İbrahim Kalın: Kudüs hepimizi birleştirdi

İbrahim Kalın: Kudüs hepimizi birleştirdi

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın Birleşmiş Milletler'in Kudüs kararıyla ilgili konuştu. Kudüs'ün İslam dünyasını ve Türk siyasetini birleştirdiğini söyleyen Kalın, "İsrail’in politikalarını eleştirmek Antisemitizm değildir. Holokost İstanbul’da yaşanmadı, Kahire’de, Pakistan’da, İran’da yaşanmadı. Avrupa’nın göbeğinde yaşandı" ifadelerini kullandı.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın Hürriyet gazetesinden İpek Özbey'e konuştu. İşte Kalın'ın açıklamaları: 


Türkiye ve Yemen’in Birleşmiş Milletler’e taşıdığı Kudüs oylamasında Trump’ın tehditlerine rağmen 128 ülkeden evet çıktı. Bu süreci nasıl yönettiniz?


Amerikan yönetiminin Kudüs ile ilgili böyle kararlar alacağı bilgisi bize gelmeye başlayınca Cumhurbaşkanımıza bir arzda bulunduk, kendisi bize bir yol haritası çizdi. “Öncelikle ben yoğun bir telefon diplomasisi yapacağım” dedi. Ardından bu kararın açıklanacağı kesinleştikten hemen sonra da İslam İşbirliği Teşkilatı dönem başkanı olarak olağanüstü zirve çağrısı yaptı. Tabii sadece zirvede alacağımızın kararın yeterli olmadığını bildiğimiz için, bunun rüzgârını arkamıza alarak BM sürecini başlattık. Bütün bu süreçte cumhurbaşkanımız inanılmaz bir mesai harcadı. O arada yürüttüğümüz epey bir arka kapı diplomasisi var. Kudüs’ün tek taraflı olarak İsrail’in başkenti olarak kabul edilemeyeceğini, bunun Kudüs’ün tarihi ve dini gerçekleriyle uyuşmadığını ve Ortadoğu barış sürecine katkı sağlamayacağını Amerikalı mevkidaşlarımıza da anlatmış, bu kararlarının dünyadan kimseden destek bulamayacağını da söylemiştik aslında. Dinlemediler ve büyük bir hezimetle karşı karşıya kaldılar. Yaşanan Filistin davası için büyük bir kazanımdır, Trump yönetimi için de büyük bir hezimettir. Tehdit, baskı ve şantaj politikalarıyla 21. Yüzyıl’da diplomasi yapamazsınız. 


Bosna-Hersek’in çekimser kararı şaşkınlık yarattı mı?


Orada üçlü bir yapı var. Ben Bakir Bey’in buna evet verilmesi yönünde bir çalışma yaptığını biliyorum. Ama Bosna-Hersek’in üç parçalı yapısından dolayı bu imkân olmadı. İlginçtir Sırbistan ‘evet’ oyu kullandı. Bu çok önemlidir. “Bosna hayal kırıklığı” yorumlarını ben de gördüm, ancak doğru okumak gerekir. 


Trump ne yapmaya çalışıyor? Amerika’nın bu sonucu öngörmemesi olası mı?


İki boyutu var aslında. Bunu iç siyaset açısından bir seçim vaadi olarak gördü. “Vaadimi yerine getiririm. Belki dünyadan birkaç gün yüksek sesli eleştiriler gelir, sonra sakinleşir” diye düşündü -ki bence büyük bir hesap hatasıydı. İslam dünyasında yaşanan bir takım ihtilaflar, İran ile Suudi Arabistan çekişmesi, mezhep gerginlikleri, devam eden iç savaşlar, terörden hareketle İslam ülkelerinden güçlü bir birlik, beraberlik çıkmaz gibi bir beklenti içine girmiş olabilirler. Ama bakın Kudüs hepimizi birleştirdi. Türk siyasetini de birleştirdi. Meclis’te bulunan dört siyasi parti de İran ve Suudi Arabistan gibi ihtilaflı ülkeler de aynı bildirinin altına imza attı. Avrupa’dan Afrika’ya, Vatikan’dan Ortadoğu Hristiyanlarına mutabakat oluştu. Filistin meselesindeki temel problem İsrail’in işgalidir. İsrail yönetimleri ve onun destekçileri ısrarla bu işgal politikalarını unutturmak için çeşitli taktik ve stratejiler uyguluyor. 


Nedir bu stratejiler?


Mesela Arapların ötekileştirilmesi, Filistinlilerin adeta şeytanileştirilmesi bu siyasetin bir parçasıdır. İsrail yönetimleri Batı’ya şunu söylüyor: “Karşımızda rasyonel olmayan, otoriter, terörist, kadın düşmanı, özgürlük düşmanı, ataerkil, aklıyla değil duygularıyla hareket eden bir güruh var. Dolayısıyla biz böyle mücadele etmek, şiddet kullanmak zorundayız. İslam-Batı ilişkilerini, Müslüman-Yahudi ilişkilerini zehirleyen bu yaklaşımı 67’den beri sistematik olarak uyguluyor. 


Kim, ne kazanıyor sonunda?


İsrail bu algıları inşa ederek 67’den bu yana Filistin topraklarını işgal etmeye, çalmaya devam ediyor. O manada kendileri açısından faydalı bir şey yapıyorlar. Batı’yı kendi yanlarına çekerek, “Ortadoğu’daki tek demokrasi biziz, bize yardım etmek zorundasınız” tezini işliyor. Bunun da ciddi bir şekilde sorgulanması lazım. İsrail’in kendi içinde bir Yahudi demokrasisi olabilir ama Yahudi olmayan vatandaşlara nasıl muamele edildiğini hepimiz biliyoruz. İsrail’deki Arapların ikinci sınıf vatandaş olduğu, Batı Şeria ve Gazze’deki Arapların sürekli abluka altında tutulduğu, her tür tacize, aşağılanmaya maruz bırakıldığı, topraklarının çalındığı, zeytin, limon bahçelerinin alındığı, satıldığı bir yerde demokrasiden bahsederseniz gülünç hale gelirsiniz. En azından biz bu hikâyeyi satın almıyoruz.  


Batı neden satın alıyor?


Tarihi bir takım gerekçeler var. Yahudi-Hristiyan geleneğinin var olduğunu inşa etmeye çalışanlar var ki bu çok tartışmalı bir konudur. Çünkü teolojik ve sosyolojik olarak tarihte Yahudiler ve Hıristiyanlar hiçbir zaman öyle barış içinde falan yaşamadı. Antisemitizm, yani bir insana sadece Yahudi olduğu için nefret duymak, bir kötülük yapmak, onu öldürmek Avrupa kökenli bir ideolojidir. Kökleri Hıristiyan Ortaçağ’dır. Ortadoğu, Afrika değildir. Bizim topraklarımızda antisemitizm bir akım olarak çıkmamıştır. Antisemitik kişiler, gruplar olmuştur ama biz bunları reddederiz. Bizde ilk İslam döneminden bu yana Müslüman ve Yahudiler barış içinde yaşamıştır. İsrail’den kaçan Yahudiler’i alan biziz. Ayrım yapılmadan bizim topraklarımıza yerleştirildi, 500 yıldır birlikte yaşıyoruz. İsrail lobisi, Evanjelist kiliselere, Ortadoğu’nun hiçbir sosyolojisini, tarihini bilmeyen kitlelere bir şekilde ulaşıp, “Ortak tarihi bir geleneğimiz var, biz bu fanatik Müslümanlara, terörist araplara karşı birlik olalım” dediler.


Bu propaganda üzerinden mi yürüyorlar?


Tabii. Ne zaman İsrail’in işgalini birileri ifşa etmeye kalksa hemen onun üzerine çullanırlar. Antisemitizm yayıyorsun diye. Halbuki İsrail’in politikalarını eleştirmek Antisemitizm değildir. Holokost İstanbul’da yaşanmadı, Kahire’de, Pakistan’da, İran’da yaşanmadı. Avrupa’nın göbeğinde yaşandı. 


Ben çocuktum, televizyonların alt yazısında ‘Ortadoğu’da kan durmuyor’ yazardı, 45 yaşına geldim hâlâ aynı şey yazıyor. Bu kan durursa hayatımızda nelerin değişeceğini bilmiyoruz. Siz söyler misiniz?


Ortadoğu son 100 yıldır büyük bir savrulma yaşıyor. Öncesine baktığınızda bu topraklar yaklaşık bin yıl boyunca kültürün, medeniyetin, sanatın, estetiğin, ticaretin, diplomasinin zirvesinde olan yerlerdi. Dünyanın en iyi düşünürleri, sanatkârları, âlimleri, müzisyenleri, şairleri, edebiyatçıları ya bu topraklardan çıkıyordu ya da bu topraklara geliyordu. Müthiş bir etkileşim vardı. Batı’yı dönüştüren de aslında bu coğrafyanın ürettiği kültür, sanattı. Savaşlar olmuştur, devletler kurulmuş, yıkılmıştır. Ama düzenli bir şekilde sosyokültürel bir yaşam alanı olmaya devam etmiştir. Son 100 yıldır büyük bir savrulma yaşanıyor. Sykes-Picot ile yeniden çizilen Ortadoğu’nun sınırları bu coğrafyanın gerçekleriyle bir türlü örtüşmedi. Çünkü masa üstünde Avrupalı emperyalist ülkelerin kendi çıkarlarına göre çizdiği bir harita vardı. Attıkları büyük fitne tohumları vardı. Mesela, Cumhuriyet’in uzun kuruluş yıllarında “Araplar bize ihanet etti, bizi arkadan vurdu” tezi işlendi. 


İhanet etmedi mi?


Bir Arap düşmanlığı üretildi. Araplara da “Türkler Arap dünyasını bıraktı, Batı’yla ittifak yapıp gavur oldu” dediler. Bunun altında Araplara “Osmanlı aslında gelip sizi işgal etti, biz kurtardık” mesajı verildi. Tarihçiler bilir ki, Osmanlı hiçbir zaman Araplara karşı bir kültür emperyalizmi, bir asimilasyon politikası içinde olmadı. Şimdi bugünkü çıkarlar çerçevesinde tarih geriye doğru yeniden yazılıyor. Fahreddin Paşa meselesi de bugün devam eden bir gerilimin ya da bir siyasetin parçası olarak görülüyor. Çünkü tarih hiçbir zaman geçmişe ait bir şey değildir. Tarih bugünü anlamak ve yarını inşa etmek için vardır. O yüzden tarih hep yeniden yazılır. 


Şimdi yazılmak istenen ne?


Bugün özellikle son 10-15 yıldır Ak Parti iktidarı ve Cumhurbaşkanımızın başkanlığında Türkiye bütün bölgeye farklı kanallardan açılma yolunu tercih etti. Batı ittifakı içinde, NATO üyesi ve AB ile üyelik müzakereleri yürüten bir ülke olarak dedik ki, “Biz Balkanlarla da Kafkaslarla, Çin, Rusya, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yla da iyi ilişkiler içinde olmalıyız.” Bunun neticesinde yeni köprüler inşa edilmeye başlandı. Bunu büyük fotoğrafın içinde görmek lazım. Bu sadece Arap dünyasına yönelik bir muamele değildi. 


Bir yandan da “Eksen kayıyor, bugüne kadarki bütün kazanımlarımızı kaybediyoruz” algısı var. Batı’dan uzaklaşıyor muyuz?


Hayır, küreselleşmenin bütün bu rijit kategorileri, akışkan ve geçişken hale getirdiği bir çağda, böyle mutlak manada Batı bloğu, Doğu bloğu, Kuzey bloğu gibi ilişkilerden bahsedemeyiz. İlişkiler çok daha iç içe geçmiş durumda. Bir taraftan Avrupa ile iyi ilişkilere sahip, bir taraftan Kafkasya, Kuzey Afrika, Ortadoğu’ya uzanan, bir tarafta Karadeniz ile Rusya’yla hattına uzanabilen, hem de bir Akdeniz ülkesi olan Türkiye’nin kendini tek bir bloğa hapsetmesi düşünülemez. Şu anda Türkiye, 360 derece dış politika perspektifiyle hareket etmeye çalışıyor. Biz bunu sıfır toplamlı bir şey olarak görmüyoruz. “Ortadoğu’yla ilişkimiz olacaksa Avrupa’dan uzaklaşmalıyız, Rusya’yla ilişkimiz olacaksa Amerika’dan uzaklaşmalıyız” gibi bakmıyoruz. 


Peki müttefiklerimiz de öyle bakıyor mu?


Bu da önemli. Mesela Fransa, Ortadoğu’yla çok yakın bir ilişki içinde. Kimse kalkıp Fransa’ya “Ya ne oldu, sen Avrupa eksenini bırakıp Ortadoğu’da ne geziyorsun” demiyor. İngiltere’nin, Körfez ülkeleriyle son derece iyi ilişkileri var. Kimse İngiltere’yi bundan dolayı eleştirmiyor. Amerika aynı şekilde malum. Ne zamanki Türkiye, Ortadoğu’daki etkinliğini arttırıyor, hemen “Eksen kayması” yaşanıyor deniyor. Peki müttefiklerimize layık gördüğünüz şeyi, neden Türkiye’ye layık görmüyorsunuz. Onlardan daha fazla bizim bu angajmanlara ihtiyacımız var. Ulusal ve güvenlik çıkarlarımız açısından baktığımızda da Avrupa’yla ilişki içinde olurken, Rusya’yla da Ortadoğu’yla da iyi olmamız gerekiyor. 


Söyleşinin tamamını okumak için tıklayın


 

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS