Sahnelere 'bayram günü gibi gelen': Kalben

Sahnelere 'bayram günü gibi gelen': Kalben

Sosyal medyayı kolaçan ettiğim sıradan bir günde, "Kalben - Sadece | Sofar Istanbul (#1105)" başlıklı bir video düştü önüme. Yeniliklere çok açık olan biri olmadığım için ilk başta tıklamadım. Daha sonra birkaç kişinin de bu videoyu paylaştığını görünce "Vardır herhalde bir bildikleri" deyip tıkladım. Bir evin salonu, onlarca kişi toplanmış, yere çökmüşler. Ellerde biralar, gözler sahnede. Sahne dediysem, mikrofonun önü...

Boynunda gitarı, tutkuyla şarkısını söyleyen bir kadın. Her şeyden önce sözler çekiyor dikkatimi. Sonra, videonun altındaki yorumlarda yazılanlar gibi "milli marş" ilan ediyorum şarkıyı ve her gün dinlemeye başlıyorum. Sonra diğer şarkılarını da dinliyorum. Merak ediyorum, kimdi bu kadın? Kalben Sağdıç... Birkaç röportajını okuduktan sonra "Bir dakika, benim de soracaklarım var!" diyerek, bu röportajı yapmaya karar veriyorum. Kalben, isminin anlamını taşıyor adeta. 

Eminim çok sorulmuştur bu soru ama ben de sormaktan kendimi alamadım, içimde kalmasın. Kalben gerçek ismin mi?

Bu soruya her zaman verdiğim yanıtı veriyorum öyleyse: "Evet, gerçek ismim."

Müzikle nasıl tanıştın?

Annemin şarkı mırıldanışını dinleyerek, kasetlerini karıştırarak başlayan hikâye, Fikret Kızılok'un şarkılarını flütle çalmama son vermek adına bana bir klavye almasıyla devam etti.

"Şarkılar, mücadeleyi hafifleştirdikçe yol aydınlanmaya başladı"

Bir alışveriş merkezinin otoparkı, SoundCloud ve şimdi de Sofar. Müziğini hep alternatif yollarla dinleyicilerle buluşturdun. Bu senin seçimin mi? Yoksa şartlar mı böyle gelişti? Bu hep böyle mi sürecek?

Alternatif yollar diye düşünmemizin sebebi ana akımın fazla vurgulanmış, cilalanmış ve de pazarlanmış olması. Oysa alternatif yollar yüzyıllardır ana akımın hemen yanı başındalar. Üstelik sessiz sedasız değil, kendi seslerini diledikleri insanlarla buluşturacak iradeyle... Benim müzikle ilgili belli bir seçimim olmadı. İnsanın değerini ölçmek için garip araçlar kullanan bir düzen içinde az da olsa insanlığımı fark ettikçe ve paylaşmak istedikçe; dostlarım destek verip yol gösterdikçe; şarkılar mücadeleyi hafifleştirdikçe yol aydınlanmaya başladı sanırım. Şarkıların özgür içeriklerini ve beslendikleri hissiyatları çok karıştırmadan yola devam edebilirsem ne mutlu bana.

Hazır yakalamışken, biraz Sofar'dan da bahsedebilir misin?

Eski bir iş arkadaşım Sofar'dan bahsetti ve ben de organizatörü olan Eda Demir'e birkaç kayıt gönderdim. Sonra da Galata'da bir evin salonunda şarkılarımı söylerken buldum kendimi. Sofar Sounds, müziği "venue" olarak adlandırdığımız ticari alanlardan çok daha yakınımıza, evimize taşıdığı için özel bir fikir. Bu fikrin bir yerinde adımın olması mutluluk verici...

İnsanlar seni "alışılagelmişin dışında" görüyor. Sen bunu nasıl değerlendirirsin?

Ben her gün çocukluğumdan beri süregelen, kimi zaman büyüyen, kimi zaman küçülen ancak orada olduklarını bildiğim insanca dertlerimle uğraşıyorum. Her insan gibi... Hayatta kalmak, bir çatının altında olmak, faturaları ödemek, tuvalete düşen akıllı telefonun taksitlerini yetiştirebilmek, kaybettiklerimin acısını var olanların neşesine dönüştürmeye çalışmak... Kendimle ilgili "farklıyım" demek bana göre değil; ancak böyle düşünen ve düşündükçe kendine yakın bulanlar varsa, onlara selam ediyorum.

''Acaba bir simülasyon içinde miyiz? Her yer İstanbul'dan mı ibaret?''

Ankara ve İstanbul, birbirinden farklı iki şehir. Elbette Ankara'dan İstanbul'a taşınınca hayatın değişti. Bu süreci biraz anlatır mısın?

Bir asker-öğretmen klişesinin üretimi olarak fazlaca il, kasaba ve köy gezmiş biriyim ve herhangi bir ile ait hissetmesem de gönül bağlarım var. Ankara'nın son durumu ne yazık ki Ankara'dan bahsetme isteğimi az da olsa kırıyor. Benim yaşadığım Ankara'da müzik, özgürlük, sokak sanatı ve dostluk vardı, öyle hatırlamak en iyisi olacak. İstanbul ise daha ziyade bir "unvan" şehri gibi. "Nasılsın?" sorusundan daha değerli olan bir "Nerede çalışıyorsun?" sorusu var mesela. Çalıştığınız yeri, evinizin semtini, toplu taşıma kullanma sıklığınızı beğenmeyenlerle karşılaşabiliyorsunuz sık sık. E, burası 20 milyon insanı boynuzunda taşımaya çalışan bir öküz misali artık. Kaba, korkunç, içten çürümeli, dıştan makyajlı... İstanbul'dan bir tatlı huzur almak düşündüğümden daha pahalı olduğundan yoruldum, hala yoruluyorum, daha da yorulacağım burada olduğum sürece. Bazen Türkiye'nin diğer illeri nerede diye düşündüğüm oluyor. Acaba bir simülasyonun içinde miyiz? Her yer İstanbul'dan mı ibaret?

Müzik dışında nelerle uğraşıyorsun? Günlerin nasıl geçiyor?

Bağımsız yazarlık yapıyorum. Bağımsız yazar olmak çok güzelmiş. Yazarların illa bir ofisten yazmaları gerekmiyor. Hemen hemen hiçbir patrona anlatamadığımız bir gerçek... Size ödenen maaşın karşılığı olarak günün en az 9 saatini "o masada, o şekilde" geçirmeniz gerekiyor yazıktır ki.

Bir de Lulu'nun Maceraları serisinin ikinci kitabına başladım. Çocuklarla ilgili düşünmek ve yazmak mutluluk veriyor. Bu noktada bulunmadan önce 2 saatte gidilen işlerde çalıştım, televizyon sektöründe dolandırıldım, yemek paramızı ay sonunda yatıran yöneticiler sayesinde aylarca tavuk-pilav diyeti yaptım. Günlerim, artık bir patrona küfür etmeden geçiyor en azından, bundan ötürü iyi hissediyorum.

Yazdığın güzel sözleri biliyoruz ama bir de yayımlanmış kitapların, yazdığın senaryolar var...

Sen sormadan anlatmışım. Var, bunlar da var. Kendime gıcık olmadan ve utanmadan "Ben yazarım" diyebilmem, henüz çok yeni. Yapabildiğim her şeyi yaptığımı bağırmadım, hala da pek bağıran biri değilim. Sorarsan söylerim gibi daha ziyade... Genel bağlamda bir yazar, kendini yazmakla ilgili her alanda geliştirebilir. Ben de geliştirmeye çalışıyorum.

"Bir anda büyümek ve müziği karıştırmak istemiyorum."

Sahnede sadeliğinle dikkat çekiyorsun. İlerleyen zamanlarda bir grup kurma düşüncen var mı? Yoksa Kalben'i hep boynunda gitarıyla, tek başına mı göreceğiz? Geleceğe dair planların nedir?

Şu an bas ve gitar olarak ilerlemeye başladık. Son konserlerde birlikte çaldığım Berkant Ali sadece bas çalmıyor, bir de birlikte şarkı yapıyoruz. Bir anda büyümek ve müziği karıştırmak istemiyorum. "Grup kurmazsan olmaz", "orkestra şart", "sound çok zayıf ama sen iyisin" gibi laflar duyuyorum ve de ayıp olmasın ama pek umursamıyorum; çünkü bir şarkının dinleyiciyi bulması ve yanağından öpücük koparması için dinleyiciyle o kırılgan bağı, örümcek ağı karmaşasında ve ninemizin yünü sadeliğinde yakalaması kâfi olabiliyor. Bu, aşkla yaptığım bir hareket. Piyasa öyle istiyor ya da hep öyle yapıldı diye aşkımdan vazgeçemem. Aşkla büyümeye devam ederken yalnız söylediğim birkaç şarkı bırakırım sanırım; çünkü o yalnız anlarda birlikte şarkı söylerken müziğin içinde kaybolmak yerine dinleyicinin sesinde, eşliğinde kaybolabiliyorum.

Mabel Matiz'le "Saçlar" şarkısını söylediniz birlikte, biz de severek dinledik Youtube'tan da olsa... Başka kimlerle düet yapmak isterdin?

Rahmetli Müslüm Gürses ile düet yapmak en büyük hayallerimden biriydi. Bu soru beni duygusallaştırıyor.

Neler okuyorsun? Senden bir "ilk 5" istesek, hangi yazarları ve kitaplarını sıralarsın?

Yusuf Atılgan'ın öykülerini okuyorum bu günlerde. George Bataille'ın "Annem"i, Reşat Nuri Güntekin'in "Eski Hastalık"ı, Metin Eloğlu ve Cemal Süreya'ya dair her şey, Behrengi'nin "Küçük Kara Balık"ı, Walter Benjamin'in "Parıltılar"ı, Sait Faik Abasıyanık'ın "Son Kuşlar"ı, Milan Kundera'nın "Acı"sı... Burada beşte duramam, en iyisi susayım.

Müzik ilk 5 listesi alalım?

Son günlerde Andrew Bird, Mulatu Astatke, Mos Def, Sia ve Supertramp dinliyorum. Bir de elbette Türkiye'nin yeni müzik sahnesini renklendiren tüm isimleri konserlere giderek bizzat takip etmeye çalışıyorum.

Ben seni Sofar sayesinde tanıdım. Bu şekilde tanıyan ciddi bir çoğunluk var. Peki senin, "Mutlaka dinlemelisiniz!" dediğin, tanınmasını istediğin kimler var?

SoundCloud'da "daphead" adını kullanan Deniz Tekin'in çalmadığı enstrüman yok, bir de mis gibi sesi var.

 

 

 

{$ nextTitle $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS