Gün Zileli'nin anıları Kentlerde ile sürüyor

Gün Zileli'nin anıları Kentlerde ile sürüyor

Türkiye'de 1960'lı yıllardaki sosyalist gençlik hareketinin önde gelen isimlerinden 1990'larda anarşizmi benimseyen Gün Zileli'nin, ilk ciltleri yayımlandığında gündemi sarsan anıları, "Kentlerde" adlı yeni kitabı ile devam ediyor. Kentlerde'de hayat hikâyesinin 2000-2013 yılları arasında İngiltere'den İsviçre'ye, İsviçre'den de Türkiye'ye uzanan "göçmen" kısmını anlatan Zileli, bu ülkelerde yürüttüğü politik faaliyetleri, komün hayatını, dostluklarını ve gönül ilişkilerini tüm canlılığıyla anlatırken, Türkiye siyaseti üzerine görüşlerini yansıtmaktan da geri durmuyor.

Gün Zileli'nin anı dizisinin son kitabı "Kentlerde (2000-2013)" 18 Mayıs'ta raflardaki yerini alacak. İletişim Yayınları ayrıca; Pınar Selek'in "Cümbüşçü Karıncalar" adlı romanı, İlhami Algör'ün derlediği "Ma Sekerdo Kardaş? 'Dersim 38' Tanıklıkları" kitabını; Stefan Zweig'in Mustafa Topal ve Kıvanç Koçak tarafından çevrilen "Castellio Calvin'e Karşı" adlı romanı; Adam Baczko, Gilles Dorronsoro ve Arthur Quesnay'in, Ayşe Meral tarafından çevrilen, iç savaşın anatomisini çıkardıkları "Suriye" adlı kitabı; Süha Oğuzertem'in modern Türkçe edebiyat üzerine yazılarının yer aldığı "Eleştirirken"i okura sundu.

Cümbüşçü Karıncalar

İletişim Yayınları daha önce Yolgeçen Hanı adlı romanını yayımladığı Pınar Selek'in bu kez Cümbüşçü Karıncalar'ını edebiyatseverlerle buluşturuyor. Mafyaya, ırkçılara, çokuluslu şirketlere karşı direnen, cesaretle meydan okuyan insanları anlatan Pınar Selek, kendine has bir edebiyat atmosferini başarıyla yaratıyor. Umudun romanı…

Arka kapaktan:

Yolların, dehlizlerin, masalların, mavilerin garip ve divane hikâyeleri... Ağaçların dili, kaçak aşklar ve tatlı gülüşler. Pınar Selek, dünyayla savaşı, yediveren bencillikle uğraşı anlatıyor. Toprakla, tohumla, şiirle, vicdanla, paylaşarak, tekere çomak, ana yollarda, ara yollarda… Mafyaya, ırkçılara, çokuluslu şirketlere karşı; karıncalar misali usul usul, ince ince çalışarak. Direnen ve meydan okuyan…

Cümbüşçü Karıncalar göçlerle, sürgünlerle başkalaşan bir Avrupa kentindeki yeryüzü karıncalarının romanı; umudu ve mutluluğu pay etme kavgası.

Kitaptan alıntı:

Yolların, dehlizlerin, masalların, mavilerin garip ve divane hikâyeleri... Ağaçların dili, kaçak aşklar ve tatlı gülüşler. Pınar Selek, dünyayla savaşı, yediveren bencillikle uğraşı anlatıyor. Toprakla, tohumla, şiirle, vicdanla, paylaşarak, tekere çomak, ana yollarda, ara yollarda… Mafyaya, ırkçılara, çokuluslu şirketlere karşı; karıncalar misali usul usul, ince ince çalışarak. Direnen ve meydan okuyan… Cümbüşçü Karıncalar göçlerle, sürgünlerle başkalaşan bir Avrupa kentindeki yeryüzü karıncalarının romanı; umudu ve mutluluğu pay etme kavgası.



Ma Sekerdo Kardaş?

Daha önce İlhami Algör'ün romanlarını yayımlayan İletişim Yayınları, bu kez onun Ma Sekerdo Kardaş başlıklı araştırmasını okurlarla buluşturuyor. Algör, 1938 yılında Dersim'de yaşanan katliamın peşine düşerken, yaşananları doğrudan tanıklıklar üzerinden anlatıyor. Surbahan köyünden batıya sürülen birkaç ailenin hafızasından hareketle 1938-48 aralığına bakan bu çalışma, Dersim'de yaşananlar üzerine yeniden düşünmenin tüm imkanlarını sağlıyor. Hiç unutmamak için…

Arka kapaktan:

Dersim '38 hakkındaki büyük suskunluk birkaç yıldır çözüldü, bu konuda epeyce yayın yapıldı. Ma Sekerdo Kardaş'ın özelliği, bu travmaya yakın gözlüğüyle bakmasıdır. Surbahan köyünün, çoğu toplu olarak Zıni Gediği'ne gömülmüş kurbanlarından artakalanların hikâyesi. Evvelleri ve ahirleriyle.

İlhami Algör, "kalanların" hafızasıyla konuşuyor. 18. yüzyıldan bugüne, hayatın, ailelerin, Rus işgalinin, Ermeni komşuların, kırımın, sürgünün, dönüşün, hatırlananın ve hatırlanmak istenmeyenin hikâyesi.

Hafızanın gediğine gömülenleri, arkeolog şefkatiyle, usulca kazan bir kitap.

Kitaptan alıntı:

"Geride kalanları, kadın ve çocukları yük vagonlarına tıkıp batıya sürdüler. Nereye gittikleri, dönüp dönemeyecekleri belirsizdi. Erzincan'da Karasu kenarında, Ilıç'ta Fırat kenarında beklediler. Belirsizlik içinde korku dolu günlerdi. Neticede Divriği'de iskân masaları kuruldu. İskân memurları her bir aileden artakalanları, Balıkesir, Çanakkale, Eskişehir vb. illerde bir köye verdiler. Penceresiz kara vagonlara tıkılıp gönderildiler. Vardıkları yerde ilk
günler yadırgayan bakışlar ile geçti. Sonra yıllar geçti. 1947'de bir af çıktı, 'dönebilirsiniz' dediler. Döndüler. Yine aç kaldılar. Kolay olmadı. Yeni doğan çocuklar bu hikâyenin içine doğdular."

Castellio Calvin'e Karşı

İletişim Yayınları, kitaplarıyla dünya edebiyatına damga vuran Stefan Zwieg'ın Satranç'ından sonra, bu kez bir başka unutulmaz kitabı, Castellio Calvin'e Karşı'yı yayımlıyor. "Düşünce ve inanç özgürlüğünün" ateşli bir savunucusu olan Calvin'in iktidarı ele geçirince nasıl diktatörleştiğini ve Castellio'nun bu durumla mücadelesini tüm gerçekliğiyle anlatan bu metin, her zaman yeniden okunmayı hak ediyor. Edebiyatseverler için bir başucu kitabı…

Arka kapaktan:

Stefan Zweig, yüzyıllarca "unutulmuş bir adam" olarak kalan Castellio'nun şahsında hoşgörüye karşı hoşgörüsüzlük, özgürlüğe karşı vesayet, hümanizme karşı bağnazlık, bireyciliğe karşı mekanikleşme, vicdana karşı şiddet sorunlarını ustalıkla ele alarak ortaya unutulmaz bir yapıt çıkarıyor.

Protestanların Katolik Kilisesi'ne karşı giriştikleri mücadelede "düşünce ve inanç özgürlüğünü" ateşli biçimde savunan Calvin, Cenevre'de iktidarı ele geçirince bir din devleti sistemi kurar. Bir diktatöre dönüşüp toplumu kendi belirlediği kalıbın içine hapseder: İnsanların yakıldığı, işkence gördüğü, herkesin birbirini ihbar ettiği baskıcı bir ortam söz konusudur artık. Döneminin önde gelen bilginlerinden Sebastian Castellio, Calvin'in kendi görüşlerine aykırı fikirleri savunduğu gerekçesiyle Servet adında bir başka bilgini din adına yaktırmasıyla kimsenin söylemeye cesaret edemediğini söyler: "Bir insanı öldürmek asla bir öğretiyi savunmak değildir, bilakis: Bir insanı öldürmektir." Böylece Castellio ve Calvin arasındaki amansız
mücadele çağları aşan bir boyut kazanır…

