Halep'te 1915'in izi: Çocukluğu Olmayan Adamlar

Halep'te 1915'in izi: Çocukluğu Olmayan Adamlar

Diaspora Ermeni edebiyatının önemli yazarlarından Antranik Dzarugyan’ın “Çocukluğu Olmayan Adamlar” kitabı Aras Yayıncılık’tan çıktı. Klemans Zakaryan Çelik’in Türkçeye kazandırdığı kitapta yazar, 1915 sonrasında Halep’teki bir Ermeni yetimhanesinde geçen çocukluğunu anlatıyor.

“Eğer ölüm karşısında yaşanacak bir gün daha verilseydi bana, ah bir verilseydi, isterdim ki, çocukluğumun bir günü gelsin geri”


Bugüne dek en çok okunan Ermenice eserler arasında bulunan “Çocukluğu Olmayan Adamlar” kitabında Antranik Dzarugyan kendisinin sorduğu “Ölüm döşeğinde sana bu dünyada bir gün daha bahşedileceği söylenseydi, geçirdiğin ömrün hangi gününü yeniden yaşamak isterdin bilge dostum?” sorusuna bu yanıt ile başlıyor ve devam ediyor: “(…) yeryüzündeki insanların dörtte üçünün çocukluğunu aradığını, geri kalanınsa hâlâ çocukluğunu hayal ettiğini biliyorum.''


Dzarugyan bu girişin ardından çocukluk yıllarını geçirdiği yetimhane günlerine getiriyor sözü… 1913’te Sivas Gürün’de doğup 1915 nedeniyle Halep’te geçen bir çocukluğun izinde…


Kitap her sayfası ile Halep’teki yetimhanenin kapılarını aralıyor, yaşananları yansıtıyor. Yetimlere bakan “anne” gibi kadınlar mayrig, onların üzerinde “baba” gibi görünen idareci hayrig ve elbette çocukların birbirinden zor hayatlarında rekabetlerini, mutluluklarını, heyecanlarını ve hayallerini anlatıyor birer birer. Yokluğu, yokluğun onlar üzerinde bıraktığı izleri yansıtıyor. Toros’un gelecek planlarındaki gibi. “Büyüyüp para kazanmak, para kazanıp ekmek almak. Evde her zaman koca bir tekne dolusu beyaz ekmek bulundurmak. Sabahtan akşama akşamdan sabaha ekmek yemek.”


"Çocukluğumuz olmadı, çünkü Ermeni'ydik ve yetimdik"


Kitabın okuruysa en başından beri biliyor ki bu yetimhane sıradan bir yer değil. O çocuklar 20. yüzyılın başında, o güne dek yaşanmış en büyük felaketlerden birini yaşayanlardan. 1915’te Ermeni Soykırımı döneminde aileleri bugün Türkiye sınırları içindeki yerleşim yerlerinden sürülüp Suriye çöllerine, oradan da Halep’e gönderilenlerden… Yazar da bu durumu daha kitabının başında çok net bir şekilde anlatıyor: “Çocukluğumuz olmadı, çünkü Ermeni’ydik ve yetimdik.”


Dzarugyan çocukluğunu özleyen yetimhane arkadaşlarına da sesleniyor birer birer:


“Annen ile ağabeyin gözlerinin önünde, ‘Büyük ağacından altından akan suyun yanında’ boğazlandığı için her gece korkunç çığlıklarla ‘Geldiler, geldiler!’ diye haykırarak tüm yetimhaneyi ayağa kaldırırdın hey gibi minik Bedros. (…) Bu muydu çocukluk?”


 


“Bir şalgam için tek gözünü kaybettiğin ve üç ay koltuk değneğiyle yürüdüğün çocukluğunu geri istiyor musun Sümüklü Apraham?”


“(…) dükkan sahibi yetişti, tartının demir koluyla vurduğu üç darbenin ikisi bacağını parçaladı. Topal kalmadın ama hurma da yiyemedin. Sırtlayıp götürdük seni ve gün ışıyana dek ‘Anne! Anne!’ diye inledin. Çocukluk muydu yaşadığın kıvırcık Sisag?”


 


Kitapta yer alan anılar arasında sadece diğer çocuklar değil, ziyaretçiler de yer buluyor. Buraya gelenler yetimhanenin yakıcı gerçeğinin farkında. Onlardan biri Ermenice edebiyatın en büyük mizah yazarlarından Yervant Odyan oluyor. Çocuklar onun hediye ettiği yılbaşı kutlamasında kendilerini eğlendirmesini beklerken siyahlar giymiş, yas tutan Odyan’ın ağzından sadece beş kelime çıkabiliyor. Binlerce yıllık topraklarında yaşadıklarının ardından annesiz, babasız, ailesiz bir şekilde Suriye çöllerine savrulan ufacık çocukların karşısında, “Çocuklar… Yetimler…” (…) “Yetimler sizi seviyorum…” diyebiliyor ancak.


"Beni de oğlu olarak kabul eder mi?"


Yervant Odyan’ı da etkileyen gerçek bütün kitabın ruhu aslında. En büyüğü 6-7 yaşlarında olan bu çocukların yetimhane anılarında en derin iz, aile eksiği… Kiminin akrabaları memleketinde gözlerinin önünde katledilmiş… Kimi anne babasından ölüm yolculuğuna dönüşen hat üzerinde ayrı düşmüş… Kimi ise varılan şehirde hayatta kalma mücadelesi sırasında mecburen teslim edilmiş yetimhaneye… Bu yalnızlık hissi “Çocukluğu Olmayan Adamlar”da, yayınevinin kitabın arka kapağına da çıkarttığı şu çarpıcı diyalogu yaratıyor. 1915’in en derin yara izini gösterircesine…


 


“Tekrar benden yana döndü, dürtükledi. Ben de döndüm.


“Sana bir şey söyleyeceğim.”


“Söyle.”


Epey tereddüt etti. Sanki bir şeylerden utanıyor, çekiniyordu. Karanlıkta bile, titreyen nefesindeki iniş çıkışlardan, uzayıp giden suskunluğundan, taş gibi hareketsiz bedeninden Haçik’in yaşadığı iç sıkıntısını hissediyordum. Nihayet ağzını açtı.


“Annene bir şey söyler misin?”


“Ne söyleyeyim?”


Kısa bir sessizlikten sonra, “Beni de oğlu olarak kabul eder mi?” dedi aniden.


Susma sırası bu defa bendeydi. Böyle bir soru beklemiyordum. Teklif açık ve güzeldi ama benim elimden gelenlerin bir sınırı vardı, bu da bazı bilinmezler ve belirsizliklerle beraber zihnimde koca bir şüphe uyandırıyordu. Yine de endişemi hiç belli etmeden, “Tabii ki söyledim, annem iyi bir kadın, kabul eder,” dedim.


“Biliyorum, sabah gördüm, aynı benim anneme benziyor…”

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS