2000'lerin İspanyol sinemasından 10 film

Derdini çoğu zaman dolambaçlı yollara sapmadan anlatır. Acıyı bile neşeyle anlatmayı bilen zarif senaryolar yaratır. Akdeniz enerjisiyle dolup taşan o insani öyküler defalarca Amerikan sinemasına 'malzeme' olmuştur. Gerilimi de polisiyesi de nice dev bütçeli Hollywood yapımına taş çıkarır. İşte size 2000'li yılların İspanyol sinemasından 10 filmlik bir seçki...



93 Yazı (Estiu 1993), 2017
6 yaşındaki bir kız çocuğunun penceresinden aile ve memleket özlemine dair naif bir bakış sunan bu film, Katalan yönetmen Carla Simon Pipo’nun kendi çocukluk deneyimlerinden yola çıkarak kurguladığı ilk uzun metrajı. Hem annesinin ölümünü kabullenmek hem de büyük şehirden kırsala göçmek zorunda kalan Frida’nın yaşadığı duygusal karmaşaya odaklanan ’93 Yazı, küçücük bir bedenin sevgiye olan açlığını ve çaresizliğini olanca doğallığıyla anlatıyor. Çocuk oyuncu yönetimiyle de ders veren Pipo, Berlin Film Festivali’nden ilk film ödülüyle döndü.
Güneşli Pazartesiler (Los Lunes Al Sol), 2002
İspanya’nın bir liman kentinde işten çıkarılan 7 tersane işçisinin yaşamına hüzünlü ama gülümseyen gözlerle bakan film, “zor olan basit olanı etkileyici anlatmaktır” sözünün karşılığı olan yapımlardan. Bir yandan iğneli diyaloglarıyla sistemi yererken diğer taraftan trajikomik anlatımıyla “her şeye rağmen hayat içindeki incelikleri görmeyi bildiğinde güzeldir” dedirtmeyi ihmal etmiyor. Sadece hikayesini anlattığı o işsizleri değil, onlarla aynı kaderi paylaşan milyonları görünür kılıyor. Anlatım diliyle Ken Loach sinemasını andıran Güneşli Pazartesiler Fernando Leon de Aranoa imzalı.
Dönüş (Volver), 2006
Hayatın sillesini yemiş savaşçı ruhlu ve soğukkanlı kadınları, capcanlı renkleri, estetik gözüyle bir Pedro Almodovar filmi olan Dönüş, çocuğa cinsel saldırı girişimi sonrası işlenen bir cinayetle başlar. Kızını korumak için bir plan yapan Raimunda’nın başına gelenler, yıllar önce ‘ölen’ annesinin de geri dönüşüyle içinden çıkılmaz bir hale bürünür. Kadın direnişine dair güçlü bir film olan Dönüş, Cannes Film Festivali’nde 6 kadın oyuncusuna da “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü kazandırdı. Almadovar da Cannes’dan “En İyi Senaryo” ödülüyle döndü.
Bataklık (La Isla Mínima), 2014
Uzaktan bakıldığında rüya gibi bir manzara, yakınına gelindiğindeyse pis bir bataklık. Tıpkı, diktatör Franco sonrası demokrasiye geçiş sancıları çeken 80’lerin İspanya’sı gibi… İşte tam da bu dönemde sürgün edilen, ideolojileri birbirine zıt iki dedektif, kayıp iki genç kız vakasını araştırmakla görevlendirilir. Kendilerini, bataklık bölgesindeki ücra bir kasabada, bataklığın kendisi gibi kaygan bir yöre halkının ortasında bulurlar. Seyirciyi yarattığı atmosfere hapseden bu psikolojik gerilim filmi, karanlık öyküsü ve sinematografik başarısıyla İspanya’nın öne çıkan polisiye yapımlarından.
Yağmuru Bile (Tambien La Lluvia), 2010
Amerika kıtası keşfedildiğinde emperyal güçler nasıl yerlileri katlettiyse bugün de şirketler yerli halkların en hayati ihtiyaçlarını dahi gasp eder. Yani aradan geçen 500 yıla rağmen insanlık bir adım ileriye gidememiştir. İşte bu noktadan yola çıkan film, Kristof Kolomb'un Amerika kıtasını işgalinin acımasız yüzünü anlatan bir film çekmek için Bolivya'ya giden ekibi odağına alıyor. İdealist yönetmen Sebastian kendini çekmek istediği filme çok benzeyen bir direnişin ortasında buluyor. Yüzlerce yıldır sömürülen bir halk su uğruna ayaklanıp kanlarını akıtıyor. Yağmuru Bile, sınıf meselelerini dert edinen Ken Loach sinemasının daimi senaristi Paul Laverty imzalı.
Ceset (El Cuerpo), 2012
Morgdan kaybolan bir kadın cesedi, davayı araştıran emektar bir dedektif, karanlık noktaları daha da karanlıklaştıran sahte yüzler... Oriol Paulo ilk uzun metrajlı sinema filmi olmasına rağmen Hitchcockvari sinema dili ve kurgusuyla seyircinin gözlerini kadrajına kilitlemeyi başarıyor. “Gerçek suçlu kim?” sorusuna yanıt bulduğunu sanan seyirciyi keskin dönüşler yaparak sürekli yanıltıyor ve finalinde şaşırtmayı başarıyor. Ceset, Hollywood polisiyesinden usananlara ilaç gibi gelecek bir yapım.
Hücre 211 (Celda 211), 2009
Bir gardiyan adayı yeni göreve başladığı bir hapishanede hayatta kalmak için mahkum rolü oynamak zorunda kalırsa… Siyasi göndermeleri, bir an olsun düşmeyen temposu, gerçek mahkumların da arka planda rol aldığı sahici anlatımıyla Hücre 211, 24 saat içinde bir cezaevinde çıkan ayaklanmayı ve pazarlık sürecinde yaşananları beyazperdeye taşıyor. Olanlara mahkumların gözünden bakarken onları meşrulaştırıp cezaevi yönetimini zalimleştirme yanlışına da düşmüyor. Böylece adalet kavramını hakkını vererek sorguluyor. “Sen farkında bile olmadan hayat, bir masumdan zalim yaratabilir” derken insan doğasına dair bir deney sunuyor.
İçimdeki Deniz (Mar Adentro), 2004
Hayata sıkı sıkıya bağlı bir insan nasıl olur da yaşamına son verme noktasına gelir? Yaşamak yükümlülük müdür yoksa bir hak mıdır? İçimdeki Deniz, bu sorulara sükûnetle yanıt veren, ötenazi meselesini en derinlikli işleyen yapımlardan biri. Yaklaşık 30 yıldır yatağa bağımlı yaşayan, hayatla tek bağı deniz manzaralı penceresi olan, ancak rüyalarında özgürleşebilen, yıllar içinde gülerek ağlamayı öğrenen Ramon Sampedro’nun kurtuluşu, yaşamına giren bir kadının ellerinde. Javier Bardem'in müthiş oyunculuğuyla yeniden hayat verdiği Sampedro, karamsarlık içinde ölüme sürüklenen çaresiz bir hasta değil, içsel özgürlüğü için sevdiği hayattan vazgeçen, giderken bile başka hayatlara umut aşılayan bir bilgeydi.
Pamuk Prenses (Blancanieves), 2012
Bu bir peri masalı ama ne sesi ve ne de rengi. Pamuk Prenses’in o ezberlediğimiz hikayesini 1920’lerin Sevilla’sına taşıyor ve İspanya'nın yerel öğeleri flamenko ve boğa güreşi ile harmanlıyor. Tüm çocukluğunu üvey annesi Encarna'nın zulmü altında geçiren Carmen çareyi kaçmakta bulur. Tesadüfen tanıştığı yedi boğa güreşçisi cüce, genç kadının koruyucusu olacaktır. Özel bestelenen etkileyici müzikleriyle de dikkat çeken bol ödüllü bu film, yönetmen ve senarist Pablo Berger’den sinemanın kökenlerine bir saygı duruşu niteliğinde.
Gözlerimi De Al (Te Doy Mis Ojos), 2003
10 / 10
2000'lerin İspanyol sinemasından 10 film
Aile içi şiddet temasını işleyen, teslimiyet, özgüven, kaybetme korkusu kavramlarına odaklanan bu film, aşık bir kadının yıkıcı sessizliğinin sesidir. Erkeklerdeki şiddet eğiliminin nedenlerini irdelerken, “Bir kadın neden kendisini döven bir adamla beraber yaşamaya katlanır?” sorusuna da yanıt vermeye çalışır. Sanıldığının aksine maddi bağımsızlığın yeterli bir gerekçe olmadığını vurgular. Şiddeti kadın gözüyle anlatan yönetmen Icar Bollain, ne erkeyi canavarlaştırıyor ne de kadına kurban rolü yüklüyor. Üç maymunu oynayan topluma da ayrı bir parantez açıyor.
{$ nextTitle $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS