kültür sanat

Paris’te Sedef Ecer gecesi!

  1. Kültür Sanat
  2. Diğer

Paris’te Sedef Ecer gecesi!

Paris’te Sedef Ecer gecesi!
Sedef Ecer ve Olivier Ruidavet

Oyunları çok sayıda dile çevrilen, üniversite tezlerine konu olan, Fransız basınının saygıyla andığı tiyatrocu Sedef Ecer, Paris’te kendi adına yapılan geceyle gündemdeydi. “Doğrudan işlemesem de İstanbul hep kafamda” diyen oyuncuyla gece öncesinde Paris’teki evinde konuştuk.

“İki şehrim, iki ülkem” diye söz ettiği Paris ve İstanbul’da, Fransa ve Türkiye’de olup bitene duyarlı, gündemi takip eden, sözün tam anlamıyla bir ayağı orada, diğeri burada bir büyük sanatçı o! Küçücük yaşlarında girdiği Yeşilçam ile tiyatro dünyasındaki kariyerine otuz yıldır Fransa’da devam eden; oyunları Fransızca, Türkçe, Almanca, Lehçe, Ermenice, İngilizce, Yunanca oynanan; adı 2014’te UNESCO’nun Yaratıcı Kadınlar Sözlüğü’ne giren bir yıldız isim: Sedef Ecer.

Türkiye Büyükelçiliği Kültür ve Tanıtım Müşaverliği’nce, Fransa’nın iki asırlık prestijli oluşumu Dramatik Yazarlar ve Besteciler Kurumu’nda (SACD) Sedef Ecer adına düzenlenen gece, sanatçının oyunlarından kesitler, mini filmler ve şarkılarla rengarenkti. Ecer’in meslek hayatında önemli rol oynamış tiyatrocu arkadaşlarının yanı sıra müzisyen Gülay Hacer Toruk’un da katıldığı gecede, Türkiye’de Meltem Cumbul ile Fehmi Karaarslan’ın oynadığı ‘e-mülteci.com’dan kesitlerle Estelle Meyer de vardı. Ecer, 2016’da sahnelediği ve kimi eleştirmenlerce ‘absürdle flört eden çağdaş Machbet’ diye nitelenen ‘Lady First’ oyunundan kesitleri ise, oyuncu Olivier Ruidavet eşliğinde okudu. Şu sıralar İstanbul’da ve Hamburg’da oynanan ‘Kenardakiler’ oyununun yönetmeni Thomas Bellorini gecede söz alırken, aynı oyunda bir çingene kızını canlandıran Macar oyuncu Zsuzsanna Vàrkonyi akordeonuyla iki Zigan şarkısı seslendirdi.

Sedef Ecer için, “Olağanüstünün, harikuladenin hiç uzak olmadığı masal tadında piyesler yazan bir çağdaş Şehrazad” tanımını kullanan tiyatro araştırmacısı, öğretim üyesi ve gazeteci Marjorie Bertin ise gece boyunca Ecer’e sorularıyla eşlik etti.

Gece öncesinde Ecer’le Paris’teki evinde konuştuk.

-Paris’te adınıza düzenlenen gece SACD’da yapılıyor, neden?

Fransa’da ilk oyununuz sahnelendiği andan itibaren bu kuruma üye olursunuz. Seneler geçtikçe oyun sayınıza, kazandığınız şöhrete, öneme göre yavaş yavaş yükselip asil üyeye dönüşürsünüz. Ben de artık asil üyeyim. Geçen yaz Avignon Tiyatro Festivali’nde SACD’ın temsilcisi olarak seçilen yazarlar arasında ben de vardım. Kurumda yazarlarla ilgilenen hanım benimle ilgili bir şeyler yapmak istiyordu. Bir yandan da Türkiye Büyükelçiliği Kültür ve Tanıtım Müşaviri Serra Aytun görevinden ayrılmadan önce hakımda bir şeyler yapmak istediğini söylemişti. İki kurumu buluşturdum ve bu gece çıktı ortaya.

-Oyunlarınızı Fransızca yazıyorsunuz

Evet, 2008’den beri bütün oyunlarımı Fransızca yazdım ve turnede üstyazıları yapmak için Türkçe’ye çevirdim. Diline çok güvendiğim, eski arkadaşım İzzeddin Çalışlar’la çeviririm hep.

-Yabancı bir dilde duyguyu yazıya aktarmak zor değil mi?

Bir kere yabancılaşıyorsun, iki farklı insan oluyorsun. Fransızca konuşurken ayrı, Türkçe konuşurken ayrı. İç dinamiğin, kimyan, beden dilin değişiyor, dolayısıyla farklı düşünüyorsun. Bir de ben edebiyattan, kelimelerden değil tiyatrodan, sahneden gelen bir oyuncu, yönetmen, yazar olduğum için dile yaklaşımım farklı. Bakıyorum ritmik değil, bu cümleyi keselim diyorum. Yazarken de yüksek sesle okuyorum, burası olmadı deyip atıyorum.

-Oyunlarınızı Türkiye’de de sahneliyorsunuz. Seyirciden gelen duygu anlamında fark oluyor mu?

Aynı duygu gibi geliyor bana. Mesela ‘Kenardakiler’i Fransızca oynadık, sonra onu Türkçe üstyazıyla Türkiye’ye getirdik ki, düşünün seyircinin yukarı bakıp tercümeyi takip etmesi çok zordur, buna rağmen seyirci çok sıcaktı. Oyun, Muhsin Ertuğrul’da 700 kişilik salonda iki gece üst üste ve Fransız Kültür Merkezi’nde oynandı, okundu; aşağı yukarı aynı tepkiler geldi. Ama bazen belki bir parça daha sıcak Türk seyircisi. Bir de bazılarında sempati de oluyor, oyunları Fransa’da oynanan yazar diyerek heyecanla gelebiliyorlar.

Sedef Ecer ve tiyatrocu arkadaşları

-Oyunlarınızı yazmadan önce konu hakkında bir araştırmacı gazeteci gibi çalışıyorsunuz..

Evet. Ben bir projeyi yazacağım dediğim andan itibaren, eğer çok gündelik bir şey değilse araştırma yapıyorum, aynen gazeteci gibi. Belge okuyorum, belgesel seyrediyorum, yazmak istediğim dönem ve konuyla ilgili kültürleniyorum diyeyim. Sonra da o sayfalarca bilgiyi kullanmasam bile, o bilgi buzdağının alt tarafı. Çünkü o içimde olduğu zaman daha rahat yazıyorum. Şu sıralar 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başını konu olan bir proje var kafamda. Dönemle ilgili sürekli malzeme okuyorum.

“Yeşilçam’ın melodram havasına bayılıyorum!”

-Sizin için ‘Acıyla mizah yapıyor’ diyorlar. O nasıl oluyor?

O benim içimde olan bir şey, biz Türkler’de var. En acıklı anlarda gülmeye başlarız; cenazelerde güler, düğünlerde ağlarız. Ben bebekliğimden itibaren Yeşilçam ortamında, tiyatroda yetiştim. Yeşilçam’ın şahane, pudralı kadınlarının kucağında büyüdüm. Hepsi çok büyük starlar! Onların hepsinde de vardır bu, bir sahnede ağlar, bir sahnede gülerler ve çok da mantıklı değildir Yeşilçam. Bayılıyorum o melodram havasına! Öyle olunca da zaten trajediyle komedi bir arada gidiyor, aynı hayat gibi. Bir de benim kompleksim hiç yok: Entelektüel görüneyim, ağır durayım, aman komedi yazmayayım gibi. Tam tersi, ne kadar gülerlerse o kadar mutlu oluyorum. Kendim oynarken de bırakıyorum, nereye giderse...

İster istemez ağır konuları seçiyorum, gündemi takip ediyorum. İki ülkemde de, iki şehrimde de, Paris’te ve İstanbul’da çok büyük olaylar oldu. Son bitirdiğim oyun, biri Paris’te Orient Express’in yola çıktığı, diğeri İstanbul’da Sirkeci Garı’na geldiği iki garda geçiyor. İkisinde de saldırı olmuş, insanlar ölmüş..

-Geçen sene Türkiye’de ‘e-mülteci.com’ başlığıyla sahnelenen oyununuz da son derece güncel bir konuyu işliyor. Ama bir yandan da Birleşmiş Milletler’in son bulduğu, herkesin siyasi ya da çevresel felaketler nedeniyle elinde cep telefonu sığınacak yer aradığı bir dönem bu.. Bir yandan da bilimkurgu sanki..

Bunu yazmaya başlayalı sanırım iki yıl oldu. O zamandan beri Brexit yaşandı, Amerika’da Trump geldi. O kadar da bilimkurgu değil aslında. Sanki dünyanın çözülmeye gittiği bir dönemde yaşıyoruz ya da  en azından bir dönem değiştiriyoruz. Bir de ben sosyologları, sosyal antropologları, politologları çok okuyorum. Çok okuyorum derken, beş yüz sayfa okumaya gerek yok, bazen basına röportaj vermiş, oradan bile bir şey yakalıyorum, France Culture Radyosu’nu dinliyorum. Şimdi milyonlarca insan Ortadoğu’da memleketinden oldu. Ellerindeki cep telefonu çoğunun pusulasıydı, hayatta kalmalarını sağlayan şeydi. Bütün dünyanın böyle olduğunu düşünelim. Herkes elinde bir cep telefonu, nerede bir felaket olursa oradan kaçıp bir yere gidiyor. Bu felaket savaş olabilir, siyaset olabilir ama iklimsel de olabilir. Başımıza yeni gelecek göç nedeni de o; şu anda Bangladeş’te bir sürü köyü boşaltıyorlar. Düşündüm ki böyle ‘Birleşmiş Milletler sonrası’ bir dönem, artık her şey dağılmış, ülke kalmamış, insanlar ellerinde cep telefonuyla bir yerden bir yere gidiyorlar ve bir adam kontrol kulesi gibi bir yerden bunları takip ediyor, buradan git, şuradan gel diyor.

Bu arada belirtmek isterim. Oyunda bu rolü Fehmi Karaarslan oynuyor. Çok sevdiğim bir oyuncu ve kardeş gibi sevdiğim bir arkadaşım. Oyunun önce Türkçe’sini oynadı, sonra Fransızcası’nı oynayacağım dedi. Açıkçası çok iyi bir oyuncu olduğunu bilmeme rağmen, önce dil nedeniyle düşünmüştüm. Ama öyle bir şevkle geldi ki bana. Aynı rolü hem Türkçe hem Fransızca çıkarttı. Çok nadirdir iki dilde oynamak.

Sedef Ecer Olivier Ruidavet'le birlikte

-Seyirci tepkisi nasıldı?

Türkiye’de de Fransa’daki gibi çok uzun süre ayakta alkışlandı. Fransa’daki daha bitmiş bir versiyondu bence. Çünkü Türkiye’de kafamda bazı şeyler net değildi, orada yaşamadığım için beş haftada her şeyi yoluna koyamadım ama Türkiye’de de harika bir ekip tarafından taşındı metin. Oyundaki üç kadını hep aynı oyuncu oynuyor. Fransa’da Estelle Meyer, Türkiye’de ise Meltem Cumbul oynadı. Bu arada İstanbul Tiyatro Festivali’ne çok teşekkür etmek isterim, oradaki prova dönemi olmasaydı, Fransa’da çıkmazdı bu oyun. Üstelik Fransa’da bir devlet sahnesine girdik ki, çok önemlidir burada.

-Oyuna teknolojik bir ilginçlik de eklediniz bildiğim kadarıyla..

Evet, Fransa’da oyuna ek bir sergi yaptım. Seyirci oyundan önce ve sonra karakterlerin cep telefonlarının içine giriyor. WhatsApp, Facebook hesaplarını görebiliyor, dinledikleri müzikten, mektuplara inceleyebiliyor. Bir cep telefonunda olabilecek her şeyi yazdım, bir görsel sanatçı da onu şekle soktu, bir şirket teknik tarafını halletti. Şimdi bir müze satın alıyor bunu. Oyunu müzenin sahnesinde oynayacağız, müzede de telefonlar sergilenecek.

-Fransa’da ‘zor mahalleler’ diye anılan banliyölerdeki okullara da gidiyorsunuz siz..

Evet. Başarısız çocukların atıldığı meslek liseleri var burada, onlara gidiyorum. Çocukların sadece yüzde 10 kadarı dedesine kadar Fransız, gerisi yabancı kökenli. Anne babaların Fransızca’sı büyük ihtimalle iyi değil, çocuklara yardımcı olamıyorlar. Aileleriyle tiyatroya hiç gitmemişler ama okulları götürüyor. Onlarla şimdi bir proje yapıyorum: Cep telefonlarıyla görüntü alıyorlar, getirdikleri görüntülerle montajcı arkadaşımla bir film yapıyoruz. Bu türden mahallelerde çok çalışıyorum, atölye yapıyorum, bazen okullarda oyunlarımı oynuyorlar, seyretmeye gidiyorum. Çocuklar çok ilgili. 

Kadın ve iktidar!

-Son oyununuzun adı Lady First, neden First Lady değil?

Üç etapta yazdım ben bu oyunu. Oyunun yarım saatlik ilk versiyonu Paris Les Femmes Festivali’nde olmuştu, büyük aktris Agnès Jaoui oynamıştı. Sonra on dakikalık bir versiyon kaleme aldım. Tiyatro versiyonunu ise bir buçuk saatlik yazdım. O günlerde Hillary Clinton’un Liberation gazetesinde bir fotoğrafı vardı. Hem First Lady olduğu hem de başkanlığa oynadığı için başlığı ‘Lady First’ diye atmışlardı. Birden hem görsel, hem de ses olarak hepimize güzel geldi, bu olsun dedik.

-Bu oyun için antik çağlardan günümüze kadın ve iktidar ilişkisi üzerine çok çalışmışsınız. Nedir bu iktidarla kadın arasındaki sakat ilişki?

Benim oyunumdaki kadın bir first lady, kendisi politikacı değil ama ‘güçlü adamları seven kadınlar’ diye bir şey var biliyorsunuz, para ve mevkiye düşkün kadınlar. Sinema partilerinde de vardır bu, Cannes’da mesela.. Genç, güzel giyinmiş kadınlardır onlar ve bakıp anında anlarlar güçlü erkekler hangileri. Bu tip bir kadın benim first lady’m. Tabii çok başarılı ve hırslı politikacı kadınlar da var ve kadınlar hiçbir zaman erkeklerden daha masum değiller. Erkekler ne kadar kötüyse kadınlar da o kadar kötü, erkekler ne kadar iyiyse kadınlar da o kadar iyi. Ben hiçbir zaman kadın karakterlerimi gül gibi, iyi, anaç, pamuk tipler gibi göstermedim. Anneler Günü’nde de ‘bütün anneler melektir’ gibi laflara sinir olurum. Neden bütün anneler melek olsun, bir sürü faşist adamı yetiştiren anne var! Benim komedisini çıkartmak istediğim kadın tipi, yola hiçbir şeyiyle çıkmamış fakat güçlü erkeklere hep yanaşmak istemiş bir kadındı. Seneler geçtikçe parayla, mevkiyle, pohpohlanmayla, iktidarla böyle bir kişilik oluşmuş. Yoksul bir ortamdan geliyor. Çok alt mahalleden gelip ‘grande dame’ (hanımefendi) havalarında.. Ama olmuyor tabii, hemen çıkıyor gerçekte ne olduğu.

-Oyundaki bir diğer ilginç kişilikse hanımefendinin çok yakınındaki bir travesti..

Oyunu sahneye koyan Vincent Goethals, başarılı Belçikalı oyuncu Anne Claire’i bu role istediğini baştan beri biliyordu. Travesti rolüne ise Sinan Bertrand’ı ben önerdim. Daha önce de çok güzel trans ve travesti rolleri oynamıştı. Belki de saplantım olan bir konu bu dünya. Trans ve travesti çok arkadaşım, yazdığım birçok karakter var. Bedeniyle oynayarak bedenini değiştirmek göçmenlik gibi bir şey, yani içerden kendini değiştirmek. Bunu çok metaforik buluyorum. Trans karakterler yazmamın bir sebebi de şu olabilir: Ergenliğim ve gençliğim Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu’nda geçti, ‘Çılgınlar Kulübü’nü oynuyorlardı o dönemde. Yüzlerce kere oynadılar. Fransa’da bir burjuva komedisi olan Çılgınlar Kulübü Türkiye’de de bir burjuva komedisiydi, Nişantaşı’nda, Şişli’de oturanlar seyrederdi ama aynı zamanda Türkiye gibi bir ülkede bir direniş oyunuydu. 

Duyguları şakır şakır atıyorum ortaya ve korkmuyorum bundan!

-Sizin tiyatronuz için bir üniversite hocası ‘neobarok tiyatro’ diyor, ne demek tam olarak?

Mesela travestiyle büyük bir sahne koymak, duyguları büyük büyük yaşamak, büyük büyük oynamak. Fransız tiyatrosunda ise biraz entelektüel, kendini tutan, duyguların bastırıldığı çağdaş bir oyunculuk, yazarlık söz konusu. Önemli olaylar, mesela cinayet sahnenin dışında olur, tak tak silah patlamaz sahnede. Cinayet işlendiğini bir monologdan öğrenirsiniz. Ya da yazar daha Anglosakson, çok soğuk, keskin, korkunç şeyler yazar ama mesafe koyarak anlatır. Benimki öyle değil, duyguları şakır şakır atıyorum ortaya ve korkmuyorum bundan. Aksine duygu yükseltici anları seviyorum tiyatroda.

-‘Eceryen tiyatro’ demiş yine aynı hoca, yani ekol olarak söz etmiş sizden..

İnsanın kendi tiyatrosu hakkında bir şey söylemesi çok zor. Bir anekdot vardır: Sizin oyunlarınızda hep bir sandalye figürü var neden diye, yazar da ‘İnsanlar otursunlar diye’ der. Benim için de aynı şey. Üç oyununda da şu figür var, birbirine şurdan bağlanıyor dedikleri zaman ‘Aaaa öyle mi?’ diyorum. Bazı yazarlar çok beyinden yazarlar, net bir planları vardır, ona göre karakterleri kaleme alırlar. Ben de o planı yapıyorum ama ondan sonra bırakıyorum, nasıl akıyorsa öyle gidiyor. Plato, sahne üstü yazarıyım ben. Şuursuzca yazıyorum (gülüyor), sonra da düzeltiyorum, ekliyorum, bir metni elli kere yeniden yazıyorum. En son Fransız televizyonuna yaptığım filmin 11. versiyonu çekildi, düşünün! O yüzden kendi tiyatromla ilgili bir şey söylemem çok zor ama evet, tiyatromun üniversite ortamında tanındığını biliyorum, oyunlarımın da içinde olduğu tezler, üniversite hocalarının yazdığı makaleler var. Ne diyorlardı desen, vallahi hatırlamıyorum. Benim işim değil o.

-Peki yazmak mı, yönetmek mi, oynamak mı?

Yazmak çok sevdiğim ama çok yalnız, hüzünlü bir iş. Halbuki yönetmek ve oynamak çok zevkli ve eğlenceli. Düşünsenize, kendi odanıza kapanıp bir karakter, dünya kurmuşsunuz ve birdenbire herkes size inanmış, onu iş edinmiş, kostümcü kostümünü yapıyor, öbürü müziğini.. Kendim bile şaşırıyorum, bunlar benim anlattığım yalana inandılar, hep birlikte bu dünyayı kuruyorlar diye.

Oyuncuları çok seviyorum. Bazı yönetmenler işkence ederek yönetir, ben aksine hayranlık duyuyorum onların yeteneklerine, bir şeyi söyleme biçimlerine.. Bir de benimle çalışan oyuncular hep söyler, hiç kavga gürültü yok diye. Çok neşeli ortamı severim, herkes eğlensin işini yaparken. Konularım ağır, konu mutsuz, ama oyuncu sahnede mutlu bir şekilde mutsuz bir hikaye anlatsın isterim.

-Tiyatro metinleriniz Fransızca’da yayımlandı. Türkçe’de bulunuyor mu?

Elektronik ortamdan, yenimetin.com’dan satın alabilirler. Ayrıca yakında ‘e-mülteci.com’ ile ‘Lady First’ de Türkçe olarak bulunabilecek. ‘Kenardakiler’i ise ‘Neva Tiyatro’ isimli genç bir topluluk yer değiştirerek 2017 boyunca oynayacak. Seyretmek isteyenler internetten programı görebilirler. Oyunu henüz görmedim ama hakkında çok güzel şeyler söylüyorlar.

{$ nextTitle $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Description $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}

ilgili haberler

 
LG
MD
SM
XS