Gezgin televizyoncunun ilk öykü kitabı çıktı

Gezgin televizyoncunun ilk öykü kitabı çıktı

Yaptığı gezi ve sohbet programlarıyla tanınan Fatih Türkmenoğlu’nun ilk edebi çalışması “Her Perşembe Saat 4’te” İnkılap Yayınları’ndan çıktı. “Beynimin içinde ordular dans ediyor gibiydi, hem çok yorucu hem de çok keyifliydi” diyen Türkmenoğlu ile bir araya geldik…

“Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemasından çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.


Bunları kurtarmanın yolunu biliyorum…” Nazarımızda her daim şahsına münhasır hemhaliyle yer edinen Yusuf Atılgan, 1959’da yayımlanan ilk romanı “Aylak Adam”da böyle nida ediyor. Hani şu, Bâki’den “Muffassal kıssa başlarsın garip efsane söylersin” alıntısıyla açılan meşhur Bay C’nin ses verdiği roman “Aylak Adam”... Gazeteci, yazar, gezgin Fatih Türkmenoğlu’nun “Her Perşembe Saat 4’te” adlı öykü kitabını bitirdiğimde Bay C’nin bu cümleleriydi aklımdan geçen…


“Üç Kuruş Fazla Olsun, Kırmızı Olsun”, “Amerikan Rüyası Tabirleri”, (Saffet Tonguç ile birlikte) “Türkiye'de Görülmesi Gereken 101 Yer”, “Hayat Gezince Güzel Sahilde” ve şimdi de dört uzun hikâyeden oluşan, İnkılap Yayınları’ndan çıkan “Her Perşembe Saat 4’te” adlı kitabıyla karşımızda.



Boğaziçi Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü’nden mezun olan Türkmenoğlu, New York Üniversitesi’nde İnsan Kaynakları ve İşletme diploma programına katılmış ve akabinde birçok işi denedikten sonra 1994’te gazeteci olmaya karar vermiş. İlk önce, pek çok mecmuada izlenim yazıları kaleme alan ve yaptığı tadında röportajlarıyla dikkat çeken Türkmenoğlu, sonrasında gerçekleştirdiği televizyon programlarıyla, verdiği konferans ve seminerlerle hatırı sayılır bir kitleye ulaşmayı başarmış. Son olarak da yeniden CNN Türk’te gezi programına başlayan ve bu ilk hikâye kitabına istinaden de, “En az gerçek olduğunu iddia ettiğimiz dünya kadar sahte; en sahtenin özü kadar gerçek...” diyen Türkmenoğlu’yla Galata’da konuşlanan Federal kafede, caz müziği eşliğinde bir araya geldik…


Muhabbetten ortaya çıkanlara gelmeden önce, izninizle kısa bir es notumu paylaşmak isterim: Mayıs ayında, “Amour Chien Fou” albümünün dünya turnesi kapsamında, İstanbul’u şereflendiren Fransız piyanist, söz yazarı ve şarkıcı Arthur H. ile Cnn Türk’e bir röportaj gerçekleştirmiştik. Röportajdaki Arthur’un hayatından bir kısım detaylar için; Açık Radyo’daki Fransız Öpücüğü programından aşina olduğumuz Devrim Özkan’a teşekkürler.


Röportajda selam vermeyi unutmuşuz ki bu da güzel bir habere vesile oldu; Özkan, (net olmamakla birlikte) “Çağdaş Müziğin Antolojisi” adlı bir kitap çıkaracağını ve içeriğinin de 50’lerden günümüze Fransız popüler müziğindeki akımları ve bu akımlarda yer alan 300’den fazla sanatçının hayat hikayesi ve eserlerinin incelediği bir çalışma olacağını söyledi. Fransız müziği takipçilerine duyurulur!


Gelelim, bu yaz sıcaklarında enseyi serinletecek ve algıda tadında bir esinti bırakacak olan “Her Perşembe Saat 4’te”nin yaratıcısı Fatih Türkmenoğlu ile söyleşimize.


 “En iyi bildiğim şey hikaye anlatmak”


John Berger “Sanatla Direniş” kitabında; “Bugün, var olanı resmetmeye çalışmak umudu teşvik eden bir direniş eylemidir” diyor. Bugünden bakınca siz kendinizi nerede görüyorsunuz?


 50 yaşındayım ve bugünden bakınca bir şekilde kendimi tekrar keşfetmek ve tekrar işe yarar hâlâ getirmek için çalışıyorum.


“İşe yarar” derken, size “işe yaramaz” olduğunuzu düşündüren nedir?


Çünkü o kadar yoğun bir iş temposundan çıktım ki; mesleki olarak gece, gündüz, mekan, zaman gibi kavramların birbirine karıştığı bir halden bahsediyorum. Bilmediğim diyarlarda, bilmediğim konuların peşinden koştum ki bunu da çok iyi becerdim. Hayattaki en iyi bildiğim şey; hikaye anlatmak ve kalpten kalbe iletişim kurmak. Bu benim tutkum. Yapamadığım anda da kendimi yarım ve başarısız hissediyorum.


Belki de artık demlendiniz ve bunlar da hikayeye dönüştü. Kim bilir, belki de sizi ufukta bekleyen başka mevzular vardır?


Bir demlenme var elbette ama sadece ‘yazmak’ beni mutlu etmiyor. Kimbilir, belki bir gün sesimi keşfedeceğim. Sıkı bir Paul Auster hastasıyım, bütün kitaplarını okudum. Hatta geçen yıl, Auster’ın Miami’de yapılan 70. doğum gününde kendisiyle sohbet etme şansım da oldu. Mesela; Auster’ın romanlarında insanların isimleri, ülkeleri ve kimlikleri değişir hep. Tıpkı Auster’ın yazdıkları gibi; hayat hakikaten çok uzun. Düşünsene, hayat boyu hep Fatih Türkmenoğlu veya şu ya da bu kişi olarak mı kalacaksın! Başka bir yerde başka bir şey olabilirim… Buradan bakarsak da şimdilik edebiyatta yeniyim. Yıllarca gezi kitapları yazdım, fakat ‘hikayecilik’ ya da ‘yazmak’ aynı zamanda çok yorucu ve çok farklı bir tatmış.



“Yazmak süreci bildiğiniz psikanalize giriyor”


Bu cümleleri size kurduran nedir?


Bitmişlik… Bir dönemin bitmişliği, teknoloji ve internet çağıyla her şeyin farklılaşmasının getirisi olarak ‘başka bir şey olmak lazım’a evrilen bir süreçten bahsediyorum. Tabii değişim ve dönüşüm olacak ki olmak da zorunda. Başka türlü hayatta kalamazsın ki! Yaşarsın ve nefes alırsın elbet ama düşünsene, benim gibi yaşamında tutku isteyen biri için sadece nefes almak değil ki hayat.


Tutku demişken; sosyal medya hesaplarına bakınca herkes ‘tutku’lu işler peşinde ve tanımlanan pek çok literatür de yer değiştirdi sanki. Ya yeni dünyanın dili artık böyleyse?


Ben inanmıyorum böyle olabileceğine ve insanların bu kadar basit bir şeyi dünya dili olarak kabul edebileceğine. “Eski kafalı” dedikleri bir yerden de söylemiyorum. Eskide de yaşamıyorum. Yaşadığım devirden son derece hoşnutum. Tabii ki bunlar da var olacaktır, ama diğer türlüsü hep kalıcı olacaktır hayatta. Kabul, eskiden Türkiye’de hayat çok daha yavaştı, fakat bu yavaşlığın seyrinde dostluklar çok derin ve renkliydi.


 “Her Perşembe Saat 4’te”ye gelirsek, sizin ilk edebi çalışmanız. Hikayelerin ortaya çıkışı ve bu süreçteki hissiyatınız nasıldı?


Medyadaki programımın bittiği dönemde, uluslararası gazetecilere verilen Knight Wallace Journalism Fellowship adındaki bursu değerlendirmek üzere ki aslında zamanlama da tesadüf oldu, ABD’ye gitme durumum oluştu. O sırada da Northwestern Üniversitesi’ne başvurdum ve konuk akademisyen olarak çalışmaya başladım. İşte tam o süreçte de yazmaya başladım. Yalnızlığı sevmiyorum ve ABD’de de kelimenin tam manasıyla yalnızdım. Ve “yazmak” süreci bildiğiniz psikanalize giriyor ve çok yalnız bir süreç. Bir cümlenin bazen altı saatte bazen de haftalar sonra ortaya çıktığı oldu. Bunun yanında da sanki karakterlerin hepsini bir yerlerden tanıyor gibiydim. Fakat söyleyebileceğim; beynimin içinde ordular dans ediyor gibiydi, hem çok yorucu hem de çok keyifliydi.


“Her şehrin bir şarkısı olduğunu düşünüyorum”


 Karakterler ortaya çıkmaya başladığında, günün sonunda yazmak sizin için ne ifade etti?


 Hem çok rahatlıyorsun hem de her gün çok ciddi bir katarsis. Aynı zamanda da sen yaşamamış olsan da o his ya da durumu tekrardan gün yüzüne çıkarmak gibi!


Hikayelerinizin kahramanları kadınlardı. Sebebi var mı?


Bilmiyorum. Öyle denk geldi. Aslında kitaptaki kadınları ben seçmedim, sanki onlar beni seçti ve zamanla o kadın karakterler de birbirlerine yaklaştı gibi oldu… Bu süreçte çok garip, meğer ‘ne çok şey hatırlıyormuşum’ diyerek kendime şaşırdığım da oldu. Tanıdığım binlerce insandan ne çok detay süzülmüş. Kitaptaki hiçbir karakter tek bir kişi değil. Hayatıma değen onlarcasının bileşkesi... O yüzden de bazen gerçekten yaşamış olduğum detayları kullanırken, kopya çekiyormuşum gibi benzeri bir hisse kapıldım. Ama aynı zamanda, “tam da yerine oturdu bu hareket” dedirtecek bir sağlama duygusu da yaşadım. Gördüğüm, tanıdığım sayısız insan, durum ve detay dört hikayeyle harmanlandı.


Hikayeleriniz Denizli, Miami, İstanbul ve Chicago’da geçiyor. Bir gezgin olarak bu şehirlerin sizdeki karşılığı nedir?


Her şehrin bir şarkısının ve bir şiirinin olduğunu düşünüyorum. Aslında her şehir, beni şekillendirdiği gibi karakterlerimi de başkalaştırıyor. Ben çok küçük ve ıssız yerleri sevmiyorum, belki kitaptaki karakterler de o sebeple büyük şehirlerde kaderlerinde olanı yaşadılar.



“Koşullar ne olursa olsun ayakta kal”


 Hikayelerinizin devamı gelecek gibi, romana evrilen hallerini hissettim. Sırada ne var?


 Kafamda bir roman yazma ve bir isimle nehir söyleşisi yapmak var. Ama roman için, aşırı tez canlı biri olarak o kadar sabrım var mı bilmiyorum. Romanda düşündüğüm teknik ise çok sevdiğim Haruki Murakami tarzı. Onun kitaplarında okuduğunuz bir karakteri, diğer kitaplarından hatırlarsınız; o karakterin devamı gibi. Yani hikaye başka bir hikayede devam eder. Bu minvalde bir şey denemek istiyorum. Aslında düşünüce hayat da öyle bir şey değil mi; olasılık teorisi gibi!


Yazdığınız kadın karakterler şimdi bu masada oturuyor olsaydı; ne söylemek isterdiniz? 


Teşekkür ederdim. İyi ki varlar, iyi ki bana geldiler ve bu hikayeleri yazdırdılar.


Hikayelerinizin kadınları günümüzde neye eşlik ediyorlar?


 Çok güçlü kadınlar. Günümüzde de hepsi farklı yolda ama her koşulda ayakta duran kadınları simgeliyorlar. Bir de tabii kadın, erkek ne fark eder, bir insan hikayesidir anlatılan ve şunu söylüyorlar: Koşullar ne olursa olsun ayakta kal!


Okuyucular bu kitabı neden okusun ve belki de bu da var dediğiniz bir şey varsa paylaşalım isterim?


 Öncelikle dört ana karakter, dört kadın bekliyor okuru. Özellikle seçmedim, öyle çıktı, öyle gelişti. Yan karakterler erkek oldu… Farklı şehirlerde, farklı zamanlarda geçen hayatlar, birbirine çaktırmadan değiyor. Her hayatın bir hikaye olduğu sonucu çıkarabilecekleri bir kitap bu. Yazarken koktuğum; hani bazı yazarlar vardır, her cümle altı çizilesi ve sanki her cümlede bir misyon, bir ders vardır… Tabii ki böylesi de bir tercih ama ben bir okuyucu olarak bu tarz kitaplardan yoruluyorum. Okuyucu olarak bana nefes alanı yaratan kitapları seviyorum. “Her Perşembe Saat 4’te” de böyle bir kitap… Röportaja Berger’in “Sanatla Direniş”iyle başlamıştık, vardığımız yer ‘sanat iyileştirir’ olmuştu. Ben de kendimi kötü hissettiğimde yüzümü sanata dönüyorum, mesela; bir sokağa gidip mimarisine bakmak ya da galerilere dalıp resimleri, heykelleri incelemek ya da iyi yazılmış bir edebi eserin içinde kaybolmak… Son olarak söyleyebileceğim; aslında ne yaptığınız önemli değil, o işi nasıl yaptığınız ve o yaptığınızın felsefesini önemseyip, etrafınızı görebilmek ve bulunduğunuz yerden bir seviye öteye çıkabilmekten bahsediyorum.

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS