Kimdir bu K ve K’lar?  

Kimdir bu K ve K’lar?   

Korona günlerinde, izole yaşayan kadınların hikayelerini “Her Güne Bir Vaka” adıyla arkası yarın serisi olarak sanatseverlerle buluşturan BGST Tiyatro’nun yeni projesi “K’nın Sesi”… BGST’den Duygu Dalyanoğlu ile akademisyen Özlem Aslan’ın projesi olan “K’nın Sesi” radyo tiyatrosu formuyla kulaklarımıza zuhur ediyor…

 

 

“Gerçek ihtiyaçlar ile sahte ihtiyaçlar arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tüketim toplumunda birey tüketim mallarını satın almanın ve bunları sergilemenin toplumsal bir ayrıcalık ve prestij getirdiğine inanır. Böylece genel bir toplumsal farklılaşma mantığı ortaya çıkar. İhtiyaç artık bir nesneye duyulan ihtiyaçtan çok, bir farklılaşma ihtiyacıdır. Tüketici tek tek nesnelere değil, mal ve hizmetler sistemini bütünüyle satın almaya yönlendirilir; bu süreçte bir yandan kendini toplumsal olarak diğerlerinden ayırt ettiğine inanırken, bir yandan da tüketim toplumuyla bütünleşir. Dolayısıyla tüketmek birey için bir zorunluğa dönüşür. Bu anlamda tüketim bireyin özgür bir etkinliği değildir.”

Fransız sosyolog-yazar Jean Baudrillard, 2000’lerin başında (Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan) “Tüketim Toplumu” adlı kitabında bu tanımları yaparken, bugün 2020 yılı itibariyle tüketim ve üretim tanımlarımızın - alışkanlıklarımızın çok da değişmediğini ama hayatın, kendi dinamiğinde farklı güzergâhlarda talih yollar aradığını her geçen gün tecrübe etmeye devam ediyoruz. En azından toplayınca ortaya çıkan fotoğraf ve deliller bu yönde. Gelecekte pandeminin dünya üretim ve tüketimine katkısı fikri bazda nasıl olur, şimdilik bu bir muamma belki ama tüketme temrinlerinde üretme hemhaline geçişte, bugünlerde bambaşka mevzuları da kadraja aldığımız aşikâr.

(Zeynep Okan)

Kullanma kılavuzunu bilmediğimiz bir yaşamı farklı hissiyatlarda deneyimleyen canlılar olarak, bu süreçte farklı projeleriyle ufkumuzu genişletenlere de tanık oluyoruz. İşte bunlardan bir tanesi de, bugüne kadar imzasını attığı işleriyle her daim algı loblarında derinlik yaratan BGST Tiyatro (Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu)…Ve ekibin yeni projesi, “Bu seri kimin sesi?” sorusuyla giriş taksimini yapan “K’nın Sesi”... York Üniversitesi (İngiltere) tarafından desteklenen projesinin yaratıcısı Duygu Dalyanoğlu ile konuştuk, detayları gelin kendisinden dinleyelim… (Not: Ekibin tüm projelerine sosyal medya hesaplarından ulaşabilirsiniz.)

 “Bu defa boş alanımız dijital”

Pandemiyle birlikte gündelik ilişkilerde sosyal mesafe ve bunun getirisi olarak da başka türlü bir yaşam şekli dayatılması söz konusu oldu. Hep bir teyakkuz hali ve sonucunda da psikolojik sendromlar – semptomlar... Bu yeni sosyalliği ve mesafeyi sizce nasıl kavramalıyız? Tiyatroda bunun tezahürü nasıl oldu-oluyor?

 Gerçekten de bir dönemden geçiyoruz. İlişki ve sosyalleşme biçimlerimizin nasıl değiştiği ya da bazılarının ne şekilde kalıcı olacağı çok konuşuldu, konuşulmaya da devam ediyor. Tüm bu değişim süreci tiyatro sanatını da etkiledi. Tiyatronun hikaye anlatma ve o hikayeyi bedenle, sözle ve diğer estetik araçlarla temsil etme gücünü elinden almasa da bunun ‘o ana özgü ve canlı’ olma halini değiştirdiği aşikâr.

Ama nasıl ki hayatın her alanında toplum ile uzaktan iletişim kurmaya devam ettik, tiyatro sanatçıları da bunun yollarını aradı, bir düzeyde buldu da. Arama halen de devam ediyor. Sanırım bu süreçte kavradığımız en önemli şey buydu, mesafelere rağmen üretmenin ve bir süreliğine sahnenin yerini alabilecek araçlar bulmanın gerekliliği. Aslında biz tiyatrocular buna alışkınızdır, çünkü çıkardığımız her yeni oyunda Peter Brook’un tabiri ile boş bir alanı dönüştürürüz, hatta aynı oyunun her yeni temsilinde farklı bir mekanda bu gerçekliği tekrar tekrar kurarız. Bu defa boş alanımız dijital alandaydı.

BGST kuruluşundan bu yana bulunduğu coğrafyanın, dünyanın fotoğrafını sahnesine ve hikayesine taşımaya devam ediyor. “K’nın Sesi’ne kulak verin” de bunlardan biri. Bu proje nasıl bir halet-i ruhiyeden çıktı? Oyunun sorusunu size yöneltecek olursam da, bu seri kimin sesi?

 Mart ayında tüm oyunlarımız iptal olup, evde kaldığımız dönemde salgın ile ilgili istatistik ve bilgiyi arayıp tararken bulduk kendimizi. Öte yandan, gün geçtikçe salgının yarattığı tahribatın virüsün etkilerinden ya da ölümden ibaret olmadığını da anladık. Kadınlar ve LGBTİ+ bireyler için evin güvenli bir alan olmadığı, kimileri için evde kalmanın mümkün olmadığı ya da ekonomik ve sağlık güvenceleri olmadan evde kalmaları gerektiği gibi pek çok konu konuşulmaya başlandı ama bu deneyimler ve yarattığı etkinin sertliği toplumun geneline yeterince yansımadı. Bu nokta da ölen, hasta olan, şiddete maruz kalan veya işinden olan her bireyin bir rakamdan öte, hikayeleri olduğunu anlatmak gerektiğini düşünür olduk. Ben de kadın ve feminist tiyatro alanında üretim yapan bir sanatçı olarak ne yapabilirim diye düşünürken ortaya çıkan “K’nın Sesi” projesi oldu.

BGST Tiyatro oyuncuları olarak birbirimizden uzakta olduğumuz için devreye monolog formu girdi. Format olarak da çocukken dinlediğim, tiyatroyu meslek olarak yapmaya başladığımda da sanatsal olarak hem merak ettiğim hem de yurtdışındaki örneklerini takip ettiğim radyo tiyatrosu formunda üretmeyi tasarladım. Artık radyonun podcast mecrasında, youtube gibi kanallarda, cep telefonunda olmasıyla dünyada da audio-drama (ses tiyatrosu) tabirinin kullanıldığını fark ettim.

Bu fikri BGST Tiyatro’ya açtığımda, icrası ve metin gelişimleri üzerine kafa yorduk. “K’nın Sesi”nde her oyunu BGST Tiyatro’dan farklı bir oyuncu seslendiriyor: Zeynep Okan, Nihal Albayrak, Büşra Karpuz ve Maral Çankaya… İlerleyen haftalarda konuk oyuncular da bizimle beraber olacak. Ayrıca proje sadece tiyatro sanatını değil, ses, müzik ve görsel sanatlar alanlarını da içeriyor.

Oyunlarda bir nevi dekor işlevi de gören üç boyutlu ses tasarımı ve her hikaye için bestelenen müzikler Beril Sarıaltun’a ait. Hikayelerin yazım aşamasından beri sürecin bir parçası Dilek Şenyürek ise projenin görsel tasarımı ve uygulamasını yapıyor. Her ikisi de bu hikayeleri kendi sanatları ile yorumluyorlar. Jenerik seslendirmeleri ise Feryal Öney’e ait.

(Duygu Dalyanoğlu)

Altı hikayeden oluşan “K’nın Sesi” bildiğimiz ya da bildiğimizi sandığımız insanların yamacına iliştiriyor bizleri. Bu hikayelerin tetikleyicisi ve ortak özelliği nedir?

Hikayeler pandeminin farklı dönemlerine odaklanıyor. Hatta sadece son üç, dört ayı değil, geçmişte olan ve  -belki de- gelecekte bizi bekleyen bir salgında geçiyor. Hepsinin ortak noktası, çıkış noktasının gerçek bir deneyim olması. Örneğin, 6 Temmuz haftası yayımladığımız “Ben Yaşamak İstiyorum” adlı kısa oyunun teması ‘şiddet’. Salgın döneminde ev içi şiddetin ve bahanelerinin arttığına dair bir haberde, bir kadının, “Bu defa bana şiddet uygulamasının nedeni kuşlara ekmek atmam” dediğini okumuştum.

Böylesine insani bir eylemin şiddete neden olduğunu okumak beni çok etkilemişti. Bundan hareketle kuşlarla dost olan bir kadının hikayesini hayal ettim. Ya da dünyada huzurevlerinde bakımsız bırakılan ya da terk edilen yaşlıların hikayelerini okumak, bende salgını huzurevindeki bir kadının gözünden yazmaya götürdü. Hikayelerin başka bir ortak özelliği ise kadınların, kuirlerin iç sesine, belirli bir an ya da olay esnasında bazen ağızlarından dökülen ama çoğu zamanda içlerinden, kafalarından geçen seslere yer vermesi. Ses tiyatrosunun ve monolog formunun bir avantajı da buna imkan tanıması oldu diyebilirim.

“Ben kendimi ifade ettim, işte bu yeter”

Sadece okuma tiyatrosu değil, aynı zamanda uzmanlarla ve bu alanda faaliyet gösteren aktivistlerle de söyleşilerin olduğu bir proje bu; biraz bundan bahsedelim ve içerikte neler masaya yatırılıyor?

 Oyun metinleri oluşmaya, bahsettiğim ses tiyatrosu formu netleşmeye başladığında, bunu BGST Tiyatro Youtube kanalının yanı sıra ülkemizde son yıllarda yaygınlaşmaya başlayan podcast mecrasında da yayımlamaya karar verdik. O zaman “K’nın Sesi”ni sadece oyunlar yolu ile değil, oyunların temasını daha geniş bir biçimde ele alabileceğimiz söyleşiler yoluyla da duyurmayı düşündük. Bu aşamada, Boğaziçi Üniv.’ndeki öğrencilik yıllarımdan beri tanıdığım, akademisyen Özlem Aslan dahil oldu ekibimize.

Özlem’in araştırdığı, sorularını hazırladığı bu söyleşilerde her oyunun temasını konu üzerine çalışan araştırmacılarla veya ilgili kesimlerin haklarını savunan aktivistlerle konuşuyoruz. İlk hafta feminist bir psikiyatrist olan Ayşe Devrim Başterzi ile psikolojisi ve toplumsal cinsiyet üzerine konuştuk ve program boyunca toplumsal eşitsizliğin farklı biçimlerinin ruh sağlığı üzerindeki etkisini tartıştık.

Yine başka bir programda da Hacettepe Üniv. Nüfus Etütleri Enstitüsü’nde öğretim üyesi olan Doç. Dr. İlknur Yüksel ile pandemi ile birlikte daha da artan toplumsal cinsiyet temelli şiddeti (kendisinin araştırma sonuçlarından hareketle) tartıştık. İlerleyen haftalarda kadın emeği, yaşlı hakları ve sağlığı, salgın tarihinde kadınlar gibi temaları farklı konuklar ile beraber konuşacağız.

Psikolojik ve fiziksel olarak sizin günleriniz nasıl geçiyor? Bugünlerde sizi şaşırtan ya da ilginç bulduğunuz neler oldu?

Tabii artık dört-beş aya yayılmış bir süreçten bahsediyoruz. Bu vaktin çoğunu evde geçirme şansınsa sahip olanlardandım. Öte yandan bir anda mesleki faaliyetlerimin ve sosyal temasımın bıçak gibi kesilmesi ile ilk günler daha şaşkın bir ruh hali içindeydim diyebilirim. Gelişmeleri takip etmek, hastalığın seyrini anlamaya çalışmak dışında ne yapabileceğimi düşünüyordum.

Sonrasında, meslektaşlarımla yaptığımız değerlendirmelerle de birlikte, yeni koşullara adapte olmak ve bu koşullarda üretmek için çaba sarf etmenin hem kişisel hem de toplumsal olarak iyi geleceğini düşündüm. O nedenle dijital mecrada sanatsal üretimler yapmanın; Mimesis, Feminisite, Art-izan gibi yazıp, çizdiğim mecralarda çeviri, söyleşi ve yazı üretimlerinin de salgını anlamlandırmak ve farklı boyutlarını tartışmak adına faydalı olduğunu gördüm.

“İnsan bir süreliğine susmalı ve oluşan sessizlikte başka bir öykü anlatıcısının –bir balık, yusufçuk, sansar veya bambunun, bir kedi, orkide veya çakıltaşının– sesine kulak vermeli. Arıların roman yazmadığını, örneğin, nereden biliyoruz? Tek bir bal peteğini bile okuduk mu? Bizden önceki tüm o asırlar boyunca nasıl da çok bilgi biriktirmişler! Bu sessizliğin derin, soğuk depolarıdır onlar.” diyor Bulgar yazar Georgi Gospodinov “Hüznün Metafiziği”nde.

Sizce, bizler bu yüzyılda hele de 4.5 milyar yaşındaki dünyanın yamacında, 300 bin yıllık insan tarihi ömrünü düşünürsek, bir süreliğine sessizlikte başka bir öykü anlatıcıların sesine kulak verebilmeyi öğrenebildik? Bir bakıma bugünleri yaşamak Thomas Bernard’ın (Sarsıntı eserinde) “Sen kendini tanıyor musun?” dediği gibi, ağır bir sorunun eşiğinden geçmemize de vesile olabilir. Zira baktığımızda herkes sosyal ağlarından farkındalıkta ‘çığır’ açıyor gibi...

Kesinlikle öyle, sosyal ağların bu anlamda demokratik bir şekilde her özneye ifade imkanı taşıdığını düşünüyorum. Ve salgın ile beraber sosyal ağlardan daha çok haber alır, mesafeleri aşar ve temas kurar olduk. Öte yandan sosyal ağlardaki etkinliğimizi sadece “ben kendimi ifade ettim, işte bu yeter” diye görmek yeterli mi diye de sormak lazım. Bu imkanı paylaşılmayan, bir bilgiyi sorgulanmayan, bir konuyu görmezden gelen bir kesimi görünür kılmaktan öteye geçerek kullanmak gerekmez mi? Değişime hizmet edecek ne yapıyoruz ve ne yapabiliriz diye sorarak kendimizi zorlamamız, bazen var olan ile yetinmememiz gerekir diye düşünüyorum.

(Nihal Albayrak)

“İlk etkilenen ama en son kurtarılanlar”

“Bizler kendi kendimizi yapmayız. Kendimizi bellek yoluyla yeniden yapamayız. Benim bellek tiyatromun düştüğü yanılgı buydu. Biz kendi kendini kuran varlıklar değiliz. Tarihin devasa hareketi kurar bizi, bu hareketin büyük ölçüde hareketsiz sonuçlarından ibaretiz. muhtelif gölge-olaylarız. Nedenini bilemeyeceğimiz asırlık bir hastalığın semptomlarıyız…” İngiliz filozof Simon Critchley’in “Bellek Tiyatrosu” kitabındaki bu cümleler bugünlerde aklımda dolanıyor. Bellekle ve tarihle de her daim derdi olan bir tiyatro BGST. Crithley’in bu cümlelerine ve bugünlerdeki yaşadıklarımıza istinaden ne söylemek istersiniz?

BGST Tiyatro etiketi ile çıkan oyunları tarif ederken ilk şunu söylüyoruz:

Çoğunlukla kendi metinlerimizi üretmeyi tercih ediyoruz. Bunun sebebi geçmişi de bugünü de anlatsak çağdaş bir söylem kurma ve bunun estetiğini bulma çabamızdan kaynaklanıyor diye düşünüyorum. Çünkü günün koşulları sizin, sadece sizin dramaturjinizi şekillendiren bir arkaplan değildir oyun metnini oluşturan kelimelerden oyunculuk üslubunuza; müzik tercihinizden afiş tasarımınıza kadar her unsura etki etmelidir. Örneğin, “Zabel” oyunumuz 100 yıl öncesini anlatsa da, seyircimiz tarafından ilgi görmesinin sebebi geçmişi bugünden çağdaş bir bakış ile anlatmasıydı. Bir kadın aydının renkli yaşamını ve direnişini günümüzdeki eşitsizlik ve adaletsizliklere referansla temsil etmesiydi. Pandemi döneminde yaptığımız ve günceli anlatan “K’nın Sesi”, “Her Güne Bir Vaka” gibi üretimler de günceli ve belleği yine bu anlayışla yorumlayan ve temsil eden çalışmalar...

Bu dönemde yapılan sanatsal mevzular- paylaşımlar hakkında ne düşüyorsunuz? Bazıları algıda seçicilikle gelen bir değişimin olacağından söz ederken, bazıları da insanın tarihini baz alarak tersi bir tablodan bahsediyor. Sizin düşünceniz ve öngörünüz nedir?

Değişim olacağı aşikâr, bundan kaçmanın ya da reddetmenin anlamı yok diye düşünüyorum. Buna adapte olup, üretmeye devam etmekten yanayım. Şu aralar canlı etkinliklere devam etmek zor olsa da elbet zaman içinde bu buluşmalara geri döneceğiz, bir sanatçı ve bir izleyici olarak da bundan şüphem yok. Bir konsere gitmeyi, yeni çıkan bir filmi sinema salonunda izlemekten vazgeçmeyeceğiz. Ama öte yandan dijital alanda yapılan denemelerin başarılı örneklerini de takip etmeye devam edeceğiz. Dolayısıyla canlı ve dijital üretimlerin bir arada olacağı melez bir düzenin devam edeceğine inanıyorum.

Pandemi, kültür sanat alanında açık çağrılar, fonlar ve dayanışma kelamlarıyla hasbihal ettiğimiz bir dönem oldu. Siz bu oluşumların ve paylaşımların neresinde duruyorsunuz; kendinizi ve tiyatroyu konumlandırdığınız yer neresi?

Öncelikle salgın bize şunu gösterdi: Dünyanın çoğu ülkesinde sanat kurumları ve sanatçılar yangından ilk etkilenen ama en son kurtarılanlar oldu. Tabii Almanya, Fransa gibi birkaç pozitif örnek hariç… Türkiye’de ise tiyatrolar kapsamlı bir destek politikasından; üretimsiz geçirdikleri ayların, şimdi ise sosyal mesafe koşullarına uyarak düşük kapasite açacakları salonların neden olacağı ekonomik zararın telafisinden muaf bir şekilde kaderlerine terk edilmiş durumda.

Bu süreçte açık çağrılar, fonlar ve dayanışma kampanyaları sanatçıların derdine deva olmaya çabalıyor. Bunlar çok değerli girişimler, fakat sektörün tamamına destek olması imkansız. Merkezi ve yerel yönetimlerin kapsamlı politikaları olmadan bunun başarılamayacağına inanıyorum. Bizim de bir parçası olduğumuz “Tiyatromuz Yaşasın” girişimi bu anlamdaki somut talepleri dile getiriyor.

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ photo.Metadata.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
 
LG
MD
SM
XS