını kazma kürek yerine koyan zorunlu çalışma kaldırıldı. Hattâ, sırf kaba kuvvet yerine azıcık da sırt sıvazlamanın yararı görüldü. Havzadaki kömür tozları satılsın, bunlar 'işçinin umumî menfaatlerine' kullanılsın diye yasa çıkarıldı. Bu yasa görüşülürken İktisat Vekili Celal Bayar Meclis’e, 'Pek ufak bir şeyi kendilerine lütfetmekle onları teşvik etmiş olacağız' dedi. Meclis, sürpriz bir şekilde, sekiz saatlik iş gününü de kabul etti.

"Madenlerdeki verimlilik nasıl artırılır diye harıl harıl çalışılıyordu. Ücretler o kadar düşüktü ki, makineleşmeyle şununla bununla verimliliği artırmak mümkün değildi. İşçilere zaten çıkardıkları kömür başına para veriliyordu. Aşağıda sağlıklı çalışabilmek için harcadıkları çaba karşılıksız kalıyordu. İşçiyi 'canını korumak istersen kazancından olursun' ikilemiyle yüzyüze bırakmak bütün dünyada madencilik sektörünün düsturuydu."

"İşçiler yarı köylü olarak tutulduğundan, hasat iyi gittiğinde madene gelmek istemiyorlardı. İşçi birden kıymete binmişti. İş Bankası şirketlerinden birinin genel müdürü, şirketler arasındaki işçi rekabetinin 'ameleyi şımarttığından' yakınıyordu."

"1931 Ağustos'unda Zonguldak'ın halı döşenmiş iskelesine adım atan Atatürk, hem şehrin anlam ve önemini hem vazifeyi veciz sözüyle dile getirdi: Ne kadar kömür, o kadar Zonguldak."

"1929’da İş Bankası bölgeye girdi. Cumhuriyet’in idealleri vardı, yaptığı her iş bir anlam hâlesiyle çevriliydi. Ve muasır medeniyet halkla ilişkiler çağına geçmişti. Bunu bir şeylerin yıldönümüne denk getirip anlamlı kılalım dediler. Zonguldak Halkevi Tarih Komitesi’ndeki okuryazarlar oturdular, tam da yüz yıl önce kömürü bulan Uzun Mehmet efsanesini yarattılar."

"Osmanlı Cumhuriyet olmuştu ama devlet yine devletti. İlk akla gelen şu oldu: 'Ocakların civarına amele mahalleleri kuralım, işçileri buralarda toplayalım, gözümüzün önünde olsunlar.' Devletin aklına gelmeyeni Avusturyalı profesör Bartel Grannig söyledi: 'Bu işçileri köyden koparıp biraraya toplarsanız sonunuz iyi olmaz.' Grannig, ABD ve Avrupa’da madencilerin yürüttüğü gözükara mücadelenin nelere yolaçtığını bilen biriydi. 'Madenlerin civarına tamamen denetleyebileceğiniz amele yerleşimleri kurun' dedi, 'ama buralarda köy hayatını devam ettirin. Madenciler kendilerini sanayi işçisi gibi hissetmesin."

"Gelik ve Karadon ocakları için bir amele köyü kurma amacıyla Kilimli’nin Cumayanı köyünü istimlak etmeye kalktıklarında halk karşı koymuş, bu maceranın patırtısız yürümeyeceği anlaşılmıştı. Devlet, işçileri kendi köylerinden koparmama politikasına sarıldı. Hem böylelikle, işçiler köyde geçirdikleri zamanlarda toparlanıp sağlıklarına kavuşuyor, maden şirketleri onları iş görebilir halde tutma sorumluluğundan da sıyrılıyordu."

"İşçileri zaptetme meselesiyle bunca uğraşılması sebepsiz değildi. 1. Dünya Savaşı yıllarında madenci grevleri birbirini izlemişti. Gelik madeninden yüzlerce işçi, olabildiğince de silahlanıp Zonguldak’a yürümüştü. Bunları unutmuş olamazlardı. 1920'lerde de grevler bitmemişti."

"Şair İlhan Berk 1940’larda Zonguldak’ta öğretmendi. 'Burada iki şey açıkça belliydi' diye yazdı. 'Yöneten ve yönetilen tarih. Yönetilen tarih yeraltlarına gömülmüştü. Yeryüzüne sanki hiç çıkmayan bir dünyaydı. Yöneten, bir yeryüzü adamıydı; ışıklı, beyaz, bayındır. Yeraltlarına iniyorsa salt yeryüzündeki işlerini daha iyi yürütmek, denetlemek için iniyordu, o kadar.' Böyle anlatmak onu kesmedi, şiirine de aktardı. 'Öyle insanlar gördüm ki' dedi, 'ölüm peşlerine düşmeye korkardı... Ya kuyulara iniyorlar ya kuyulardan çıkıyorlardı... Bir düdük sesinde bütün şehir ayaktaydı... İkinci bir düdüğe kadar... tıs yoktu. Uyudum uyandım aynı seslerdi... Anladım en kısa ömür insanoğlunundu.”

60 bin insana ocaklarda çalışma yine zorunlu tutuldu. Bu defa 15 yaşına kadar çocuklar esirgenmiş, 16 yaşından büyükler köle ilân edilmişti. Tatil süreleri azaltıldı, yerüstü işlerde her gün üç saat fazla çalışma zorunluluğu kondu.

"İşçiler ocaklardan kaçmaya başladılar. Devlet, kaçan işçinin ailesini, özellikle karısını rehine alıp işçi dönene kadar bırakmama gibi buluşlarla verimliliği artırmaya çalıştı. 1940’la 47 arasındaki mükellefiyet döneminde ocaklarda 700 işçi öldü. Ölümlü kaza oranı, muasır medeniyet ülkeleriyle kıyaslandığında 37 kat fazlaydı. Üstelik mükellefiyet denen bu modern kölelikten kurtuluş yok gibiydi. Türkiye tek parti diktasından kurtuldu, 1950'de Türkiye'de hükümet el değiştirdi, fark etmedi. 1947'de kaldırılan mükellefiyet 1960'a kadar zaman zaman yine dayatıldı."

"Bütün bunları anlatmak yerine, Türkiye Kömür İşletmeleri’nin ilân edilmiş resmî amaçlarını sıralayabilirdik: 1. Üretimi artırmak. 2. Kömür kalitesini iyileştirmek. 3. Üretim maliyetlerini azaltmak. Evet üç. Dört yok. Can pahasına yürütülen bir işte, 'insan hayatını tehlikeye atmadan kömür çıkarmak' gibi bir amaç yok. 'Maliyeti indirmek' önemli, insan da maliyetten sayılmıyor."

"Şirin sahil şehrimiz Zonguldak’ın kömürü sahile kadar taşar. Zaman zaman yeraltına inenleri yutan canavar yerüstüne artıkları kusar. Vatandaşlar, sahil boyunca kurdukları mütevazı kulübelerinde eğleşir, doğa ve ilerlemenin kendilerine sunduğu fırsattan yararlanırlar."

"Madenciler öteden beri, karanlığın dibinde yalnız kalmamak için kendilerine eşlik edecek birilerini aramış. Orta Avrupalı madenciler, dağ cinlerinden, hayalet keşişlerden, cücelerden medet ummuş."

"Avrupalı madenciler arasında popüler bir kahraman da Danyal peygamber. Tevekkülle kendini Allah’a emanet ettiği için aslanların ininden sağ salim çıkan bu peygamber ayrıca bir meleğin tavsiyesi üzerine yeri kazıp maden de bulmuş. Bu yüzden nerede maden var, bilir, madenciye gösterir."

"Avrupa’da madencilerin koruyucu azizesi, Barbara. Hıristiyanlığı benimsediği için kendisini öldürtmeye kalkan putperest babasının onu hapsettiği kuleden kaçıp dağlarda saklanmış. Madencilerin yaşadığı yerleri biliyor yani. Kutsal gününde onun için mum yakan madencinin eceliyle öleceğine inanmışlar."

"Serbest piyasa ekonomisine kömür, kömür çıkarmak için madenci lâzım. Maden, kelle koltukta girilen bir yer. Bu, kapısında yazılı. Çıkınca da adama 'geçmiş olsun' derler. Yani herkes girmez. Yani birilerini mecbur etmek gerekir. 19. yüzyıla girilirken Japonya'da madenlerde çalıştırılanların neredeyse yüzde 70'i mahkûmlardı. Türkiye’de de mahkumlar ve askerler madene sürüldü. Şair Fazıl Hüsnü Dağlarca, şöyle demiş: Tanrı yeryüzünündür, bir pay düşmez sana / Sen yeraltındasın, Tanrısızsın, anlasana."

"2000'lerde, madenci sınavına oğlunu yazdıran 60 yaşındaki adam, 'Eskiden yeraltına jandarma zoruyla girilirdi, şimdi herkes madende çalışmak için sırada. Allah sonumuzu hayır etsin' diye dert yanıyordu. 2006'da 1.200 işçi almak için açılan sınava 41 bin kişi başvurmuştu."

"İşte, 'maden havzası', madende çalışmadığınız takdirde işsiz ve aç kaldığınız yöreye verilen addır. Serbest piyasa ekonomisinde kimse kimseyi zorlamaz, her şey kendiliğinden olur."

"Madenci, bireysel girişimci değildir. Bireysel, hiç değildir. Baretleri, tulumları ve ellerindeki azık torbalarıyla dünyanın bütün madencilerinin birbirine benzediği sanılır. Oysa benzeyen sadece yüzlerinin karasıdır. Şair, 'Yüz karası değil, kömür karası / Böyle kazanılır ekmek parası' demiş. Orhan Veli’nin dizeleri, kömür üretiminde herhangi bir düşüşe yol açmamıştır."

"Madenciler, yöredeki köy ve kasabalarda yaşar. Yüzlerini yıkayıp tulumlarını çıkardıklarında onları tanıyamazsınız. Büyük şehir varoşlarında gün ağarmadan otobüslere doluşup fabrika semtlerine doğru yola çıkan parasız ve silahsız insanlardan farksızdırlar."

"1965 Şubat'ında, Ziraat Bankası çekilişle 7,5 milyon lira dağıtmaya hazırlanıyordu. Buzdolabı 2500 liraydı, ayda 100 lira taksitle alabiliyordunuz. Maden işçisinin 16 saatlik çalışmayla alabildiği gündelik, 11 ilâ 13 liraydı. 10 Mart gecesi, Gelik’te 1500 madenci, işletmenin, yönetime sadık işçilere, mühendislere, şef ve çavuşlara dağıttığı ilave primin kendilerinden niye hep esirgendiğini sormaya karar verdi. Zar zor ikna edilip ocağa sokuldular. Soru bir defa ortaya atılmıştı. Ertesi gün, aynı bölgedeki Kilimli ve Karadon ocaklarının işçileri, cevabı almaya fena halde niyetli olduklarını gösterdiler. Ocağa inmediler, kuyu başlarını tuttular, inmeye kalkanı da bırakmadılar, trenle gelen işçileri trenden bile indirmediler. Hükümet ve sendikanın 'kanunsuz' demesine rağmen grev başlamıştı. Üzülmez’den Çaydamar ocağının 900 işçisi de direnişe katıldı."

"11 Mart’ta, geceyarısına doğru, Kozlu işçileri ayağa kalktı, köprüyü kapatıp barikat kurdular. Yöneticiler geldi, madencileri yatıştıramayacağını görüp döndü. Vali beyin makamından çıkması gerekiyordu. Vali işçilerle görüşmeye gitmeden, Ereğli’yi arayıp donanmadan yardım istedi. Haklıymış, çünkü işçileri hot zotla ocağa döndürmeye kalkınca üstüne yürüdüler. Jandarma valiye fazla yaklaşan işçiyi yakaladı, jipe attı. Birkaç madenciyi daha yakalayıp sürükledi. İşçilerin sabrı taştı, jandarma havaya ateş açarak geri çekildi, vali olay yerinden hızla uzaklaştı. Deniz Kuvvetleri işte bu sıralarda bir tür çıkarma harekâtına başladı. 12 Mart’ın erken saatlerinde, önce işçilerin önünden kaçan yöneticiler ve jandarmalar, denizcilerin kurduğu barikatın arkasına geçti; ardından işçiler geldi. Kendilerine doğrultulmuş tüfeklere doğru yürüdüler. Ateş açıldı. Satılmış Tepe ile Mehmet Çavdar vuruldu. Biri hemen öldü, biri hastaneye götürülürken. Artık madencileri durdurmak mümkün değildi. Askerlerle göğüs göğüse dövüşmeye giriştiler. Onları da püskürttüler. 10 işçi ile 12 er yaralandı. 12 Mart günü, Zonguldak’ta devlet daireleri boşaltılmış, sokaklar askere bırakılmıştı. İşçilerin şehri yağmalayacağı söylentisi çıkarılmıştı. Topçusu komandosu, 10 bin asker Zonguldak’ın giriş-çıkışlarını tuttu. Askerî jetler alçak uçuş yapıp işçilere gözdağı verdi, uçaklardan bildiriler attılar."

"Savaş çıkmış gibiydi. Programında radyonun tarafsız olacağını özellikle ilân etmiş hükümet, radyo haberlerine sansür koydu. Ve propaganda başladı: Türk-İş Genel Başkanı, 'bir avuç eli sopalı komünistin işçilere içki içirdiğini', madencilerin bu yüzden 'kurşun yağmuruna göğsünü açarak yürüdüğünü' iddia etti. Hükümet de hemen 'dış tahrik' palavrasına sarıldı. 100’e yakın işçi tutuklandı. Hükümetin üç bakanı birden gelip, işçilere taleplerinin kabul edileceğini söyledi. İki arkadaşlarını kaybetmiş, ama anlaşılan, iktidar sahiplerini bayağı korkutmuşlardı. O primler artık eşit dağıtılacak, ücretler ve çalışma saatleri düzeltilecek, şefler ve amirler işçilere eziyet etmeyecek, kesilen çocuk ve kumaş paraları tekrar verilecekti. Madenciler, yeni doğan kızını bir defa bile göremeden devlet kurşunlarıyla öldürülen arkadaşlarının cenazesini beş kilometre uzaktaki köyüne taşıdılar, sonra işbaşı yaptılar."

Altı gün sonra, Merzifon’daki Yeni Çeltek maden ocağında grizu patladı, 69 madenci can verdi. Bildiğimiz gibi, maden işçilerini öldürmenin yaygın şekli tüfekle vurmak değildi. 1965 madenci ayaklanması üzerine Fazıl Hüsnü Dağlarca bir 'Zonguldak Ağıtı' yazdı: 'Bir kömür, bir uzak, bir kara, bir derin / Ellerin, yeraltında yitmiş kocaman ellerin / Yıllarca çalışırsın, gündeliğin on lira / Açsın, susar kuyular bağıra bağıra / Ko yamyassı ayakların balçık toprağa girsin / Kim yürürse öldürürler bilirsin.' Madenciler bunu bilmelerine rağmen, 1968 Şubat’ında yine yürüdüler. Türk-İş Genel Başkanı’nın 'Süleyman Demirel bu memleketin medar-ı iftiharıdır' demesine bir-iki hafta daha vardı. İşçiler devlet sendikasının kendilerini kandırdığını düşünüyorlardı. Yedi bin işçi, şehre girdi, polisin attığı göz yaşartıcı bombalara rağmen sendika binasına yürüdü."

"Madenciliğin başka işkollarından farkı, sadece günışığından yoksunluğu değildir. Kömür madeni deyince çoğu zaman akla tek renk gelir. Oysa madenciliğin istatistikleri bile öbür işkollarınınkilerden daha renklidir. Meselâ, başka istatistikler, yıllar, üretim miktarı, ihracat, işçi başına üretim, maliyet şu bu diye giderken, madencilik istatistiklerinde şöyle ilginç kalemler göze çarpar: milyon tona düşen ölüm adedi, yıllara göre ölümlerdeki artış-azalış, yaralı miktarı, falan..."

"Ekonomi tam gelişirken, maden ocağının dibinde bir gün bir homurtu duyulur. Sonra, -gök zaten yoktur-, yer altüst olur. Madende sinsi bir düşman, metan gazı, iyi havalandırılmayan köşelere sinip bekler. Bir de açık düşman vardır: kömür tozu. Madenci çalıştıkça, düşmanı artar, birikir. Madenin herhangi bir yerinde ufak bir patlama da olsa, kömür tozu zincirleme bir reaksiyon yaratıp bunun etkisini büyütür. Kömür tozu felaketi büyütmek için işe karıştığında ortaya muazzam miktarda karbon monoksit çıkar. Kömür tozu tamamen yanıp yok olmaz, bulutlar oluşturur, havalandırmayı da önler. Ve karbon monoksit madenin her yerine yayılır, işçileri zehirler."

"Madenci yerin yedi kat dibinde ter döker, terini siler, su içer, kömür tozu yutar, yemek yer, üzülür sıkılır, hayal kurar, heyecanlanır, öfkelenir, şakalaşır, kısaca yaşar. Ve hastalanır. ABD'de halen, yani 21. yüzyılda, her sene dört bin kadar maden işçisi "madenci hastalığı" denen illete yakalanır. Yeni binyılın parlayan güneşi Çin'de bu rakam yılda 10 bindir. Fransa’da 1920’lerden 1970’lere, ciğerleri hastayken çalışan işçi oranı azalmamış, artmıştır. 'Madenci hastalığı', akciğerleri mahveder, sonunda öldürür. Hastalığa yakalanan madenciler çalışmaya devam eder, şansları varsa emekli olup öyle ölürler. Hiçbir ülkede, madenciler arasında hastalık oranı yüzde 10’un altında değildir."

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
{$ photo.Metadata.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS