Beni 24 saatliğine sever misin?

BAU Tıp Dekanı Prof. Dr. Türker Kılıç “Bağlantısal Bütünlük Bilimi ve Yaratmakta Olduğu Yeni Kültür” üzerine yapmış olduğu konuşmasında Oxford sözlüğünün, her yıl o dönemin kültürünü yansıtan bir sözcüğü, yılın sözcüğü olarak belirlediğini anlatmış. 2013’te ‘Selfie / Özçekim’, 2015’te ‘face with tears of joy - gözlerinden yaş gelen kahkaha emojisi’ ve 2016’da da ‘Post-truth / gerçek sonrası’ bu sözcükler arasında. (Merak edenler içinse Oxford Sözlüğü’nün geçmiş yıllarda seçmiş olduğu sözcükler şöyle; 2014 - vape / elektronik sigara, 2017 - youthquake / gençlik depremi, 2018 - toksik / zehirli, 2019 - climate emergency / iklim acil durumu..)

Bu konuşmada Kılıç, aslında tek bir coğrafyada değil de Dünyanın her yerinde geçerli olan bu sözcükleri hatırlatarak, bugünün toplumunun tam olarak ‘Post-truth Era’da yani ‘Çelişkiler Dönemi’nde yaşadığını anlatmış. Yani toplum olarak şu an ‘doğru kabul edilenin gerçeklikle bağının koptuğu’ bir dönemde yaşıyoruz.

‘Post-truth / gerçek sonrası’ sözcüğü kavramsal olarak ‘Nesnel olguların, kamuoyunu şekillendirmede, duygular ve kişisel inançlardan daha az etkili olduğu durumlar.’ olarak tanımlanıyor. Yani yeni dünya düzeninde gerçekler, kişi gerçek olarak kabul etmiyorsa eğer, gerçek olmayabiliyor ve dolayısıyla da gerçek, biçim değiştirerek kişinin şekillendirmiş olduğu yeni bir gerçeğe dönüşmüş oluyor.

Buna göre, sanırım son yıllarda Oxford Sözlüğü’nün seçmiş olduğu sözcükler üzerinden giderek, kültürün evrilmekte olduğu yere doğru bakıldığında; içinde bulunduğumuz toplumun, teknoloji ve sosyal medyanın biraraya gelerek oluşturduğu yepyeni evrensel, ancak son derece sanal olan bir dili konuşmanın eşiğinde olduğunu söyleyebiliriz. Herkes bu önemli başkalaşım halinin arifesinde, çünkü artık insanlarla ilişki kuruş biçimlerimiz tamamen değişti. Çünkü insanlarla tanışma biçimlerimiz değişti. Onları tanımadan anlama kabiliyetlerimiz, evlerine gitmeden evlerinde kullandıkları eşyaları görüş şekillerimiz ve yaşamı yaşayış biçimlerimiz de öyle. Artık cümle kuruş biçimlerimiz değişti, tek bir kişinin değil onlarca insanın okuyabileceği gibi kuruluyor. Artık aşklar sosyal medya üzerinden kendini anlatabiliyorsa daha gerçek oluyor. 24 saatlik sanal hediyeler, doğum günlerinde doğum günü sahibini gerçek hediyelerden daha çok mutlu edebiliyor. Hastalıklar geçmiş olsun mesajını hatrı sayılır sayıda ve görünür alabilirse daha çabuk geçiyor. Yaralarsa sanal öpücüklerle daha iyi iyileşebiliyor.
Dolayısıyla da sevgi biçim değiştirmiş oluyor.

Geçenlerde Galata Kulesi’ne bakan ara sokaklardan birindeki mütevazi bir pastaneye girdim. Akşam gideceğim konsere 1 saat kadar vaktim vardı. İki kişilik boş bir masaya oturdum ve kendime bir çay söyledim. Çay gelene kadar da etrafta ne var ne yok, insanlar ne yapıyorlar, ne yiyip ne içiyorlar diye gelişi güzel şöyle bir bakınmaya başladım. Oturduğum masa 5 kişilik bir masaya bakan, cam kenarındaki masalardan biriydi ve ben, camın kenarında oturmayı tercih etmiş olduğum için doğrudan bu 5 kişiyi izler bir konumdaydım. Masada oturanların durmadan konuşuyor olmalarına rağmen hiçbir ses çıkarmayıp birbirlerine dokunduklarını farkedince masayı daha dikkatli bir biçimde izlemeye başladım. İzleyince de birbirlerinin en ufak bir hareketini kaçırmadıklarını, gözlerinin içine dikkatle baktıklarını ve tepkilerini dokunarak gösterdiklerini gördüm. O an dokunmanın, tüm dillerde aynı etkiyi yaratan ve belki de tüm dilleri sessizleştirebilen tek dil olduğunu düşündüm, çünkü ömrümde ilk kez işaret dili ile konuşan işitme engelli bir grup gencin bir pastanede çay eşliğinde kendi instagram story’lerini izleyip üzerine yorumlarını yaparak konuştukları ile karşılaşıyordum..

Bu oldukça ilginç bir durum. Karşıma çıkmasa, belki de iletişimin bu kadar soyutlaştığı bir dönemde somutun ne demek olduğunu bu kadar iyi anlatamayacağım bir örnek. Çünkü aslında düşünüldüğünde ‘sevgi’ eylemi gerçekten de ‘dokunma’ eylemi ile kendini anlamlandıran bir eylem. Çünkü ten, sevgi ile anlamlanan bir yer. O nedenle de gerçek sevgiyi hissettiğimiz her an her yerde, gerçek anlamda dokunuyoruz aslında birbirimize. Her ne kadar içinde bulunduğumuz dönem olan sanal gerçeklik dönemi bütün hayatımızı kaplamış olsa da, birbirimizin gözününün içine bakarak konuşmak, gerçek el kol hareketleri ve mimikler ile kendini anlatmak ve gerçekten dokunmanın tatmini dünya varoldukça kendini hissettirmeye devam edecek.

Son gezdiğim sergilerden biri tamamen bu konu üzerineydi. Tenin hafızası, temas, dokunmak üzerine. Sergi, Galerist’tin ‘Tenden Daha Yakın’ adlı sergisi. Açıkçası bir iki ay öncesinde, serginin küratörü sevgili Ela Atakan ile yaklaşmakta olan bu sergi üzerine konuşurken, dokunmak ve tenin hafızası üzerine daha önyargılı bir biçimde düşünmüştüm. İlk etapta ten üzerinden giderek tenlerde kayıtlı olan anlar üzerinde durmuştum. Ancak tabi sergiyi gördükten sonra, özellikle de Ayça Telgeren’in iki bacaklı başsız heykellerini, başsız tek beden olmuş heykellerini, kendi saçlarını kullanarak bir yastık kılıfına işlediği dokunuş eskizini ve onlarca tene değen bedenlerin iç içe geçerek oluşturduğu kaos sessizliğini görünce düşüncem değişti. Ve dokunmanın aslında başlıbaşına ne kadar kalabalık bir sözcük olduğunu, insanın belki de yalnızca dokunurken gerçekten çıplak olduğunu ve bir sevgiye tenini bırakmanın aslında ne saf bir his olduğunu düşünmeye başladım.

Açıkçası Ela’nın sergi metninde yazmış olduğu gibi ben de tenin bir hafızası olduğuna katılıyorum, ancak bence tenden de öte insanlarda en çok sevginin bir hafızası var. Ve her ten, farklı bir açıdan bakıldığında bize, bizde olan sevgilerin başka başka hallerde dışa çıkmasına neden olan araçlar. Dolayısıyla da bize bugüne kadar değmiş olan her ten, bilmediğimiz ve öğrenmemiz gereken başka bir lehçeyi öğretti ve öğretiyor. Bebekken bir avuç içine tam sığan işaret parmağından, ilk adımları atmaya başladığımız an sımsıkı kavradığımız dev avuçlara, ilk kalem tuttuğumuz andan, ilk parmak izimizi bıraktığımız aile dışı yakın yabancılara kadar.. Ten, sevgiyi hissettirebildiğimiz ve hissettiğimiz ilk yer.

Galerist’tin 2020 yılını başlatan ve 15 Şubat’ta sona erecek olan, Ela Atakan’ın küratörlüğünü üstlendiği, Ayça Telgeren’in sergisi ‘Tenden Daha Yakın’, yeni dünya düzeninde ilişki seviyelerinin sanal söylemlerle gerçek gibi algılandığı bir dönemde, dikkati sevgiye, dokunuşa ve tek beden olmaya, bir ailenin 7 ceddinin hikayelerinin yeni jenerasyonun DNA’larında kayıtlı olduğunu anımsamaya ve sevginin hiçbir dilde bir sınırı olmadığına çeken bir sergi. Dünyayı gerçekten değiştirebileceğimize olan bir inancımız var ise, önce sevgiyi ve gerçekten dokunabilmeyi hatırlamak için güzel bir fırsat.

içerikler
{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
{$ photo.Metadata.Title $}
 
LG
MD
SM
XS