“O kedi hayatım boyunca bana zihnimin koridorlarında yol gösterdi”

“O kedi hayatım boyunca bana zihnimin koridorlarında yol gösterdi”

Kaybolan bir kedi. Onun peşinden giden bir yazar. Esrarengiz Yeşil Ev’in bahçesinde beklenmedik bir karşılaşma. Düş ile gerçeğin, geçmiş ile şimdinin kesiştiği yerde yaşanan, esaslı bir hesaplaşma… Yekta Kopan’ın ‘bir baba oğul hikayesi’ dediği “Sarmaşık”, 46 yıllık dostu, usta çizer Levent Gönenç’in çizgileriyle karşımızda…

 

“Unutacağımız hiçbir şey kalmayana dek her şeyi unutabilsek Tanrı’yla karşılaşacağız ama oraya kadar unutmayı beceremiyoruz bir türlü...” Bugünlerde pek çok fani gibi ben de geçmiş, bugün ve gelecek güzergâhında -kesik de olsa- gezintilere çıkanlardanım. Ve bu süreçte kütüphanede yeniden kadrajıma aldığım kitaplardan biri de “Her şey geçmişte gömülü, başlangıçta” diyen Latife Tekin’in 2004 menşeili (İletişim Yayınları) “Unutma Bahçesi” oldu… Kimbilir, belki de “Unutma Bahçesi”nin anlatıcısı Tebessüm’ün dediği gibi, “Unutamayacağınız bir şey görüp unutmak isterseniz” işte o zaman “bir hikaye başlıyor”dur... Şimdilik devam!

Einstein’ın zaman, mekan koordinasyonuna inat, unutma bahçelerimde gezinirken de karşıma Yekta Kopan’ın, “Belki de yazdıklarım içinde kendi gerçekliğime en yakın olan öyküm” dediği, 2010’da, hem Yunus Nadi Öykü Ödülü hem de Haldun Taner Öykü Ödülü ile taçlandırılan “Bir de Baktım Yoksun”un ilk öykülerinden biri olan (Can Yayınları) “Sarmaşık” çıktı. Fakat bu defa “Sarmaşık”a sadece kelimeler değil, çizgiler de eşlik ediyordu. Can Yayınları’nın da ilk çizgi romanı olan “Sarmaşık”ın yazarı Yekta Kopan ve çizeri Levent Gönenç ile bir röportaj gerçekleştirdik. Hazırsanız “sarmaşık”larımıza inip, ‘şimdi’mizin hikayesine başlıyoruz...

 

“İyi okurlar, her okuyuşta yeni anlamlar bulur”

· “Kitaplar ertelenmiş intiharlardır” der Filozof Emil Cioran. “Sarmaşık”ın baş karakterinin de yazıyla mesaisini düşünürsek Cioran’ın bu sözünün yamacına siz ne söylemek istersiniz?

Yekta Kopan: Ne yalan söyleyeyim, kitaplarla ilgili bir cümle okuduğumda hızlıca üç aşamadan geçerim: Büyük bir ilgi duyma, anlamaya çalışma ve uzaklaşma. Bunu sadece Cioran’ın sözü için söylemiyorum, bir genelleme yapıyorum. Dünya tarihinde kitaplar, okuma – yazma üstüne söylenmiş nice söz vardır ve çoğu da mükemmeldir. Ancak gerçekliği anlamak için kurmacanın aynasına bakmak eylemini bir tanımlamanın, hatta bir yargının içine sıkıştırmak anlamsız geliyor bana. “Sarmaşık”ın anlatıcı yazarını ele aldığımızda, mesele Cioran’ın sözüyle fazlasıyla örtüşüyor, haklısınız. Bu öykünün anlatıcısı tam da ertelenmiş bir intiharın, yavaşlatılmış bir ölüm sürecinin içinde yazıyor, yazmaya çalışıyor. Ama Cioran’ın sözünü okurun kitaplarla ilişkisi çerçevesinden ele alırsak durum tam tersi diyebilirim.

Kısacası yazı mesaisini bir çerçeveye alan bütün sözlerden çekinirim. Hatta kendi sözlerimden bile… Örneğin “Kediler Güzel Uyanır” adlı kitabımın “Tarçın Kokusu” adlı öyküsündeki şu cümlem daha sonra çok yerde karşıma çıktı:

“Kitaplardan başka nefes alacağım balkon kalmadı gerçeklikler şehrinde.” Sosyal medya paylaşımlarında gördükçe bu cümleyi bir tedirginlik duymaya başladım. Cümle, öykünün içindeki duruşundan, bağlamından kopunca ağdalı bir tanıma dönüşüyordu sanki. Ama bir yandan da şunu bildiğimden içim rahat. İyi okurlar, her okuyuşta yeni anlamlar bulur ve yazı böylelikle çoğalır. Madem böyle sorunuzu, bir karşı-cümle kurarak noktalayayım: “Kitaplar, uzatılmış yaşamlardır.”

· “Sarmaşık”ı ilk olarak öykü, şimdi de çizgi roman haliyle okuduğumda dimağımda beliren, 1970’te kent hayatının sorunlarını inceleyen sosyolog Richard Sennett’in, “İnsanın yetişkinliğe adım atmasını engelleyen iki şey vardır: biri aile, diğeri cemaat / camia…” cümlesi oldu. Sennett’a göre insan davranışı büyük ölçüde ergenlikten çıkamıyordu. Sizin kadrajınızda durumlar nasıl?

Yekta Kopan: Aile kavramını nasıl tanımladığımızı sormak gerekiyor. Kutsallaştırılmış, toplumsal cinsiyet rolleriyle donatılmış, dayatılmış bir sosyal kurum olarak mı aileden söz ediyoruz? Bugüne kadar yazdıklarımda hep böylesi bir aile kavramıyla, bunun etkileriyle ve hatta buradan yola çıkarak iktidar kavramıyla hesaplaşmaya çalıştım. Kimi zaman da sadece anlamak için yazdım. Elbette, sizin de sözünü ettiğiniz gibi sosyal bilimler bir bakış açısı oluşturacak ve bir çerçeve çizecektir. Ama edebiyatın yaptığı, yapabileceği bu genellemeyi kişisel hikayelere, toplumun belli kesimlerinin hikayelerine taşımak. Hatta bir anlamda büyüteç olmak.

· Gelelim “Sarmaşık”ın çizgi romana dönüşme serüvenine. Takibinizde olanlar bilecektir, lakin ilk defa tanış edeceklere ısındırma olsun niyetine bu yolculuğun sürecinden bahseder misiniz?

Yekta Kopan: Çizgi roman sürecini başlatan da bitiren de Levent oldu. Kitabın son sözünde bu süreci ve bu tutkunun arkasında yatan nedenleri uzun uzadıya anlatmaya çalıştım. Ama kısaca söz etmek gerekirse, Levent’le bizim 46 yıllık bir dostluğumuzun en önemli elementlerinden biri, birlikte üretebilmek. Yıllar içinde ikimiz de ayrı üretimlerde bulunduk. Ama her seferinde birbirimizin işlerinin ilk okuru olduk. Levent, kitaplarım daha dosya halindeyken okudu. Onun çalışmalarını da ben aynı şekilde izledim, okudum. Tartıştık, konuştuk, eleştirdik. Amacımız hep en iyiye ve gücümüzün yettiğine ulaşmak oldu. Bir de eksik kalmış bir hayal vardı; birlikte bir çizgi roman yapmak. Onun adı da “Sarmaşık” oldu işte.

“Karşılaşmaların en sertini yaşatıyor okura”

·  Levent Bey, sizin değişik bir algınız olduğunu düşünüyorum, zira iki farklı mesainiz var. Biri anayasa hukuk profesörü ki halen de Ankara Hukuk’ta Anayasa Hukuku Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak görev yapmaktasınız, diğeri de T.C.’nin uzun yıllardır başının bir türlü hoş olamadığı karikatür dünyası. Hayatı, yasalar ve kafada düşünce bulutları (patlangaçlarla- karikatür-çizgilerle) yaşamak veyahut ifade etmek, günümüz dünya şartlarında nasıl bir hemhal?

Levent Gönenç: Farkındayım, hayatım ilgisiz duran iki mecrada akıyormuş gibi görünüyor. Aslında mümkün olsaydı üniversite eğitimimi çizgi üzerine yapmak ve meslek olarak da çizerliği seçmek isterdim ancak, büyük ölçüde kendisi de bir akademisyen olan babamın yönlendirmesiyle, ‘garantili’ bir mesleğe yöneldim. Eskiler böyle derdi. Kısacası, babamın sık sık kurduğu; “Ekmeğini kazanmak için bordrolu bir işin olsun, çizmeyi hobi olarak sürdürürsün” cümlesinden bugünlere kadar geldim.

Bir yandan akademik kariyerimi sürdürürken diğer yandan çizdim. Aralarda, derelerde, köşelerde, gecelerde, bulduğum her fırsatta çizdim. Hukuk ve çizgi mutlaka bir noktada birbirini etkilemiş, hatta zaman zaman iç içe geçmiştir hayatımda ancak ilke olarak benliğimi neredeyse eşit olarak işgal eden bu iki uğraşı birbirinden ayırmaya hep özen gösterdim. Ne kadar yapabildiysem artık... Akademik hayatta emekliliğe yaklaştığım şu günlerde büyük bir keyifle çizgi dünyamda daha çok zaman geçirmeye, onu öne çıkarmaya hazırlanıyorum.

·Kitabın girişindeki üç manidar not, biz okurlara yol gösteriyor adeta; sizin cümleniz, Dostoyevski’nin “Budala”sından alıntı ve Pearl Jam’in “Ten” albümünün (1991’de sözleri ve klibiyle müziksever tayfaya milat ettiren) Jeremy’si. Aynı zamanda -bence- bu üç not, kitapta birbirini de genişleten bir harita gibi. Notlardan yola çıkarsak “Sarmaşık”ı nasıl tariflersiniz; bu nasıl bir çizgi romandır? Ve günümüzün “Sarmaşık”ında yaşayanları kimlerdir sizce?

Yekta Kopan: Bu alıntılar, benim öykümde kullandığım alıntılar. Aslında “Bir de Baktım Yoksun” adlı kitabımdaki bütün öykülerin girişinde alıntılar vardır. Bunu yaparken öyküleri birbirlerine teyellemeyi amaçlamıştım. Sadece öykünün dünyasına değil, kitabın genel dünyasına da bir çerçeve oluşturmaya çalışmıştım. Aynı alıntıları çizgi-romanımızın girişinde de kullanmaya birlikte karar verdik. Sözünü ettiğiniz alıntılar, “Sarmaşık” öyküsündeki arayışa, hesaplaşma cesaretine bir giriş diyebiliriz.

Genel olarak bu kitap için bir karşılaşmalar ve yüzleşmeler kitabı diyebilirim. Kitabın ilk öyküsü olan “Sarmaşık” ise bu karşılaşmaların en sertini yaşatıyor okura. Sert, hüzünlü ve bir o kadar da ironik… Levent, çizgi dünyasını kurarken özellikle öykünün ironisini çok iyi yakaladı bence. Hâlâ baktığımda “buradaki duyguyu nasıl aktarabilmiş” dediğim kareler var. Bunun için ona bir de burada teşekkür edeyim. Sorunuzun son kısmına gelince, her birimiz kendi öykümüzde bir sarmaşığa dolanıyoruz. Hem güzelliğine ve bereketine hayran oluyoruz hem de dolanıyoruz o sarmaşığa.

 

·Dünyada ve Türkiye’de son yıllardaki karikatür, çizgi roman, grafik roman yaratımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Edebiyatta ve çizgi romanda yeni teknik arayışlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Levent Gönenç: Dünya hızla değişirken tüm sanat alanları gibi çizgi roman da değişiyor. Çizgi romandaki değişimin adı “grafik roman”. Geçmişte, esas olarak çocuklara yönelik olduğu düşünülen, pek de makbul bir sanat alanı olarak görülmeyen çizgi roman, grafik roman anlayışının gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla birlikte bir anlamda “itibar” kazandı. Geçmişte ana akım çizgi roman, ağırlıklı olarak süper kahraman hikayeleri ve Western tarzı maceralar üzerine inşa edilirken, grafik roman daha farklı konulara yöneldi. Sıradan insanın gündelik kaygıları, zaafları, travmaları çizgi romana girdi.

Özellikle, Türkiye’de de yayımlanan; Maus, Persepolis, Epileptik gibi otobiyografik grafik romanlar uluslararası düzeyde ilgi gördü ve başarı kazandı. Grafik roman anlayışının rüştünü ispat etmesiyle birlikte çizgi romanın sunum şekli de değişti. Geçmişte fasikül veya tefrika formatında yayımlanan çizgi romanlar, aynen yazılı romanda olduğu gibi, tek bir cilt içerisinde okura sunuldu. Tabii, çizgi romanda anlatılan hikayeler farklılaştıkça çizerler de doğal olarak yeni görsel anlatım teknikleri denemeye giriştiler. Günümüzde başarılı grafik romanlara şöyle bir göz attığınızda çok şaşırtıcı, çok yenilikçi görsel teknikler kullanıldığını görüyorsunuz. Bu konuda, henüz Türkiye’de yayımlanmamış olan, David Mazzucchelli’nin Asterios Polyp isimli grafik romanını öneriyorum.

“O tamam olamama halinden besleniyorum”

· Bir tarafta transhüman dönemine hazırlanan gelecekten bahsediliyor bir tarafta da teknolojik bir toplumda ömürlerini dolduran son insanlar olabiliriz deniliyor; insan bir yanıyla her şekilde “Sarmaşık”ın ana karakteri gibi geçmişiyle, ailesiyle veya sevgili-eşi-arkadaşıyla bağını asla “tamam” edemiyor ve hep bir eksik gedik kalıyor gibi. Fransız filozof H. Bergson, 1896’da yayınladığı ve Fransız yazar, filozof Gilles Deleuze’ün de ‘hayranlık verici’ olarak nitelediği “Madde ve Bellek” adlı kitabında şöyle diyor:

“Bir anıyla mı buluşuyoruz, öncelikle genel olarak geçmişe, sonra da geçmişin belli bir bölgesine yerleştiğimiz sui generis bir edimin bilincindeyizdir:

Bir fotoğraf makinesinin ayarlanmasına benzeyen, elle yoklayarak yapılan bir iş... Ama derin kökleriyle geçmişe bağlı kalır ve bir kez gerçekleştiğinde, kendi kökensel gücüllüğünü hissetmeseydi; şimdiki zamandaki bir halin yanı sıra, şimdiki zamandan iyice kopan bir şey de olmasaydı; onu asla bir anı olarak tanımazdık… Hakikat şudur ki, eğer kendimizi geçmişe yerleştirmezsek geçmişe asla ulaşamayız.” Tüm bunların sizdeki karşılığı nedir?

Yekta Kopan: Öncelikle şunu söyleyeyim; o “tamam” edememe halini bütün doğallığıyla göğüslüyorum ben. Hatta o tamam olamama halinden besleniyorum. Çünkü burada temel bir soru geliyor karşımıza, varoluşa dair bir soru hatta: “Tamam olmaktan kastımız ne?” Doğaldır ki, hep eksik-gedik kalacağız. Tamam olduğumuzu düşündüğümüz an, hesaplaşma alanından kaçmaya başlıyoruz. Önlenemez bir erozyon bu. Bergson’dan söz etmeniz dikkat çekici. Bergson, zamanı süreçle, hareketle aynı anlamda kullanır. Yani gerçeklikle aynı anlamda kullanır. Zaman varlığın kendisine has hareketliliğidir. Yani bilinç mekânda değil zamanda oluşur.

“Eğer kendimizi geçmişe yerleştirmezsek geçmişe asla ulaşamayız” önermesi de o içsel zamana karşılık geliyor. Sezgisel bir zaman değil, içsel bir zaman. Bergson’dan söz etmeniz dikkat çekici derken lafın nereye geleceğini anladınız. Onun bu içsel zaman anlayışının bizim edebiyatımızdaki en güçlü karşılığını Ahmet Hamdi Tanpınar’da görürüz. Açıkçası ben de özellikle yirmili yaşlarımda hem Bergson’un zaman anlayışından hem de bunun Tanpınar’daki edebi yansımasından çok etkilenmiştim.

·  Diyelim ki “Sarmaşık”ın karakterleri (baba, oğul ve hatta kedi) sizin apartman ya da mahalle komşunuz ve bir vakit de bir araya geldiniz, tesadüf, tüm hayat hikayelerini de bir şekilde biliyorsunuz; kulaklarına ne fısıldamak isterdiniz, içinizden gelen ilk cümle ne olurdu?

Yekta Kopan: Bu sorunuza ne cevap vereceğimi bilemedim. Çünkü bu sözünü ettiğiniz fısıldama, biraz kendimle konuşma gibi olurdu. “Sarmaşık”, babamın vefatından sonra yazdığım, kendi hayatımdan yansımaları olan, belki de yazdıklarım içinde kendi gerçekliğime en yakın olan öyküm. Dolayısıyla o babanın, o oğulun komşum olmasına gerek yok. O babayı ve oğulu bir komşudan çok daha iyi tanıyorum. Kediye gelince, o kedi hayatım boyunca bana zihnimin koridorlarında yol gösterdi ve göstermeye de devam edecek.

· Öyküyü çizgi roman haline getiren L. Gönenç kesinlikle biz okuyuculara başka bir perspektif açmış. Hikâye sinemasal tatta döndü durdu bittiğinde bile belleğimde… Kitabın sonunda L. Gönenç ile dostluğunuzu anlattığınız bölüm muazzam ve belki de bu çizgi romanı okuyucu olarak nazarımda büyüten bu dostluğun kelimeler ve çizgi haliyle bana salınmasıydı; bir nevi kutsal bir evrene geçiş yaptım hissiyatıydı. Bu dostluğa dair ne söylemek istersiniz, ki kitapta âlâ bir şekilde demişsiniz ama buradan da dile getirmek isteseniz ortaya çıkan ne olur? Bir de günümüzde zor bulunan bir durum arkadaş-dost olup da bunu hayatın bir evresinde paylaşıma sunmak. Bu kitabın sizdeki efsunu nedir?

Yekta Kopan: Öncelikle bütün güzel sözleriniz için teşekkür ederim. Ama hepsini Levent’in sayfasına yazıyorum. Eğer bu kitabın bir gücü varsa, tümüyle Levent’in kurduğu görsel dünya sayesinde oluştu. Dostluk kısmına gelince, açıkçası bu kitabın sonsözünü yazana kadar Levent’le dostluğumuzun öyle derinlemesine düşünmemiştim hiç. Buna gerek yok ki…

Altı yaşında birbirimizin hayatına girdik. Yani kelimenin tam anlamıyla, kendimizi bildik bileli birlikteyiz. Kendimle hesaplaştığım kadar Levent’le de hesaplaşmışımdır. Sağlam tartışmalarımız da olmuştur, gülmekten katıldığımız zamanlar da… Ama oturup da dostluğumuzun sırrı nedir falan diye düşünmedik. Şimdi sizin sorunuza bir cevap bulabilmek için düşünüyorum da eğer bir sırrı varsa bu dostluğun, o da okumak-yazmak diyebilirim. Birlikte okuduk-yazdık, müzik dinledik, müzik yaptık, anlamaya çalıştık hayatı. Hâlâ da hayat öğrenciliğine devam ediyoruz işte.

·“Sarmaşık”ın tek bir mekanda geçmesi ve aksiyonun sınırlı olması size ne gibi bir durum yarattı?

Levent Gönenç: Aslında “Sarmaşık” çizgi romana uyarlanması güç bir metin... Kısıtlı mekan ve sınırlı aksiyon çizgi roman için bir dezavantaj. Açıkçası “Sarmaşık”ı oluştururken benim de üzerinde en çok kafa yorduğum şey, öyküde çok yoğun bir şekilde hissedilen duygusal atmosferi bozmadan, baba, oğulun hesaplaşmasını çizgiye nasıl aktarabileceğimdi.

Bu noktada imdadıma uzun yıllar içinde zihnimde oluşturduğum görsel havuz yetişti. Grafik romanları okurken aldığım notlar, yaptığım araştırmalar bana çok yardımcı oldu. Kısacası iyi bir grafik roman okuru olmam “Sarmaşık”ta da farklı görsel teknikler denemek için bana yeni kapılar açtı. Bir anlamda beni cesaretlendirdi. Bu şekilde biraz önce değindiğim dezavantajı avantaja çevirmeye gayret ettim.

“Muğlak zamanlardan geçeceğiz”

·“Sarmaşık”; aile, mahalle, dostluk, bağlar, kök, ilişkiler, vazgeçişler, vazgeçememeler, hesaplaşma, geçmiş ve bugün gibi kavramları nostaljik tatta ama us’ta çizikler atacak kadar sahici verirken, bir yanda da kent fanisinin kalabalık yalnızlığının fotoğrafını çok iyi netliyor. Pandemiyle birlikte evlerde (bu bahçe, havuz başı, balkon gibi rota değiştirse de) bir nevi kapalı kutularımızda tüm bu tanımların evrimleşme gösterdiğini görüyoruz. 4.5 milyar yaşındaki dünya canlısının üstünden debelenen, sadece 350 bin yıllık tarihe sahip insanyavruları olarak; sizce bu süreç bittiğinde bizler ve yaşam alanlarımız nasıl olacak, buna edebiyat, sanat, Spor, ekosistem, iletişim kanalları da dahil? Ezcümle, Platon, Thomas More, T. Campanella ya da Francis Bacon’un ütopyası mı, yoksa Aldous Huxley ve George Orwell’in distopyası mı? Ya da diğer bir şık ‘hiçbiri’…?!

Yekta Kopan: Dünya uzun zamandır kötü gidişi insanlara anlatmaya çalışıyordu. Fısıldadı, konuştu, anlattı ama sesini duyurmadı. Pandemi, dünyanın çığlığı olarak geldi. Duymak isteyen kulak fısıltıyı da duyuyordu, duymak istemeyen çığlığı da kulak arkası edecek. İlk aylarda bilinçlenme konusunda biraz daha umutluydum, geçen zaman bu umudumu azalttı.

Sorunuzun sanatla ilgili kısmını şöyle cevaplayabilirim; sanat üretimi de sanatçının o çığlığı yayma arzusu da bitmeyecektir. İnsanlık tarihi boyunca bu böyle olmuştur, böyle olmaya devam edecektir. Ama sanatın insanlarla buluşması konusunda, özellikle önümüzdeki birkaç yılı sıkıntılı görüyorum. Şimdilerde konuşulan melez yapıların uygulamalarının belirginleşmesi, taşların yerine oturması zaman alacaktır. Yeni bir sanat üreticisi kuşağın sahne almasıyla, bu melez yapının çerçevesi daha net çizilebilir. Ancak o sahne değişimi gerçekleşene kadar muğlak zamanlardan geçeceğiz. Yine de umutsuz olmayayım, bu tuhaf zamanların iki güçlü ayağı bilim ve sanat. Geleceğe doğru yürüyüşümüz de bu iki ayağın sayesinde olacak.

·Çizgi roman ve grafik roman arasındaki karşılıklı kelamları nasıl değerlendiriyorsunuz? Türün sınırları olarak düşündüklerimiz, aslında yayıncılık endüstrisinin yakın zamanda icat ettiği şeyler olabilir mi?

Levent Gönenç: Günümüzde hikaye anlatmanın pek çok yolu var ve dijital dünyada mevcutlara her gün yenileri ekleniyor. Tüm bu hikaye anlatma araçları içerisinde grafik romanın özel bir yeri olduğunu düşünüyorum. Çizgi unsuruyla gittikçe görselleşen iletişim mantığının gereklerine uyuyor. Yazı unsuru ve işlediği konular itibariyle de edebiyatın derinliğini taşıyor. Çok iddialı bir cümle olabilir ama bence gelecek grafik romanda.

·Bu çizgi roman yaratımı sırasında Y. Kopan’la yaşadığınız, keşfettiğiniz ve şu anda aklınıza geldiğinde tebessüm ettiğiniz bir anınızı paylaşır mısınız?

Levent Gönenç: “Sarmaşık”ın çizgi romana aktarılması fikrinin ortaya çıkışı altı, yedi yıl öncesine dayanıyor. Altı yıl fikri hazırlık, bir yıl kağıt üzerindeki macera diyelim. Tüm bu süreçte aklımda en çok kalan, projenin bir türlü ilerlememesi karşısında, Yekta’nın sık sık kurduğu “Bu iş de Dıgıdık’a benzemesin” cümlesiydi. Dıgıdık ne diye soracak olursanız; Dıgıdık tek yazarının Yekta ve tek çizerinin ben olduğum bir mizah dergisi projesi. Sanırım ilkokul üçüncü sınıftaydık.

Yekta daktiloda fıkralar, anektodlar yazıyor, ben de güncel meselelerle ilgili karikatürler çiziyordum. Bunları kesip büyük bir kartona yapıştırıyorduk. O dönemin popüler mizah dergisi Gırgır’ın bilmem kaçıncı sınıf bir kopyası. Dıgıdık maalesef tek bir sayı çıktı ve geniş bir okur kitlesine ulaşamadı. Sirkülasyon aile efradıyla sınırlı kaldı. Yıllar sonra ortak bir iş yapmak “Sarmaşık”a kısmetmiş.

· “Hayatın gidişine dur deyip biraz tatile girmiş birine ihtiyacımız var, yani kısacası, azıcık çıldırmış birine...” der Peter Handke, “Solak Kadın” adlı kitabında. Tam da bu cümleden ortalarsak, sizin var mıdır şu anda aklınızdan geçen bir cümle veya çıldırmışlık isteği?

Yekta Kopan: Bugünlerde içimden geçen tek cümle “sakin ol ve üretmeye devam et”. Sanırım çıldırmış bir cümle değil bu. Ya da bu günlerde sakince üretmeye devam etme arzusu, çılgınlığın ta kendisi; bilemiyorum.

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ photo.Metadata.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
LG
MD
SM
XS