Castellio Calvin'e Karşı, zorbalığa karşı tek başına ayakta duran bir vicdanın çarpıcı mücadelesi…

"Castellio hakkında hiçbir şey bilmiyordum, onunla tanışmış olmaktan gerçekten mutluyum ve geçmiş zamandan bir dost edinmiş durumdayım." Thomas Mann




Kentlerde (2000-2013)

İletişim Yayınları, Gün Zileli'nin anılarını yayımlamaya Kentlerde ile devam ediyor. Kentlerde'de hayat hikâyesinin 2000-2013 yılları arasında İngiltere'den İsviçre'ye, İsviçre'den de Türkiye'ye uzanan "göçmen" kısmını anlatan Zileli, bu ülkelerde yürüttüğü politik faaliyetleri, komün hayatını, dostluklarını ve gönül ilişkilerini tüm canlılığıyla anlatırken, Türkiye siyaseti üzerine görüşlerini yansıtmaktan da geri durmuyor.

Bir yazarın kendi yaşam öyküsünü anlattığı otobiyografi türü, Türkiye'de pek kaleme alınan bir edebiyat türü değil. Var olan otobiyografik eserlerin çoğunda görülen de siyasi, sosyal, kültürel olarak kendiyle hesaplaşma cesaretinden yoksun metinler olmaları.

Oysa Gün Zileli bunun açık bir istisnası: Şimdiye kadar yayımlanmış beş ciltlik otobiyografisinde hayatını neredeyse bütün detaylarıyla ortaya koymaktan çekinmeyen biri olan Zileli, bu altıncı ciltle daha önce 2000 yılına kadar getirdiği otobiyografisini tamamlıyor; yine tam bir açıklıkla, yine kendisiyle hesaplaşmaktan çekinmeden.

Kentlerde (2000-2013), Gün Zileli'nin hayat hikâyesinin İngiltere'den İsviçre'ye, oradan Türkiye'ye uzanan son kısmını ele alıyor. Bir "göçmen" olarak yaşamanın getirdiği zorluklar, "dışarıda" yürütülen politik faaliyetler, komün hayatı, epeyce gelgitli gönül ilişkileri, on iki yıl sonra doğulan topraklara dönüş, dostlar, anılar, kırgınlıklar, kopuşlar, aşklar, kediler-köpekler… Tüm bunları dürüst ve sakınmasız biçimde anlatan Zileli, beri yandan diğer ciltlerde olduğu gibi, yine Türkiye siyasetine dair sözünü söylemeyi de ihmal etmiyor; analiz ederek, eleştirerek, yorumlamaya çalışarak…

Kentlerde (2000-2013) "kendisi ve hayatı üstüne gerçekten düşünen" bir insandan samimi bir muhasebe.




Suriye

İletişim Yayınları, Baczko, Dorronsoro ve Quensnay'in birlikte kaleme aldıkları Suriye - Bir İç Savaşın Anatomisi'ni yayımlıyor. Çalışma, iç savaşın ilk dönemlerinde Suriye'de ve bazı komşu ülkelerde yapılmış görüşmeleri siyaset sosyolojisi temelinde değerlendiriyor. Savaş ortamının Suriye toplumu üzerindeki etkisinden savaş ekonomisinin kendini nasıl var ettiğine uzanan geniş bir alanda, bir iç savaşın anatomisi…

Farklı etnik ve dinî kimliklere sahip yüz binlerce Suriyeli 2011'de, rejimin demokratikleşmesi için barışçıl gösterilere katılmaya başladı. Rejimin uyguladığı şiddet, birkaç ay içinde, demokratikleşme talebinde ısrar edenleri de silahlanmaya, Özgür Suriye Ordusu içinde el yordamıyla kurulan birliklerde yer almaya ve kendi kurumları olan bir karşı-toplum oluşturmaya sevk etti.

2013'ten sonra PKK ve İslâm Devleti gibi ulusaşırı grupların varlığı arttıkça, hareketin ilk döneminde var olan, herkesi içermeye yönelik oybirlikçi mantık giderek kayboldu. Ayaklanma, ülke dışından beslenen ve derinleşen bir kutuplaşma içinde parçalara ayrıldı. Hızla radikalleşen siyasal İslâmcı hareketlerin yükselişi ve Kürt etnikulusalcı talepleri karşısında, daha ılımlı gruplar marjinalleşti.

Baczko, Dorronsoro ve Quesnay'in ortak çalışması, iç savaşın ilk evresinde Suriye içinde ve komşu ülkelerde yapılmış görüşmeleri siyaset sosyolojisinin süzgecinden geçirerek değerlendirirken, savaşın Suriye toplumu üzerindeki etkilerine ışık tutuyor. Genelleşmiş şiddet toplumda ve cemaat yapıları içinde hangi yeni hiyerarşiler üretiyor? Savaş döngüsü içine hapsolmuş Suriyelilerin tutunma stratejileri nelerdir? Farklı güç ve örgütlerin hâkimiyeti altında ülke bölünürken, savaş ekonomisi nasıl var oluyor? Aşırı şiddet etnik-dinî cemaatleşmeyi nasıl hızlandırıyor?

Elinizdeki kitap, bunları ve benzeri başka soruları yanıtlamaya çalışırken, Suriye'de iç savaşın anatomisini çıkarıyor ve aynı zamanda dünyada iç savaş hallerini anlamaya yönelik yeni bir karşılaştırmalı kuramsal çerçeve sunuyor.




Eleştirirken

İletişim Yayınları, Süha Oğuzertem'in 1990 ile 2014 yılları arasında 10 yazar hakkında kaleme aldığı incelemelerinden oluşan kitabı Eleştirirken'i okurla buluşturuyor. Sait Faik'ten Yaşar Kemal'e, Tanpınar'dan Yakup Kadri'ye, Türkçe edebiyatın önemli isimlerinin eserleri üzerine değerlendirmelerde bulunan Oğuzertem'in bu çalışması hem ele aldığı metinler hem de edebiyat eleştirisi kavramı üzerine yeniden düşünmenizi sağlayacak.

Sorgulanmadan öğretilene, söylenegelene, tekrarlana tekrarlana geleneğe dönüşene güvensizlikle işe başlıyor Süha Oğuzertem. 1990 ile 2014 arasında yayımlanan, 10 yazar hakkındaki 16 incelemeden oluşan bu kitap bir "itirazlar toplamı". "Acaba öyle mi" sorusunu şiar edinerek, hem edebiyatın geneline dair hem de yazarlar özelindeki yerleşik yargılara karşı çıkıyor. Klişeleri sorgulamaya, "metnin gizi" çözüldükçe menzili derinlik kazanan bir yolculuğa davet ediyor okuru.

Psikanalizden feminizme, etikten ekoeleştiriye, Marksizmden (post)modernizme kuramı ihmal etmeyen, yakın okuma yöntemine daima sadık kalan ama varacağı yerin ufku sabit kuramsal çerçevelerle çizilmemiş bir yolculuk bu. "Eleştiri namına yapılan iş, birtakım sabit kuramların, kuralların uygulanması değildir. Bir yolculuk, serüven, keşif süreci içermeyen, eleştirmeni değiştirmeyen eleştiri ne ölçüde eleştireldir? Eleştirel özgürlüğümüz, araştırma nesnesini ciddiye almanın yanı sıra ondan bağımsızlığımız üzerine kuruludur". Tıpkı edebiyattan beklendiği gibi, eleştirinin de "başkasının yerini almaya değil, başkalarına ilişkin farkındalığımızı yükselterek kendimiz olmaya özendirmesi"nin yolunu açıyor Oğuzertem.

{$ nextTitle $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS