Aylan Kurdi fotoğrafının cevapları için sorular

Aylan Kurdi fotoğrafının cevapları için sorular

Minik Aylan Kurdi'nin bedeninin kıyıya vurduğu fotoğraf yayınlandığı andan itibaren bir trajedinin fotografik karşılığı olarak ortak belleğimize kazındı. Ancak fotoğraf, gazeteciler için olduğu kadar sosyal medyada fikir beyan eden pek çok kullanıcı için de müzmin bir tartışmayı alevlendirdi: "Bu fotoğraf yayınlanmalı mı?" İşte bu tartışmayı belgesel fotoğrafçı Mehmet Kaçmaz, Cnnturk.com için kaleme aldı. Tartışmanın tümünü kapsayacak nihai bir cevap, bir kutsal reçete olmadığını belirten Kaçmaz, fotoğrafın doğurduğu cevaplar için soruları yazdı.

Yazı: Mehmet Kaçmaz, Nar Photos*


Medeniyetin son yüzyılını savaşlara ve çatışmaların acı sonuçlarına tanıklığın görsel dokümleri olan haber fotoğrafları olmaksızın düşünmek neredeyse olanaksız. Başlangıcı XIX. yüzyılın sonlarına Kırım Savaşı ve Amerikan İç Savaşı'na dayansa da modern anlamda İspanya İç Savaşı, cephedeki fotoğrafçıların tanıklığının fotoğraflı haber dergileri vasıtasıyla oturma odalarının güvenlikli ortamına misafir olduğu ilk büyük çatışmaydı. Fransa’da Vu, İngiltere’de Picture Post ve Amerika’daki Life Look gibi haber dergilerinin, İkinci Dünya Savaşı sırasında cepheden yayınladığı fotoğraflar, 90’lı yıllarda Amerika ve müttefiklerinin Körfez’e askeri müdahalesini canlı olarak yayınlayan CNN International'ın tarihsel öncüleriydi bir bakıma. Yüzyılın ilk yarısıyla birlikte kadim kelimeler yerlerini yeni dünyanın genç ve acemi çocuğuna; görüntülere bırakmaya başlamıştı artık.


Görüntülerin kelimelere oranla çok daha kolay eğilip bükülebilen, kaba tabirle her yola gelebilen müphemliği hem görüntü üreticilerini, hem bu görüntüleri kitlelere ulaştıran yayıncılığı hem de bu yayınların nihai hedef kitlesi olan ‘okuyucuları / izleyicileri’ içine alan, nihayetlenmesi güç bir tartışmayı da başlatacaktı.


Dünya üzerinde yaşanan felaketlerin, savaşların, trajedilerin yayınlanmış fotografik görüntüleri bize ne söylüyor? Daha da önemlisi nasıl söylüyor? Kimilerinin sarsılmaz bir inançla iddia ettiği üzere bu görüntüler tekerrürün önüne geçebilecek ibret vesikaları mı? Ya da karşı uçta iddia edildiği türden bir duyarsızlaşmanın / kanıksamanın motoru mu?


Tartışmaya dair kutsal bir reçete olabilir mi?


Son sözü başta söyleyeyim: Tüm bu sorulara her özgül durumu kapsayacak biçimde verilebilecek nihai bir cevap, bir kutsal reçete olduğunu sanmıyorum. Bu tartışmanın sloganlardan, büyük laflardan, her iki uçtaki şüpheye yer bırakmayacak katılıktaki savlara mesafeli durulduğu ölçüde yapıp etme biçimlerimizde bir nebze olsun dönüştürücü olduğunu söylemek mümkündür.


Dört yıldan bu yana Suriye'de devam eden iç savaşla birlikte kitlesel bir göç dalgası başladı. Savaştan kaçan insanların bir bölümü Türkiye üzerinden Avrupa'ya geçmenin ve aileleri icin güvenli bir hayat kurmanın yollarını aramaya başladılar. Özellikle son aylarda Türkiye’nin Ege sahillerinden Yunanistan’ın Kos adasına oradan Avrupa ülkelerine ‘yasadışı’ yollarla ve hayatı bir riski göze alarak geçmeye çalışan insanlar, iptidai şartlarda yaptıkları yolculukta hayatlarını kaybetmeye başladılar. Suriye’deki kanlı çatışmaların ağır sonuçlarından biri hayatı Kobane’de başlayıp bodrum sahillerinde sona eren yaşındaki bir çocuk; Aylan Kurdi’ydi. Türkiye ve Dünya medyası haberi DHA fotomuhabiri Nilüfer Demir’in çektiği fotoğraflarla okuyucularına sundu. Söz konusu olayı yansıtan fotoğraf tek bir görüntü olmayıp olaya ait bir fotografik seriden oluşuyordu. Aylan Kurdi’nin yüzükoyun bir şekilde sahilde hareketsiz yattığı fotoğrafın yanı sıra, bir jandarma askerinin çocuğun cansız bedeninin yakınında duruken ve onu kucağında taşırken gösteren başka fotoğraflar da DHA tarafından servis edilmişti.



Fotoğraf, Cnnturk.com'un manşetinden böyle duyurulmuş, ancak kısa süre sonra yayından kaldırılmıştı.


Milliyet gazetesinin haberine göre Aylan Kurdi’nin fotoğrafının eşlik ettiği haber dünyada 187 gazeteye manşet oldu. Fransa’da sol eğilimli Le Monde, fotoğrafı yayınlamalarına gösterebilecek olası tepkileri göğüslemek istercesine “Mülteciler; Gözleri Açmak İçin Bir Fotoğraf” başlığını taşıyan yazıda, “Ne sansasyon ne de röntgencilik. Bu fotoğrafı kullanmaktaki tek isteğimiz anın gerçekliğini yakalamak” diyordu. İngiliz basını da fotoğrafı benzer şekilde; ‘Avrupa’nın gözlerini kapamayı seçtiği mülteci krizinin ağır gerçekliğini yansıtmak için’ ön plana çıkarttığını belirtiyordu. Daily Mail “İnsani Felaketin Küçücük Kurbanı”, Times gazetesi “Bölünmüş Avrupa” başlığını attı. İngiliz gazeteci Piers Morgan “Aylan’ın fotoğrafının altına sakın gözünüzü kapamayın çünkü bunu biz yaptık” diye yazdı.  


Avrupa’da yayınlanan gazetelerin bir bölümü çok kısa bir süre içinde savaş nedeniyle evlerini terketmek zorunda kalan ‘mültecilerin’ simgesi haline gelen ilk fotoğrafı kullanırken, Independent ve Le Monde gibi gazeteler jandarma askerini yüzü koyun yerde yatan Aylan’ın yakınında, arkası dönük duruyorken gösteren fotoğrafı tercih edilmişti. El Pais, Daily Mail, The Times, Daily Mirror, The Gurdian, Washington Post, WSJ, Le Soir gibi gazeteler üçüncü versiyon olan jandarmanın Aylan Kurdi’yi kucağında taşıdığı fotoğrafı yayınlamayı tercih ettiler.


  


Fotoğraflar: Nilüfer Demir / DHA 


Jandarmalı ve jandarmasız fotoğrafın etkisi


Söz konusu haberin okuyucuya aktarılması için editörler açısından aynı olaya ait en az 3 alternatifin bulunduğunu tekrar etmekte fayda var. İçerikleri aynı olsa da bu üç fotoğrafın okuyucu/ izleyici üzerindeki etkisinin hayli farklı olabileceğinin altını çizelim. Hem tekil anlamda bu olay, hem de mültecilik olgusunun kendisi düşünüldüğünde hafızalarda yer edecek görüntü yüksek ihtimalle karede jandarmanın yer almadığı fotoğraf olacak. Bu fotoğrafın her iki anlamda da bu denli keskin reaksiyonlara sebebiyet verrmesi, yerde tek başına sanki derin bir uykudaymışcasına uzanan ve bu haliyle bir çocuğa vehmedilen masumiyet anının güçlü bir ifadesi olabilecek iken birden asıl gerçeği; ölümün katılığını temsil etmesinde saklı. Bu fotoğrafın kaynaklık ettiği illüstrasyonlar, duvar resimleri, çizim yapılarak üretilmiş afişler tüm dünyada özellikle sosyal medya kanalıyla hızla yayıldı. (Bu fotoğraf da ikonik fotoğrafların ortak kaderini yaşıyor ve her türden görüntü üretme tekniğiyle yeniden ve yeniden çoğaltılıp dolaşıma giriyor artık) 



Diğer iki fotoğrafta başka bir insanın (jandarmanın) varlığı hatta Aylan’ı kucağına alıp sahilden uzaklaştırmaya çalıştığı an okuyucu/ izleyici bir ölçüde teskin eden bir unsur olarak bilinçdışı bir işlev görüyor olabilir. Bu nedenle ilk fotoğraftaki çaresizlik hissi, jandarmanın olduğu iki fotoğrafta oranla daha baskın bir etkiye ve dolayısıyla daha büyük bir duygusal tepkiye alan açıyor muhtemelen.


Edilgen bir isyan retoriği: “Batsın Bu dünya!" 


İlgili fotoğraflar dünya medyasında olduğu gibi Türkiye’de de gazete manşetlerinde büyük ölçüde yer aldı. Manşetlerin çoğu ya tekil bir trajediye vurgu yapıyor “Ölüm yolculuğu’ Bu kez ölüm kıyıya vurdu” ya edilgen bir isyan retoriği ile bir olayı lanetliyor “Batsın Bu dünya! ‘İnsanlığın Yatacak yeri yok”ya daha önce çeşitli vesilelerle bittiği ilan edilen bir şeyi yeniden bitiriyor ‘Söz Bitti’ ya da kendisinden zerre kuşku duymaksızın sorununun müsebbibini sadece dışarıda arıyordu “Şaşı Avrupa”, ‘Buzlamadık ki dünya utansın’, ‘Katili biliyoruz, ABD’nin Emperyalist politikaları’…


Gazetelerin internet edisyonlarında ise bazıları birbirinin çok yakın tekrarları olan fotoğraflar memleket internet gazeteciliğinin en büyük buluşlarından biri olan ve sayfaların izlenme/tıklanma oranlarını büyük ölçüde belirleyen “fotogaleri formatında” ardısıra dizilerek yayınlandı. Hatta bununla yetinilmeyip haber “eskidikçe”, “İşte minik Aylan’ın son uykusu” benzeri başlıklarla 6 saat önce çekilmiş uyku fotoğrafı bu galerilere dahil edildi ya da herhangi bir yeni bilgi içermeyen spotlarla yeniden haber olarak verildi.


Avrupa menşeili gazetelerde eleştirel bir dil 


Avrupa menşeili gazetelerin bir bölümün en azından mülteci krizinde Avrupa’nın rolümü sorgulayan bir dil kullandığını söylemekte fayda var. II. Manifesto “Sığınması yok”, La Stampa “Avrupa’nın öldüğü sahil”, Times: ‘Bölünmüş Avrupa’ başlıkları ile haberi okuyucularına duyurdu. Independent, haberi ‘Avrupa’nın mülteci krizinin şok edici zalim gerçeği’ başlığı ile kullandı.   
Sosyal medyanın kullanıcı tabanının genişlemesi ile önemli haber kaynağı haline gelen facebook, twitter gibi ağlar fotoğrafların kişisel hesaplarda paylaşıldığı diğer platformlardı. Sosyal medyayı yaygın olarak kullanan herkes bu kanallar vasıtasıyla 3 Eylül’de dolaşıma girmeye başlayan fotoğrafların muhtemelen tüm versiyonlarını defalarca gördüler ve sayfalarında paylaşarak yeniden çoğalttılar.


Fotoğrafların öncelikle internet tabanlı medyada yayınlanmasını takiben ilk baştaki soruları da içeren eski tartışmaya (Önemli bir kısmının birer cümlelik reasksiyonlar olduğunu belirtmekte fayda var) yeniden dönüldü. Alt başlıkları şimdilik atlarsak ana soru şuydu: Bu fotoğraflar yayınlanmalı mı?


Söz konusu fotoğrafın/ fotoğrafların dünya medyasında yaygın olarak yayınlanmasının temel insan haklarından biri olan iltica hakkını ve mültecilerin yaşam koşulların dünyanın gündemine acil bir sorun olarak getirdiği çok açık. İnsan topluluklarının parsellenmiş bir dünyada tel örgülerle çevrili olarak kimi zaman kısmi, kimi zamansa seyahat özgürlüğünden tamamen mahrum olarak yaşadığını yani sorunun asıl kaynağını- bir an için bir yana koyup sesli düşünelim: Bu fotoğraflar, zaten risk altındaki hayatlarını başka riskleri göze alarak sürdürmeye çalışan ve bu nedenle ulus devletlerin sınırlarını öyle ya da böyle aşmak zorunda olan insanların hayatını bir nebze olsun kolaylaştırabilir, kurulu sistemlerin değişmez gibi görünen yasalarını, politikalarını gözden geçirmelerine neden olabilir. Haberin okuyucuları/ izleyicileri açısından düşünüldüğünde kişisel sızlanmalar, ahlar vahlar yerine siyaseten karar mekanizmalarını etkilemeye dönük hak mücadelelerini daha etkin hale getirebilir. Fakat bütün bu olabilirlikler fotoğrafların nasıl/ hangi bağlamın içinde yayınlandığı sorusuyla yakından ilintili.


Haber fotoğrafları dünyayı iyi ya da daha kötü bir yer haline getirmezler


Burada asıl önemli mesele şu aslında: Haber fotoğraflarının ‘kamuoyunda’ oluşturabileceği olası tepkiler hiçbir zaman kendinden menkul değildir. Fotoğraflar olası çarpıcı içerikleri kadar bağlamları ile anlam kazanırlar. Bir fotoğrafın bize ne söyleyeceği, editoryal olarak nasıl bir dille sunulduğu, hangi bağlamda aktarıldığı ile yakından ilişkilidr. Okuyucu/ izleyici aynı fotoğraf karşısında öğrenilmş bir çaresizlikle, güvenli bir mesafeden kadere isyan edip gündelik hayatına kaldığı yerden devam edebilir, ya da başka bir bağlam ve haber dili, olayın dramatik tekilliğinin üstüne çıkarak olgunun yaslandığı çelişkileri görünür kılabilir. Okuyucu/ izleyicisini harekete geçirme potansiyeli yanında karar alma mekanizmaları üzerinde politik bir baskı oluşturabilir. Tüm bu olasılıkların mümkün olduğunu söyleyebiliriz fakat belgesel ve haber fotoğraflarına yüklenen aşırı anlam ve işlevin abartılı bir ön kabul olduğunu da teslim etmek gerek. Haber fotoğrafları dünyayı iyi ya da daha kötü bir yer haline getirmezler. Fakat kullanım biçimleri ve bağlamları dünya hakkındaki kanılarımızı her iki yönde de kolaylıkla etkileyebilirler


Aslında başlangıçtaki soruyu referans alırsak haber fotoğrafları bize pek de bir şey söylemezler; fotoğrafın söylediğini zannettiklerimiz; gazetenin yayın politikasının, politik ve ticari angajmanlarının, medya sahipliğinin, manşetin, haberde kullanılan dilin, fotoğraf altının bize söylediğidir. Ne söylendiğini de edilgen bir şekilde ‘izleyerek’ değil görüntüleri bağlamlarıyla ‘okumaya’ çalışarak anlayabiliriz ancak. Ayrıca unutmayalım ki bu okur yazarlık sürecinde her birimiz ‘kendimize’ de bir şeyler öyleriz. İçinde doğduğumuz hakim kültür, inançlarımız, politik tutumumuz, kişisel tarihimiz durmaksızın kulağımıza bir şeyler fısıldar.  


Twitter'da 10 bin kez yeniden paylaşılan bir twit şunu söylüyordu: "Bir Filistinli olarak size daha çok şunu diyebilirim; ölü çocukların fotoğrafları küresel vicdanı harekete geçirseydi Filistin çoktan özgür olurdu" 




Tek ölçüt ‘rahatsız edicilik düzeyi’ olabilir mi?
 
Basın meslek ilkeleri, basının sorumluluğunu tanımlayıp, ‘kamu yararı’, ‘genel ahlak anlayışı’, ‘kamu çıkarları’ gibi tanımlaması oldukça güç ve belirsiz kavramlar eşiliğinde etik bir çerçeve çizmeye çalışsa da tüm bu tartışmanın sadece mesleki olmayıp aslında politik/ editoryal bir tartışma olduğunu unutmamakta fayda var. Bu tartışmayı mesleki uygulama sınırları içerisinde yürütmek ‘bağlamın’ ve ‘politik tutumun’ tüm yapıp etme biçimleri üzerinde, belirleyici rolünü atlamak anlamına geleceği için havanda su dövmekten farksızdır maalesef. Bu vaka üzerinden devam edecek olursak bir fotoğrafın yayınlanıp yayınlanmama ölçütünün tek başına ‘rahatsız edicilik düzeyi’ olduğunu da söyleyebilmek de oldukça güçtür. Bir görüntüye bakıp bakamamak ya da bakarken hissettiklerimiz, her birimizin trajedi içeren bir görüntü karşısındaki kişisel tahammül eşiği oldukça değişkendir. ‘Üstelik yaşadığımız çevrenin ve bu çevrede olup bitenlerin bu eşiği belirlediğini biliyoruz. Ortadoğu'da bir iç savaşın ortasında büyümüş bir gencin bu türden bir görüntüye vereceği tepki ile Kuzey Avrupalı bir yetişkinin duygusal tepkisinin örtüşmeyeceği gün gibi aşikar.


Bununla birlikte vücut bütünlüğü bozulmuş bir bedene bakmak çoğumuz için pek de kolay değildir. Fotografik olarak açıkça betimlenen bir şiddet sahnesi -örneğin işkenceye maruz bırakılan bir insanın- görüntüsü pek çoğumuz için türdeşlerimiz adına bir utanç kaynağıdır. Üstelik işkencenin sözlü ya da yazılı ifadesinin bile dinleme eşiğimizin hayli üzerinde olduğu anlar vardır. (1980 sonrasında Diyarbakır Cezaevi''nde işkenceye uğramış politik mahkumların sözlü tanıklığından oluşan 5 Nolu Cezaevi'ni (5 Nolu Cezaevi / Çayan Demirel) ya da Endonezya'da darbe sonrası öldürülen muhaliflerin paramiliter katillerinin itiraflarından oluşan Öldürme Eylemi (Act of Killing / Joshua Oppenheimer) belgesellerini izlemek ortada kanlı sahneler olmamasına rağmen pek kolay bir deneyim değildir örneğin)


Tüm acıların fotoğrafla temsil edilmesi mümkün ve gerekli mi? 


Trajedi içeren görüntülerde -bunu ölçmek mümkün olmasa da- izleyenleri harekete geçirmek yerine çaresizliğin eşlik ettiği yaralı bir ruhla başbaşa bırakacak bir `eşik` var mutlaka. Dünya üzerinde yaşanan tüm acıların fotoğrafla temsil edilmesinin mümkün ve gerekli olduğunu sanmıyorum. Bu eşiğin altında kalan -kuşkusuz bu da editoryal bir karar olacaktır- görüntülerin yayınlanma/ yayınlanmama kararı esnasında `diğerkamlığın` gözetilmesi, Rimbaud'dan ödünç alınıp bağlamı değiştirilen bir deyişle 'ben'in bir başkası olduğu' (Arthur Rimbaud: Je est un autre) önermesinin hem zihinde hem de kalpte tutulması bir anahtar olabilir.


Bu yazının, en baştaki soruya (Bu fotoğraflar yayınlanmalı mı?) net bir cevap bekleyenleri hayal kırıklığına uğrattığının farkındayım. Fakat karar mekanizmalarının ölçülebilir parametrelere dayanmadığı bir alanda hareket eden editörler ve foto muhabirleri açısından bu sorunun maalesef tek bir cevabı yok.


Kendime uyguladığım bir süzgeç var elbette fakat bu da bir soru: Söz konusu fotoğraf/fotoğraflar ve yayınlanma biçimi, haber dili, fotoğraf altı, haberin başlığı, haberde yer alan bilgiler okuyucuyu çaresizliğin eşlik ettiği kanıksamaya, sıradanlaşmaya mı yoksa olan bitenin farkına varmaya, en azından kendi zihninde bir dönüşüme mi teşvik ediyor?


{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
{$ photo.Metadata.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS