Raymond Kevorkian'ın kapsamlı araştırması "Ermeni Soykırımı" Türkçe'de

Raymond Kevorkian'ın kapsamlı araştırması "Ermeni Soykırımı" Türkçe'de

Ermeniler, Abdülhamid rejimine karşı birlikte muhalefet ettikleri Jön Türkler tarafından birkaç yıl sonra yok edildiler. Peki ne oldu da 1895'ten sonra Ermeniler sistemli olarak şeytanlaştırıldılar? Tarihçi Raymond Kevorkian'ın en geniş kapsamlı inceleme kabul edilen Ermeni Soykırımı adlı kitabında, bu sorular yanıt bulurken, şehir şehir yaşananlar anlatılıyor. Ermeni Patrikhanesi Enformasyon Bürosu'nun belgelerini de ilk kez yayımlayan Kevorkian, ikinci bir Teşkilat-ı Mahsusa'nın varlığını da gün ışığına çıkarıyor.

Tarihçi Raymond Kévorkian'ın, Ermeni Soykırımı'na ilişkin en geniş kapsamlı inceleme olarak kabul edilen kitabı "Ermeni Soykırımı", İletişim Yayınları'ndan çıktı. Ahmet İnsel ve Kerem Ünüvar'ın editörlüğündeki kitabı Türkçe'ye Ayşen Taşkent Ekmekçi çevirdi. Fransızcası 2006'da çıkan 1167 sayfalık kitap altı ana kısımdan oluşuyor ve soykırımın 19. Yüzyılın sonundan Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna kadar süren safhalarını tüm yönleriyle ele alıyor. Kevorkian'ın kitabında Ermeni Patrikhanes Enformasyon Bürosu'nun, 1918'de İttihatçıların yargılandığı davada da kullanılan arşivlerini ilk kez yayınlıyor.

"Ermenilerin şeytanlaştırılması"

Kevorkian, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Türk milletine dayalı bir ulus devlet inşası projesinin, Türk olmayan unsurların dışarıda bırakılması fikrini zımnen öngördüğünü belirtiyor ve toprak kayıpları, özellikle de Balkan Savaşlarında (1912-1913) alınan aşağılayıcı mağlubiyetin, Jön Türk Merkez-i Umumisinin üyelerinin radikalleşmesine yol açtığını belirtiyor. Ve Birinci Dünya Savaşı sırasında kamuoyu nazarında Rum ve Ermenilerin "cezalandırılmasını" mümkün kılan bir şeytanlaştırma sürecini hazırladığını ifade ediyor. Kevorkian, İttihat Terakki'nin Ermenilere yönelik 1908 öncesindeki suçlamalardan yararlandığını, Ermeni  halkını "içimizdeki düşmana" çevirirken, diğer halkları da bu katliamları seyretmeye, çoğu zamanda katılmaya ikna ettiğini ifade ediyor.

"Soykırımın bir iç mantığı vardır"

"Soykırımın bir iç mantığı vardır" diyen Kevorkian, Ermenilerin fiziksel imhasının ayırt edici özelliğinin Türk ulus devletinin kurulmasının ön koşulu olarak görülmeleri olduğunu belirtiyor. 

Osmanlı muhalefeti: Jön Türkler ve Ermeniler

Kevorkian'ın kitabının ilk bölümü, 1895-1908 tarihleri arasını konu ediniyor. Ermenilerin imparatorlukta kaderini tayin edecek her gelişmenin tohumu bu yıllarda atılıyor. Üstelik bu dönemde Jön Türkler ve Ermeniler birlikte Abdülhamid'e karşı muhalefet ediyorlar. Yani birkaç yıl sonra yaşanacak soykırımın mağduru ile faili... Abdülhamid'in "Mithat Anayasası" diye anılan ilk anayasayı rafa kaldırması, bu anayasanın tanıdığı haklardan mahrum kalan Ermeniler ile Osmanlı muhalefetinin bir diğer unsuru Jön Türkler ile bir yakınlık içine sokar. Bu birlikte muhalefet safhasında Jön Türkler, Ermenilere karşı milliyetçi bir şüphe ve mesafe içindedirler. Kevorkian, bu süreci oldukça detaylı anlatıyor ve geniş bir literatüre başvurarak,  Jön Türk muhalefetini tahlil ediyor. Örneğin Osmanlı elitlerinin rejimle hiçbir temel görüş ayrılıklarının bulunmasına rağmen, bazen sadece gözden düşmüş oldukları için kendilerini muhalefet kanadında bulduklarını anlatıyor. Kevorkian, Jön Türklerin politik söylemlerinin sadece anayasanın yeniden yürürlüğe konulması talebiyle özetlenebileceğini belirtiyor.

Oysa, Ermenilerin muhalefeti, hakim gruba mensup olmayan, "nankör, güvenilmez, hain ve çıkarcı" hatta "iç düşmanlar" olarak görülen bir milletin eşitlik talebi ve mücadelesidir.

Jön Türklerle ilişkiler

Ruslarla girilen savaşta Osmanlı yenilip de Batılı devletler 1878'de Berlin Anlaşması'nda Doğu'da bir Ermeni devleti telaffuz edince Ermenilere yönelik şüphe ve üzerlerindeki baskı da iyice artar. Abdülhamid Ermenilere karşı Hamidiye Alaylarını kurar, katliamlara girişir, 1895-1896'da Kilikya ve Adana katliamları yaşanır. Bu katliamlar Avrupa'daki Ermeni komitalarını (parti, örgüt) radikalleştirir. Ermenilerin bu katliamlara karşı Osmanlı Bankası'nın işgal edilmesi gibi tepkileri, Jön Türklerle ilişkilerindeki mesafeyi de artırır. Ancak Jön Türkler, Ermenilerin Avrupa'daki etkisinden yararlanmak için  bazen de yakın ilişki kurarlar.

Jön Türkler'de ayrışma

Jön Türkler içinde iki eğilim bu yıllarda belirir. Biri, ademimerkeziyetçi kanat, diğeri ise gayrimüslimlere de düşmanlığı açık bir hal almış olan merkezi devlet savunucuları. 1902'deki İttihad Terakki Cemiyeti kongresinde ayrışma yaşanır ve ikinci grup, ayrı bir Merkez Komite kurarlar. Bu grup Hınçakların dergisinde yayımlanan bir yazıda, "Jön Türkler de en az Sultan ve eski Kürtler kadar körü körüne vatansever" denilerek eleştirilir. 

"Kurtarıcı elit"

Kevorkian, İttihat Terakki ideolojisinin oluşumunu da ayrıntılı bir şekilde inceliyor. Batıdaki sosyal bilimler literatüründen etkilendiklerini belirttiği Jön Türklerin, eski Türklere tanınan özel statüyü, "doğal yönetme hakkını" istediklerini ifade ediyor. Ancak, Jön Türklerin adına meşruiyet ileri sürdükleri Türk kimliğinin çerçevesi henüz belirsizdir. Bu sıralarda Türkçülük ve Türk dilinin üstünlüğü fikirleri ileri sürülür. Türk olmayanlara ilişkin, onlara hükmetme "hakkını" öne sürerler. Türk kimliğinin inşasında modern devletin dayanağı olacak bir müteşebbis sınıfa ihtiyaç vardır. Kevorkian, işte bu sırada "terörist Ermeni" imajının yanına, "vurguncu, tefeci Ermeni" imajının körüklendiği yayınların ortaya çıktığını anlatıyor. Jön Türklerin ideolojik yönelimi ve zihin dünyasını belirleyen şeyin, imparatorluğun parçalanması saplantısı olduğuna işaret eden Kevorkian, Jön Türklerin bunu milliyetçilikle önlemeye çalışan kurtarıcı bir elit olarak ortaya çıkmak istediklerini vurguluyor. 

31 Mart Vakası yaşandığında Taşnaklar, İttihat Terakki ile birlikte hareket eder. Hareket Ordusu, İstanbul'a gelip de duruma hakim olmadan önce hedefte olan ve her yerde aranan İttihatçıları Ermeniler saklar. Taşnak Partisi lideri Agnuni, Talat'ı, Ermeni milletvekili Zohrab ise Halil B eyi evinde saklar. Taşnak militanı Azarig ise Dr. Nazım'a saklanacak yer ayarlar. 31 Mart vakası bastırılır, II. Meşrutiyet ilan edilir. Ermeniler de sevinç içindedir. Ancak meşrutiyetin Hıristiyanlara sağladıkları ve onların da bunu coşkuyla karşılaması Müslümanlar da tepkiyle karşılanır. Ancak hemen peşi sıra yaşananlar sona giden başlangıcı hazırlar. 14-17 Nisan 1909 ve 25-27 Nisan 1909 tarihlerinde Kilikya'da iki aşamalı bir katliam yaşanır. Üstelik bir devlet tertibi olduğu Meclis-i Mebusan raporlarıyla bile ortaya konur. Öncesinde ve sırasında yaşananlar tüyler ürperticidir.

Teşkilat-ı Mahsusa

Kilikya Katliamındaki tertipte henüz görünür olmayan daha sonra faaliyetleri iyice ortaya çıkacak olan bir yapı vardır: Teşkilat-ı Mahsusa. Raymond Kevorkian kitabında detaylıca incelediği bu kuruluşa ilişkin, İttihatçıların, yargılandıkları davadaki ifadelerine ve pek çok başka kaynağa başvurarak soykırımdaki rolünü titiz bir inceleme ile anlatıyor.

Balkan Savaşlarının yarattığı travmanın İttihad Terakki'de bir radikalleşme yarattığı ve özel kuvvetler kurma isteği uyandırdığını anlatan Kevorkian, Enver'in inisiyatifiyle kurulan bu teşkilatın henüz kuruluş aşamasındayken 1913'te Edirne'nin geri alınışında faal bir rol oynadığını belirtiyor. 

İki Teşkilat-ı Mahsusa var

Kevorkian, iki tane Teşkilat-ı Mahsusa'nın varlığını belgelere dayalı olarak anlatıyor. 17 Mayıs 1919'daki İttihat Terakki Cemiyeti davasının 6. Oturumuna göre, ikinci bir Teşkilat-ı Mahsusa'nın kurulduğunun anlaşıldığını belirten Kevorkian, bu ikinci teşkilantın İttihat Terakki Cemiyeti'nin Merkez Komitesi içinde Bahattin Şakir ve Dr. Nazım ikilisi ile Enver arasındaki bir çekişmenin aracı olması ihtimaline de işaret ediyor. İkinci teşkilat, İttihat Terakki Cemiyeti Merkez Komitesi'ne bağlı. Bahattin Şakir başkanlığında bir siyasi büro tarafından yönetiliyor: Dr. Nazım, Atıf Bey (Kamçıl), İstanbul Umum Müdürü Aziz Bey, İstanbul Merkez Komutanı ve Teşkilat-ı Mahsusa Siyasi Bürosu üyesi Albay Cevad. Yusuf Rıza ile Albay Cevad'ın ikinci bir teşkilatın varlığını İttihat Terakki davasının 7. duruşmasında kabul ettiklerini gösteriyor. Enver'e bağlı kurulan ilk Teşkilat-ı Mahsusa, Harbiye Nezaretine bağlıdır ve başında sırasıyla Süleyman Askeri ve Kuşçubaşızade Eşref (Sencer) bulunur.

Teşkilat-ı Mahsusa'ların amaçları

İlk Teşkilat-ı Mahsusa'nın birbirinden çok farklı iki hedefi birden vardı: Hem askeri karşı casusluk yapar hem de Makedonya, Trakya ve Ege kıyılarındaki "iç düşmanları" taciz etmek. İkinci Teşkilat-ı Mahsusa da imparatorluk sınırlarının ötesinde düşmanın cephe gerisinde operasyonlar yürütür; özellikle de Müslüman ve Türkçe konuşan Kafkas halkları arasında isyan çıkartmaya çalışır. Ancak o sırada biricik "iç düşmanları" tasfiye ve tehcir etme misyonu üzerine yoğunlaşır. Dönüm noktası Sarıkamış yenilgisi olur; bu yenilgi, İttihat Terakki Cemiyeti'nin bölgedeki arzularını sınırlar. 

Hapishaneden mahkumlar salınır: "Vatana hizmet için Ermeni öldürüyorlar"

Hapishanelerden salınan mahkumlar Teşkilat-ı Mahsusa'da işe alınır. Teşkilatın faaliyetleri ve mahkumların salınmasıyla ilgili Valiler sorun çıkarınca görevden alınırlar. Adliye Nazırı İbrahim Pirizade İttihat Terakki davasındaki sorgusunda, yerel yöneticilerin tereddütleri nedeniyle bu konuda daha sonra bir kanun çıkarıldığını açıklar. Aynı davanın 6. oturumunda İttihat Terakki Cemiyeti Genel Sekreteri Midhat Şükrü, salıverilen mahkumlar için, "Artık namuslu addedilirler. Çünkü onlar vatana hizmet etmek kiçin Ermeni kadınlarını ve çocuklarını öldürüyorlar" der.
İttihad Terakki Cemiyeti davasında Yusuf Rıza, ikinci Teşkilat-ı Mahsusa'nın yeterli sayıda jandarma olmadığı için Ermenilerin tehciriyle ilgilendiğini anlatır.

Enver ve Talat arasındaki rekabet

Kevorkian, iki Teşkilat-ı Mahsusa arasında rekabet bulunduğunu, Enver'in fedailerinin Trabzon'da;  Talat'ın adamlarının ise Erzurum dolaylarında faaliyette olduğunu, İttihat Terakki Cemiyeti İstanbul Başkanı Kara Kemal'in de beraberindeki iki Almanla birlikte bu vilayetlerde olduğunu aktarır. Dahiliye Nazırı Talat'ın Erzurum Valiliği önerdiği Bahattin Şakir, Şubat 1915'te Teşkilat-ı Mahsusa Başkanı olur ve 3. Ordu'nun karargah kurduğu Doğu'daki 6 ilde faaliyet gösterir. 3. Ordu mıntıkasında Ermenilere yönelik olaylar olur ama bunlar önceden planlı ve sistematik değildir. Asıl Bahattin Şakir komutasındaki Teşkilat-ı Mahsusa çeteleri, Ardanuş, Olti, Pertus ve Yörük köylerinde büyük ölçekli katliamlar yapar. Bölgede Sarıkamış Savaşı öncesinde Kasım-Aralık 1914 arasında 7 bin Ermeni ölür.

Orduda Teşkilat-ı Mahsusa'dan rahatsızlık

Ordu, Teşkilat-ı Mahsusa'nın özerk davranmasından rahatsızlık duyar. Üstelik Teşkilat-ı Mahsusa'nın katliam yaptığı bölgede 3. Ordunun gönüllü Ermeni birlikleri de bulunmaktadır. İki İttihatçı, Avni Paşa ve Kara Vasıf, Teşkilat-ı Mahsusa'yı disipline etmek için görevlendirilir. 

Enver'in hayatını bir Ermeni subay kurtarır

Kevorkian bu arada ilginç bilgiler de paylaşır: Enver'in Sarıkamış'ta hayatını bir Sivaslı Ermeni subay kurtarır. Topal Osman da Ermeni soykırımına katılan Teşkilat-ı Mahsusa çetelerinden birinin lideridir ve hatta 1915 baharında firar ettiği için kırbaç cezasına bile çarptırılır.

Salmast'ta 21 bin Ermeni öldürülür

Osmanlı ordusu İran Azerbaycanı'na girdiğinde, Ermenileri suçlayan, öldürülmelerini ve mallarını yağmalamayı salık veren bildiriler yayılır. Bölgedeki Hıristiyan nüfus, 165 bin kadar Ermeni, Süryani Kafkası'na göç eder. Gidenler canını kurtarır ama Ocak 1915'te köyleri, malları, yağmalanır. Türk birlikleri 8 Ocak 1915'te Tebriz'e girer. Burada yabancı misyonlar olduğu için bir şey yaşanmaz ama Urmiye'ye sığınan Hıristiyanlar saldırıya uğrar. Gerekçe silah sakladıklarıdır. Çok azı öldürülür. Çünkü Müslüman komşuları onları saklar. Ancak Aralık 1914-Şubat 1915 arasında özellikle Salmast kasabasında 21 bin Ermeni öldürülür. 18 Nisan-1 Mayıs arasında çarpışmalar Dikman'da başlar.

Sarıkamış yenilgisi dönüm noktası

Kevorkian Teşkilat-ı Mahsusa'nın sistematik Ermeni katliamlarını köy köy kasaba kasaba anlatmakla kalmaz, meselenin bir başka boyutuna daha dikkat çeker. Sarıkamış yenilgisi sonrasında Kafkasya'ya dönük planları sona eren, yani dış cephede kaybeden İttihat Terakki, içeride homojenleştirme siyasetine yönelir. Ermeniler seferberlik çağrısına katılmasına, her türlü bağlılığı göstermesine rağmen, "ihanet" suçlamasından kurtulamaz. İttihat Terakki Cemiyeti yöneticileri Ermenilerin ihanet ettiğine ve Ruslar'la işbirliği yaptığına inanır. Ruslarla birlikte savaşan gönüllü Ermeni taburlarının ki, sayısının 2 bin 500 kişi olduğunu belirten Kevorkian, bölgedeki savaştaki etkisinin kasıtlı olarak abartıldığını vurguluyor. 

Ermeniler isyana zorlanıyor

Ağustos 1914'te genel seferberlik ilan edilince Van'daki bütün erkekler önce tutuklanır, sonra aralarından ayrılanlar askere alınır. Seferberliğin ardından Ermeni köylüleri korumasız kalır. Ermeni tüccarlardan alınan mahsulün parası ödenmediği için vergileri ödemekte zorluk çekerler. Arşag Vramyan gibi Ermeni ileri gelenleri yatıştırıcı ve yöneticilerle uzlaştırıcı bir rol oynarlar. Teşkilat-ı Mahsusa'ya bağlı Ömer Naci'nin çete birliklerinin Başkale ve Mahmudiye'deki kıyımlarından kaçanların Van'a sığınınca anlattıkları tedirginliği artırır. Aralık 1914 - Mart 1915 arasında Van'da irili ufaklı olaylar yaşanır. Şubat 1915'te Van ve Bitlis arasındaki Gargar'da (Oymak) olaylar yaşanır. Adilcevaz, Malazgirt, Erciş, Perkri'de Kürt aşiretler Ermeni köylerini yağmalar. Ermeni ileri gelenleri şikayette bulunur. Türk yetkililer ise Ermenileri, Ruslarla işbirliğiyle suçlar. Ermeni ileri geleni Vramyan sorar: "Ermenilerin ailelerini bırakıp Ruslar'la gitmeleri mümkün mü?"

Van Mebusu Arşag Vramyan, Talat'a yazar. Yerel yetkililerin neden bu saldırıları teşvik ettiğini sorar. Yetkililerin katliamlarla ilgili açıklamalarını aktarır. (1- Başkale Ermenileri düşmana casusluk yapıyordu. 2- Rus işgalinde Ermenilerin silah deposunu yağmaladığından şüpheleniliyor. 3- Bazı Ermeniler Rus ordusuna katıldı. 4- Bazıları Rusya çekilince silahlı direniş başlattı. 5- Kocalarıyla buluşmak istediği için yüzlerce kadın kendi rızasıyla Salmast'a gitmek için yollara döküldü. 6- Kürtler Ermenilere çok kızgınlar.) Vramyan bunların temelsiz olduğunu belirtir: "Ermenileri düşman görmekten vazgeçin ya koruyun ya silah verin biz korunalım."

Yerel basında Ermenilere yönelik şiddeti haklı çıkarmak için bir söylem hakimdir. Kevorkian, "Sanki niyet onların isyan etmesini sağlamaktı" tespitinde bulunuyor.

Adilcevaz'da sadece 7 Ermeni sağ kurtulur

Enver'in kayınbiraderi Cevdet Van'a gelir. Vramyan'la konuşur. Çatak'ta ilk kez bir Taşnak lideri tutuklanır. Onun bırakılması için gönderilen Ermeni heyeti, Cevdet'in Çerkes çetesi öldürür. Cevdet daha sonra bunu görüşmek için Vramyan'ı konağına çağırır. Vramyan'dan bir daha haber alınmaz ve cesedi Bitlis'te bulunur. Vali Cevdet 18 Nisan 1915'ten itibaren Van'ın Ermeni köylerinde genel katliamlar yaptırır. 19 Nisan'da Ermeni Vadisi diye bilinen Hayots-Zor'da, Erciş, Adilcevaz'da, Perkri bölgesinde, Karcikan, Gevaş, Çatak ve Moks'ta sistematik katliamlar başlar. 3. Orduda görevli Venezuelalı subay Rafael Nogales, Adilcevaz'daki katliamı anlatır, ve Ermenilerin bu katliamları yapmakla suçlandığını da hayretler içinde belirtir. Nogales'in anlatımına göre, katliamlar, Valinin emriyle, belediye başkanının öncülüğünde yapılır ve sadece 7 Ermeni sağ kalır. 

Van'da isyan başlar

Bunca yaşananın ardınan 19 Nisan'da Van'da isyan başlar.  Eski Van Valisi Tahsin Bey, isyanla ilgili, "Eğer biz kendi ellerimizle zor kullanarak bu imkansız durumu yaratmasaydık Van'da isyan olmayacaktı ve Doğu cephesindeki ordumuz bu duruma düşmeyecekti. Bu acı deneyimi ve bunun amansız sonuçlarını yaşadıktan sonra, korkarım ordumuzu savunmasız bir durumda bırakma hatasına düştük. Kaş yapalım derken göz çıkardık" der. Çünkü ordunun gıdas da her türlü ihtiyacı da Ermeni çiftçilerden esnaf ve zanaatkardan temin ediliyordu.

Amele Taburları

Enver Paşa 25 Şubat 1915'te Ermeni askerlerin silahsızlandırılması kararını çıkarır. Bu askerler yol yapımı gibi işleri üstlenen Amele Taburlarında görevlendirilir. Bu karar ancak birkaç bin askeri etkiler. Çünkü bu kararın öncesinde de zaten bu taburlar esas olarak Hıristiyan askerlerden oluşmaktadır. Bu askerlerin yüzde 75'ini de Ermeniler oluşturmaktadır. Kevorkian bu durumun Osmanlı'nın Ermenilere ve Hıristiyanlara baştan beri güven duymadığını gösterdiğini belirtiyor. Kevorkian'a göre, bu karar uygulama açısından değil, sembolik açıdan önemli. Zira Ermenilere yönelik ihanet suçlamalarını desteklemek için tasarlanmıştır. Kevorkian, 25 Şubat'tan sonra silahsızlandırılan askerlerin sadece Kafkasya'da Amele Taburlarına gönderilmediğini, küçük gruplar halinde hızla ortadan kaldırıldıklarını belirtir ve Muş asıllı Ermeni asker Hayk Ağababayan'ın anlattıklarını aktarır.

"25 Şubat kararı Ermenileri yok etmenin işaretlerinden biri mi?" sorusunu yönelten Kevorkian, kendisinin ve Vahakn Dadrian'ın bu görüşte olduğunu belirtir. Kevorkian, bir diğer tarihçi Erich Jan Zürcher'in ise Ermenilerin yok edilmesine "etkili malzeme sağladığı" görüşünde olduğunu aktarıyor. 

Vehbi Paşa: "İnsan kasapları birlikleri"

3. Ordu Komutanı Vehbi Paşa, Teşkilat-ı Mahsusa için, "İnsan kasapları birlikleri" der, teşkilatın başındaki Bahattin Şakir'in ve yerel yöneticilerin rolünü anlatır. Büyük bir gizlilik içinde, resmi yazışmalar yapmadan işleyen teşkilat katliamlarda hep başroldedir. Vehbi Paşa, Bahattin Şakir'in arabasıyla bir vilayetten diğerine koşturarak katliamları organize ettiğini belirtir ve bunu kınar.

"Ermenileri öldürdünüz mü?"

Kevorkian kitabında haberleşme konusundaki gizliliğin ihlal edildiği bir telgrafı da paylaşıyor. 4 Temmuz 1915'te Erzurum'dan Mamuret-ül Aziz (Elazığ) Valisi Sabit Bey'e İttihat Terakki Cemiyeti delegesi Boşnak Nazım Bey'e iletmesi için bir telgraf çeken Bahattin Şakir, "Oradan tehcir edilen Ermenileri öldürdünüz mü?" diye sorar. Patrikhane raporuna göre de Bahattin Şakir, 8 vilayette 500 bin Ermeninin öldürülmesinden ve Suriye ile Mezopotamya'ya kamplara gönderilen yüz binlerce Ermeninin öldürülmesini denetlemekten sorumludur.

Sadrazam Said Halim Paşa, Meclis Beşinci Şubesi'nin Tahkikat Komisyonuna verdiği ifadede, Teşkilat-ı Mahsusa'nın finansmanının, Harbiye Nezareti'nin tasarrufundaki geniş ödenek olduğunu anlatır. Kurmay Albay Seyfi'nin başında yer aldığı Harbiye Nezareti İstihbarat Şubesi iki Teşkilat-ı Mahsusa arasındaki koordinasyonu sağlamakta ve gizli fonların denetimine bakmaktadır.

Kevorkian'ın kitabında olan biten her şeyin düğümünü çözen kritik önemdeki bölüm, Jön Türklerin ideolojisinin ve bu ideolojinin oluşumunun anlatıldığı bölüm. Her zaman şüphe duydukları Ermenilerin bir iç düşmana dönüştürülmesinin ve yok edilmelerinin kararlaştırılmasının ardında, yazara göre, dağılmakta olan imparatorlukta yatmaktadır. 

Raymond Kevorkian, İttihatçıların millet projesinin bir parçasının da ekonominin millileştirilmesi (Türkleştirilmesi) olduğunu ve bu bağlamdaki kritik önemine işaret ediyor. Kevorkian, Ziya Gökalp'in "milli burjuvazi olmadan Türk milli projesinin imkansız" olduğu görüşünün kapitülasyonların kaldırılmasının ardından İttihat Terakki Cemiyeti hükümetince uygulanmasının aşamalarını anlatıyor. Mülklere el konulması sürecinin bir yağma biçimi aldığını aktaran Kevorkian, başkente kadar ulaşan anlaşmazlıkları anlatıyor.

Planın uygulamaya konması 

Dahiliye Nezaretine bağlı Emniyet Umum Müdürlüğü İstihbarat Şefi Ahmet Esad, İstanbul İngiliz Yüksek Komiseri olarak görev yapan subay Arthur Calthopre'a, onun "On Emir" adını vereceği bir belgeyi satar. Kevorkian bu belgenin muhtemelen sahte olduğunu ancak İngilizlerin neyin peşinde olduğunu bilen İttihatçılar tarafından asıl projelerine uygun olarak üretilmiş olma ihtimaline işaret eder. Bu belgede İttihat Terakki Cemiyeti Merkez Komitesi'nin Ermenileri yok etmekle ilgili yaptığı toplantı tutanakları yer alır. Taner Akçam da İttihad Merkez Komitesinin 1915 Mart ortasında Ermeni tehdidindeki gelişmeleri değerlendirmek üzere bir dizi toplantı yaptığını ortaya koyduğunu hatırlatan Kevorkian, bu toplantılarda tehcir kararının alındığını belirtiyor: "Sarıkamış yenilgisi sonrası Teşkilat-ı Mahsusa Başkanı Bahattin Şakir, İstanbul'a döndü ve verdiği rapor belirleyici oldu. Ermenileri sadece Mezopotamya çöllerine göndermekle yetinmemeye, çok aşamalı bir imhaya karar verildi."

Tehcire dair Erzurum Valisi Tahsin, Talat'a eski 3. Ordu Komutanı Hafız İsmail Hakkı'nın da kaygılarını iletir. Kevorkian, bunun, tehcirin 1915 Şubat'ında düşünüldüğü ve tartışıldığını gösterdiğini ifade ediyor. Ancak tehcir ilk aşamada Doğu ile sınırlı olarak düşünülmüştür. Sınır illerinde Ermenilerin yok edilmesine hiçbir askeri gerekçe yokken başlanır.

Tehcirle ilgili sivil ve asker yetkililer arasındaki çekince nedeniyle İttihat Terakki Cemiyeti Merkez Komitesi vilayetlere tek yetkili sorumlu sekreterler gönderir. 1915 Martından itibaren vilayetlere Jön Türkler atanır. En sembolik örneği, Diyarbakır Valiliğine "fazla merhametli" bulunan Hamit Bey yerine Mehmet Reşit'in atanmasıdır. Mehmet Reşit, iki kaymakamı Ermenileri katletmeyi (tehcir değil) reddettikleri için öldürtür. 

Osmanlı Posta ve Telgraf Dairesinde çok sayıda Ermeni çalışmaktayken Nisan 1915'te bunlar görevden alınır. Kevorkian bunu gizli haberleşme hazırlığı olarak yorumluyor. 

Geçici Tehcir Kanunu

Bazı bölgelerde daha önceden uygulanmaya başlansa da, Erzurum, Van ve Bitlis'i içeren üç doğu vilayetinde Ermeni nüfusun tehciri bakanlar kurulu tarafından ancak 13 Mayıs 1915 tarihinde kararlaştırıldı. 23 Mayıs tarihinde İskân-ı Aşâir ve Muhacirîn Müdüriyeti bu vilayetlere yerinden edilenlerin Musul vilayetine yerleştirileceğini bildirdi. Birkaç hafta sonra 7 Temmuz 1915'te Müdüriyet yerinden edilenlerin götürüleceği yerler olarak Deyr-i Zor, Harran ve Kerek sancaklarını belirtti. Bu bölgeler yaşamanın mümkün olmadığı çöl arazileriydi.
Kilikya-Zeytun firarilerini disiplin etmek için ordu Zeytun'a harekat düzenler. Zeytun'da Ermeniler direnir. Katolikos Sahag devreye girer, "Karşı koymayın" der. İlk tehcir 8 Nisan'da Zeytun'dan yapılır. 22 bin 456 kadın ve çocuk Konya'ya, erkekler ise Deyr Zor'a sürülür. 

Ermeni aydınların tutuklanması

24-25 Nisan gecesi yüzlerce Ermeni aydın tutuklanır. Amaç, Ermenileri etkisiz hale getirmektir. Şubat-Mart arasında bu planı yönetmekle sorumlu (idari-polis) komisyonlar oluşturulur. Ermenilerin listesi önceden hazırlanmıştır. Bu uzun süredir takip edildiklerini gösterir. Tutuklamaların ardından Ermeni ileri gelenleri (Zohrab, Patrik, Dr. Krikor, Patrik Yeğişe Turyan), Sadrazam Sait Halim'le görüşürler. Sait Halim, Van ve çeşitli yerlerdeki olayları gerekçe gösterir. Daha sonra Dahiliye Nazırı Talat'la görüşürler, Talat çok sert karşılar. "Ermenistan'ın kurulması için çalışan ya da günün birinde çalışabilecek olan herkes düşman olarak değerlendirilmeli ve tecrit edilmeli" der.

İttihat temsilcisi kontrole gelir

Tutuklular Ankara Ayaş'a ve Çankırı'ya götürülür. Siyasileri Ayaş'a, entelektüelleri ise Çankırı'ya yollarlar. Bir İttihat delegesi her iki hapishaneye de gelerek tutuklular ile görüşür. Bu konuya ilişkin Kevorkian iki rivayeti aktarıyor: 1- Osmanlı ordusunun yanında Kafkasya'da savaşın önerisini getirmiştir. 2- Tutuklananlar arasında Taşnak liderlerinin gerçekten bulunup bulunmadığını kontrol etmek için kısa bir görüşme yapmıştır. Kevorkian, ikinci rivayeti daha gerçekçi bulduğunu belirtiyor.

Nüfus sorunu

Raymond Kevorkian, nüfus meselesine de değiniyor. Tanzimatta Erzurum, eski Ermenistan Vilayeti bir mutasarrıflık iken 1864-1866'da 7 bölgeye bölündü: Erzurum, Çaldıran, Kars, Beyazıd, Muş, Erzincan, Van. Harput, Argana, Ağn (Eğin/Kemaliye) ve Arapkir vilayet dışında bırakılmış, Sasun, Şirvan, Hizan ise Diyarbakır Vilayetine bağlanmıştı. II. Mahmud dönemine kadar Kürdistan, Ermenistan vilayeti isimleri kullanıldı. Bu dönemde Divan fethedilen milletlerin tarihi önemini gereğinden fazla vurguladığı gerekçesiyle isimlerini hafızadan silmek için eyaletleri parçaladı.

1878'de Kars, Ardahan, Batum Berlin Kongresi'ndeki kararla Rusya'ya geçince, Erzurum Vilayeti yeniden parçalanıp 4 yeni vilayet yaratıldı: Erzurum, Van, Hakkari, Muş. Ayrıca Dersim ve Harput sancakları oluşturuldu. Bunun nedeni Ermeni vilayetlerini Kürtlerin yaşadığı iki bölgeye ilave ederek Ermenilerin yoğunluğunu azaltmaktı. 1886'da Osmanlı bu bölgeyi daha küçük idari bölümlere bölmeye karar verdi. Ermeni Platosu Harput (Elazığ/Mamuret-ül Aziz), Diyarbakır ve Sivas arasında parçalandı. Dersim, Bitlis, Van ve Hakkari'de bu vilayetlere eklendi.

Son bölgelere ayırma işlemi 1895'te büyük katliamın arefesinde yapıldı. 8 vilayet 6 yeni idari birim altında toplandı: Van, Bitlis, Diyarbakır, Harput, Sivas ve Erzurum. Dersim ve Hakkari kazaları Harput ve Van içinde eritildi.

Kevorkian, Osmanlının nüfus sayımlarını son derece öznel şekide yaparak, bir muğlaklık yarattığını işaret ediyor. Bir seferinde sadece hane sayılmış, bir diğerinde ise Hıristiyanlar; Ermeni, Süryani, Rumlar, Katolikler, Ortodokslar, Protestanlar ayrılarak sayılmış, buna karşın Türk, Türkmen, Zaza, Kürt, Kızılbaş, Yezidi ayrımı yapılmadan Müslümanlar tek olarak sayılmış. Bu şekilde Müslümanlar farklı Hıristiyan mezhepleri karşısına tek blok olarak konulmuştu. Nüfus bilimi tamamen siyasi amaçlar doğrultusunda kullanılmıştı.

1844'te Harbiye Nazırı Rıza Paşa tarafındana yaptırılan ilk nüfus sayımında Asya Türkiyesi'nde yaşayan Ermeni sayısı 2 milyon olarak belirtiliyor. 1867'de Paris Dünya Fuarı için hazırlanan bir broşürde ise Asya Türkiyesi'nde 2 milyon, Avrupa Türkiyesi'nde 400 bin Ermeni yaşadığı yazıyor. 1878'deki Patrikhane salnamesine göre ise Türkiye'de yaşayan Ermenilerin sayısı 3 milyon.

Erzurum Vilayetinde tehcir

Kevorkian daha sonra tüm detaylarıyla vilayetlerden, köylerden yapılan tehcirleri, katliamları ayrıntılı bir şekilde yazar. Tehcirin gerçekleştiği en önemli yerlerden biri Ermeni Platosu olarak adlandırılan bölgenin merkezi konumundaki Erzurum. 13 Mayıs 1915'te Dahiliye Nazırının Vali Tahsin'e yolladığı telgraf, bölgeyi Ermenilerden temizleyen ilk operasyonlarda ordunun kullanıldığını gösterir. Kevorkian'a göre, bu, İttihat Terakki Cemiyeti'nin "cephe gerisi güvenliğini sağlama" söylemini meşrulaştırmanın bir yolu olarak ilk emirlerini orduya yolladığını gösteriyor. Ancak bu resmi paravanın arkasında işler yönetim aygıtı ve Jön Türk işbirliği ile yürür. Ancak buna karşı çıkan yerel yöneticiler de olmuştur. Erzurum'da Vali Tahsin, Ermeni ayaklanması iddialarını saçma bulur, sivil halkın evlerinde kalmasını ister.

İlk kafileye iş adamı, tüccar gibi önde gelen Ermeniler konulur. Bu şekilde Erzurumlu Türklerin bunlara destek olup engel olmaya çalışmaları engellenmek istenir. Kafile güzergahları özel planlanır ve birbirleriyle karşılaşmaması için özen gösterilir. Kafiledeki erkeklerin yolda öldürüldüğü Alman Konsolos Vekili Scheubner-Richter tarafından anlatılıyor. 

O kafilelerden sağ kurtulmayı başaranlar da olur. Onların anlattıkları, maruz kaldıkları yok etme girişiminin korkunç boyutlarını ortaya koyuyor. Kevorkian, o kafiledeki Şuşanik M. Dikranyan ve Adelina Mazmanyan'ın anlatımlarını aktarıyor. 

Kıyımın ikinci aşaması (Şubat-Aralık 1916)

Kıyımın son aşaması büyük oranda Anadolu ve Çukurova, az miktarda da Ermeni vilayetleri kökenli hayatta kalanları hedeflemekteydi. Şiddetin bu aşamadaki esas adresi Suriye ve Mezopotamya'da bulunan yirmi kadar toplama kampıydı. Bunlar İskân-ı Aşâir ve Muhacirîn Müdüriyeti tarafından Ekim 1915'ten itibaren kurulmuştu. Müdüriyetin başındaki Müftüzade Şükrü Kaya Bey Ağustos sonunda Halep'e tehcir edilenlerle ilgilenecek bir birim oluşturmak amacıyla gelmişti. Bu birimin başına Abdülahad Nuri getirilecekti.

Dahiliye Nezaretine bağlı İskân-ı Aşâir ve Muhacirîn Müdüriyeti ile doğrudan doğruya Jön Türk merkez-i umumisine bağlı Teşkilat-ı Mahsusa arasındaki eşgüdüm tehcire tabi tutulan ve bölgeye gelen yüz binlerce kişinin yok edilmesinde temel mekanizmayı kesinlikle sağlamıştır.

Tehcir edilenler idaresi tarafından yönetilen kamplar üç temel aks boyunca kurulmuştu. Bir tanesi Bağdat demiryolu boyunca Suruç, Kobane, ve Serê Kanîyê kamplarını ihtiva etmekteydi. İkincisi İslahiye Halep hattı boyunca Mamura, Bab, Lale, Tefrice, Ahterim, Rajo, Azaz ve Manbij kamplarını içermekteydi. Sonuncu ve en ölümcül hat ise Fırat nehri boyunca Meskene, Dipsi Abuharar, Hamam ve Rakka kamplarını içine alarak uzanıyordu. Bu hattın sonunda Deyr-i Zor vardı.

Ekim 1915'ten Mart 1916'ya kadar tehcir edilenlerin yekûnu hastalık ve yetersiz beslenmeden ötürü artarak azalmaktaydı. Kamplarda bu dönemde herhangi bir günün sabahında yüzlerce ölü bulunuyordu. 1916 Şubatında kamplarda beş yüz bine yakın Ermeni hala hayattaydı. Bunlar Halep ve Şam ile Fırat ve Deyr-i Zor arasında dağınık bir biçimde bulunmaktaydılar. Yüz binden fazla insan Şam ve Ma'an arasında, on iki bin kişi kadar Hama ve çevresinde, yirmi bin kişi Humus ve çevre köylerde, yedi bin kişi Halep'te, beş bin kişi Basra'da, sekiz bin Bab'da, beş bin Manbij'de, yirmi bin Serê Kanîyê'de, on bin Rakka'da, üç yüz bin kişi kadar da Deyr-i Zor ve etrafında bulunmaktaydı. 22 Şubat 1916'da Dahiliye Nazırı Mehmet Talat Fırat hattı boyunca bulunan toplama kamplarında kalan son Ermenilerin de ortadan kaldırılmasını emretti.

Operasyon Serê Kanîyê kampını hedeflemekteydi. 17 Mart 1916'dan itibaren beş gün içerisinde kampta tutulan kırk bin kişinin temizlenmesi gerçekleştirildi. Bir sevkiyat genel müfettişi, İsmail Hakkı Bey Ağustos 1916'da bölgeye gelerek Meskene'den Deyr-i Zor'a kadar bütün toplama kamplarının temizlenmesini koordine etti. Bu 1916 yılının Temmuzundan, Aralık ayına kadar devam etti. Kaymakam Salih Zeki Deyr-i Zor bölgesine yerleştirilmiş 192.750 tehcir edilen Ermeni'nin yok edilmesini Marat, Suvar, Şeddadiye, Haseke ve Markade kamplarında gerçekleştirdi.

{$ nextTitle $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS