“Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”

“Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”

İki yeni oluşum; NoAct ve HA-HA… Seyircisine merhabasını verdikleri İlk oyunları ise; Oğuz Atay’ın “Ne Evet Ne Hayır”ı. En temizinden bir Oğuz Atay hastası olarak ortaya temiz iş çıkaran oyunun yaratıcı ekibi HA-HA ile buluştuk ve merak ettiklerimizi sorduk…

“Oyunlar… gerçeğin en güzel yorumlarıdır. Bizim gerçek dediğimiz şey de, bazı güçlükler yüzünden iyi oynanamayan oyunlardır” diyor, 1934 ve 1977 yılları arasında yaşadığımız evreni şereflendirmiş olan Oğuz Atay… Ve vakti zamanında; “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” diyerek de aslında bir nevi edebiyat alemini başka bir boyuta taşımış olan üstadın 1974’te tamamladığı “Ne Evet Ne Hayır” hikayesinin tiyatro sahnesinde endamı sebebiyle giriş selamımızı kendisiyle veriyoruz. 

Hikaye, Atay’ın ilk baskısı 1975’te yapılan “Korkuyu Beklerken” kitabında yer alanlardan bir tanesi. Konusunu biraz hatırlamak istersek de; “Ne Evet Ne Hayır”ın anlatıcı karakteri F.G (yahut çalıştığı gazetenin “Gönül Postası” köşesindeki adıyla, Doktor Akın Korkmaz), bir gün, M.C. isimli genç adamdan sıra dışı bir mektup alır. “İnsanların dertlerine çare bulmak” ile mükellef gazeteci, bu uzun ve trajik(!) mektup karşısında tepkisiz kalamaz; mektubu parantez içlerine yazdığı kâh alaycı, kâh öfkeli yorumlarla okuyucuya sunar… Şimdi Atay’ın bu hikayesi; Tophane’de, 1868’de Fransız Yetimhanesi olarak inşa edilen tarihi binada sanatseverlere merhaba diyen yeni bir tiyatro olan NoAct ve yine yeni bir oluşum olan ki bu oyunun da yaratıcılarından HA-HA ortak yapımı olarak seyircisiyle buluşuyor. Bu minvalde oyunun yönetmeni ve oyuncularıyla bir araya geldik…


“İnsanlığın defolarını konuşalım mı?”
• Mevzumuza üstatla başlayalım istiyorum: Oğuz Atay’ın sizdeki karşılığı nedir, bir cümle ya da repliğe düşse ortaya ne çıkar?

Özge Erdem: Atay’ın bendeki karşılığı: “Oğuz Abi, gel bir oturalım da insanlığın defolarını konuşalım mı? Çok eğleneceğiz ama aynı şekilde çok üzüleceğiz de…” cümlesine denk düşüyor.

Sinan Arslan: Atay benim olmadığım -olmak istemediğim- ben gibi geliyor. Çünkü, o kendimi çok yakın hissettiğim bir yerde duruyor ve hayatına bakınca da kendimle ilgili pek çok benzerlik görüyorum. Misal, onun 40 yaşındaki halini öğrendiğimde: “Ben böyle olmayacağım. Henüz gençken yapmak istediklerimi denemeliyim” demiştim. Ama bugünden bakınca da aslında benim yolumu değiştiren adamdır kendisi.

Özer Arslan: Atay’ın ‘abi, amca…’ minvalinde aileden bir durumu var gibi. Ve Atay, biz de nedense kimlik arayışımızın bir karşılığı da aynı zamanda. Bendeki karşılığı ise: “Abi, biz neyiz, bir anlat, biz bu’yuz demi!” cümlesine denk düşüyor.

• No Act’ın ve HA-HA’nın Oğuz Atay ile buluşması nasıl oldu? Aranızda daha öncesinde tiyatro mekan deneyimi olanlar var; sizi bir araya getiren itici güç neydi?

Özer Arslan: NoAct Sahne menajer Fulya Filazi’nin önderliğinde kuruldu. HA-HA’nın yaratıcıları ise ben, Özge ve Sinan. Neden HA-HA ise; Atay’ın 'Tehlikeli Oyunlar' kitabında gülme kısımlarında kullandığı bir kalıp ‘ha-ha’. Oradan esinlendik, zira biz de çok gülen bir ekibiz. Oyun kısmında ise; sezona yeni bir oyunla başlayalım dedik ve Sinan’ın uzun zamandır aklında olan, üzerine de çalıştığı “Ne Evet, Ne Hayır”a giriştik. Evet, daha öncesinde mekan tecrübesi olup, sıkıntılar yaşamış insanlardan biri olarak şartların kolay olmadığını biliyorum. Ama Euripides’in söylediği gibi; İnsan endişeden ibarettir. Çeşitli endişe ve kaygılarımız var ve bunu da yok etmenin tek yolu ‘üretmek’.

Özge Erdem: İlk yönetmenlik oyunum, geçen yıl prömiyer yapan “Ofsayt”tı. Bu oyun ise yönetmenlikte ikinci deneyimim. Teklif geldiğinde, Özer ve Sinan benim için, çok büyük motivasyondu zaten. Prova ve sahneleme sürecinden sonra artık üçümüzün de birbirini çok iyi anladığını düşünüyorum. Tüm bunların yanında ekonomik kaygılar herkes kadar var ama bu hayatta kişisel olarak benim üretmekle ilgili ciddi bir motivasyonum var zaten. Ne olursa olsun üretmek zorundayız.

Sinan Arslan: Özer’le kuzen olmamızdan kaynaklı bir bağ vardı zaten ama başından bu yana ikimizin de meselesi tiyatroydu. Bu da herhalde kendiyle ve hayatla derdi olmakla alakalı. Sahneleme süresince ben de üçümüzün iyi bir enerji yakaladığını düşünüyorum. Bu metini baz alırsak da; kendi kişisel mevzularıma giriyor, oyundaki iki karakterden de kendime ait cümleleri duyabiliyorum. Bunu anlatmak da bir yerde terapi gibi oluyor, bir dostla sır paylaşmak gibi.

“Oğuz Atay’ı bulmamız tesadüf değil!”

• Provalardaki halet-i ruhiyenizle, sahneye yansıdıktan sonraki süreçte keşfettikleriniz neydi? Mesela, çalışırken ki süreçte fonunuz neydi?

Sinan Arslan: Kötü bir dönemdeydim ve bu oyunla beraber yaşama sevinci geldi diyebilirim. Oynadığımız karakterlerle de yakın temas kurmaya başlayınca, bu sefer de dedim ki; hayatta bambaşka problemler var, adını bildiğin ama hissini duyumsayamadığın. Tüm bu sorunu yaşayan taraftan, diğer tarafa geçtiğinde ise mevzu aydınlanıyor ve bir o kadar da absürtleşiyor. Belki de bazen mevzulara sadece uzaktan bakmak bu yüzden şart ve gereklidir.

Özge Erdem: İlk okuduğumda duyduğum heyecan ve o keşfetme hali hâlâ devam ediyor. Benim için her zaman hikayenin derdiydi önemli olan. Atay’ın da bu hikaye kısmında fotoğrafı çok iyi özetlediğini düşünüyorum. Fonda ise hep geçmişi duydum ama yaşamadığım bir dönem 70’ler. 1986’lıyım, fakat Atay’ın kalem işçiliği o kadar muazzam ki; hikaye 70’lerdi, lakin bir o kadar da bugünü, şu anı anlatıyordu. Adeta bilmediğim ve yaşamadığım bir dönemi biranda yaşamaya başladım.

• MC ve FG: iki erkek hikayesi… Bir de 3. ve 4. karakter olarak görmediğimiz iki kadın var, biri hikayedeki MC’nin aşkı diğeri de yönetmen… Metne dair kırılma noktalarınız neler oldu?

Özge Erdem: Arabesk bende yoktu misal; kültür ve müzik olarak onu anlamamı ve belki de empati yapmamı sağladı. Bir yanda da kendimi yargılamaya başladım; yok, aslında ben MC’yim, hayır FG’yim gibi garip araflara girdim. Bugüne kadar yerli metinler üzerine çalışmamıştım ve açıkçası uyarlamak konusunda da bu kadar heyecan duyacağımı düşünmemiştim. Bu tekstle birlikte yaşadığım yerin kodlarıyla çok da düşünmediğimi fark ettim.

Sinan Arslan: Oyuncu olarak evet, bir fikrimiz var ama bir kadın gözünden, bu metni başka ölçütlerde anlamamızda farklı bir deneyim oldu. Pozitif anlamda da başka bir bakış açısı geldi oyuna. Dolayısıyla ehlileştirilememiş iki erkeğin hikayesi, bir yönetmen tarafından ehlileştirilen iki oyuncuyla beraber böylesi bir bakış ve anlatım açısı kazandı diyebiliriz.

Özer Arslan: Oğuz Atay, son 10 yıldır gündemimizde ve geç de olsa idrak edilen yazarlarımızdan. Bu durumun da nereye ait olduğumuzu bilmemekle ilgili olduğunu düşünüyorum; Doğulu muyuz, Batılı mıyız, biz neyiz? “Nerede duruyoruz?” gibi soruların çok iyi karşılığını verdiği için Oğuz Atay. Tıpkı içimizdeki MC’ler, FG’ler gibi... Yaşadığımız coğrafyanın gündemiyle de alakalı olarak; ekipçe, Atay’ı(n metnini) bulmamız tesadüf değil! Atay’ın içinde de bugün bizim yaşadığımız fırtınalar kopuyor ve bu fırtınayı muazzam bir şekilde anlatıyor; FG olurken, bir anda MC olduğumuzu görmemiz gibi bunu da bir taraf olmaktan uzakta ve tüm ideolojilerin dışında yapıyor. Ekip olarak; önce biz-kendimiz bildiğimiz taraftan bir bakalım istedik; acaba biz asıl bakıyoruz kendimize? İçimizde ne kadar arabesk ne kadar klasik müzik var? Ayrıca bunların cevabını da bilmiyoruz. Aslında bunu ortaya atmaya başladığımızda tablo da netleşmeye başlıyor.

“Umutlanmak için ilk önce geçmişimizdeki yazarlara bakmalıyız”

• O dönemin edebiyatına ve yazarlarına bakarsak; Atay’ın hemhali üzerine ne söylemek istersiniz?

Özer Arslan: Atay’la aynı dönemde yazan birçok edebiyatçı var. Ama bakıldığında Atay, tüm bu kendini kodlayanların arasında da durmuyor. İçeriği Doğu, anlatımı Batı... İdeolojisiz, özüne ‘insanı’ alan bir yazar. Kendini sorguluyor, bunu yaparken de acımasızca yapıyor. Bu da okuyucuda samimi bir hal yaratıyor. Aslında bakınca bütün toplumsal meseleyi onun üzerinden çözebiliyorsunuz. Biz de ekip olarak böyle bir farkındalığa gidelim istedik. Amacımız; ayrışma değil de birleşmekse ortak yanlarımızı konuşalım ve belki bize düşen paydada kıssadan hisse çıkarabiliriz dedik. Kendimizi umutlandırmak için ilk önce geçmişimizdeki düşünürlere, yazarlara bakmalıyız diye düşündük.

Sinan Arslan: “Tutunamayanlar”da bir pasajın sonundaki bölümde: ‘Ne yapmalı?’ der ve sonrada kendine döner... Çünkü meseleye nerden bakarsak bakalım, kendi penceremizden gördüğümüz kadardır. Atay’ın eleştirileri de hep kendinedir; karşı tarafı yargılar gibi olur ama iki dakika sonra paramparça eder o yargıları ve alt metinleri…

“Oğuz Atay yolunda çok insan heba oldu”

• Peki, böylesi edebi bir metni sahneye taşırken bir çekinceniz, korkunuz oldu mu?

Özge Erdem: Olmaz mı! Tez danışmanım ve hocam olan Oğuz Arıcı; “Oğuz Atay yolunda çok insan heba oldu, iyi düşün” dedi. Ama ben içimdeki sesi dinledim. Ben hikayelere inanıyorum ve hikayelerin şu hayattaki her şeyi birbirine bağladığına… “İyi veya kötü hikaye” diye tanımların olduğunu da düşünmüyorum. Yani bu oyunu sahneye koyma halim, korkunun ötesine geçen bir dürtüydü.

Sinan Arslan: Erdem Şenocak’tan üç defa izledim “Tehlikeli Oyunlar”ı… İlkinde herkes gülüyordu ve ben kızıyordum, anlamadıklarını düşünüyordum. Tabii o zamanlar daha gençtim ama benim de anlamadığım taraflar varmış. O anlama hali de zamanla oluştu. Benim de hocalarım bu metni oyunlaştırma için iç açıcı şeyler demediler. Ama ben, Atay’la ilgili kişisel birikimime güveniyordum. Bu duygu bana korkunun üzerine gidebilmeyi sağladı ki Özer’in, ‘kendini Oğuz Atay sanıyorsun’ diye çok dalga geçmişliği de vardır. Tabii bu sanma hali, benim gibi Atay’ı hatmedenlerin çoğunda olabilir.

• Oyun karakterleri şimdi yanımızda oturuyor olsalardı, ne söylerdiniz?

Sinan Arslan: “Kızın peşini bırak, işine, gücüne odaklan! Daha gençsin kendini bu kadar harcamana gerek yok! Ayrıca şimdiye kadar bunları düşünüp, yapmışsın fakat hayatında neye çözüm oldu” derdim.

Özer Arslan: “Çok da ‘şey yapma’ ama yine de sen bilirsin” derdim. Çünkü onun kimliği, ondan vazgeçemez.

Özge Erdem: (Nietzsche'nin eserlerinde sıklıkla kullandığı bir terim olan) “Amor fati” derdim. FG anlardı zaten ama MC’ye de ‘kaderini sev’ derdim.

Oyun tarihleri: 2-9 Şubat’ta NoAct Sahne, 22 Şubat, 3-8-17-21 Mart’ta Boa Sahne. Detaylı bilgi için: www.noactsahne.com

{$ nextTitle $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS