İnsanın büyümesi bilincinin de büyüdüğü anlamına gelmez 

Bazı şarkıların gerçekte ne anlattığını büyüyünce anlıyoruz. Aynı bazı insanları da bugün değil yarın anlayacağımız gibi. Çünkü henüz hazır değiliz onları anlamaya. Ancak anlayacağımız gün mutlaka gelecek. Biz şu an yalnızca onun için hazırlanıyoruz.

İllüzyon Müzesi’ne ilk kez geçtiğimiz Temmuz ayında Kopenhag’tan Polonya’ya Bydgoszcz’a geçmeden önce, yalnızca 17 saat kalabildiğim Krakow’da gittim. Müzede ilk dikkat çeken şeylerden biri, imkansız objelerin klasik sanatta illüzyonlar aracılığı ile kullanılışının bir örneği olarak dünyaca ünlü, çok iyi bilinen ressamların resimlerinde illüzyonu nasıl kullandığını detaylı bir biçimde gösterişleriydi.

Örneğin Pieter Bruegel’in (the elder), ‘The Magpie on the Gallows’ isimli resminde Bruegel’in, tablosunun tam merkezine konumlandırdığı şeklin, dikkatli bakıldığında çok daha iyi anlaşılan bir illüzyon ile nereden bakılırsa aynı şekilde kalmaya devam edişi anlatılırken orijinalinin Londra’daki National Gallery’nin koleksiyonunda yer alan, 16’ncı yy. ressamlarından biri olan Alman Hans Holbein’in ‘The Ambassadors’ isimli tablosunda, anamorfozcu parçayı nasıl çizdiği hakkında ilginç bilgiler veriliyordu. Biliyorsunuz anamorfik illüzyonlar aracılığı ile yapılmış olan resimler ancak belirli bir bakış açısından bakıldığında görülebilen şekiller içeren resimler olarak tanımlanıyor. Yani resmin içeriğini görebilmek için resme ya belli bir açıdan ya da yansımadan bakmanız gerekiyor. Bir anlamda anamorfoz bize aslında darmadağınık görünen bir resmin yansımasının tek bir bütünü temsil ettiğini gösteriyor. O nedenle de Holbein’in resminde, resmin alt tarafına konumlandırılmış olan insan kafatasını doğru görebilmek için resme doğru perspektiften bakmak gerekiyor. İşte içinde insanın doğru olduğuna adı gibi emin olduğu, 3 boyutlu şaşırtıcı geometrik şekillerin, bakış açısına göre tamamen değiştiğini görebildiği bu müze sayesinde de insan kendi kendime ‘şimdi daha iyi anlıyorum’ diyor Louvre’daki Mona Lisa tablosu gibi içinde olağanüstü sanat eserlerinin yer aldığı sanat müzelerinde bazı resimlerin önünden insanların neden bir türlü ayrılamadığını. Çünkü insanlar normal akan bir hayatın içerisinde illüzyon ile karşılaştıklarında asla gözlerini ve de kendilerini o illüzyondan alamıyorlar. Önünde bulundukları şeyin içerisinde kaybolmak istiyorlar çünkü anlayamadığı bir türlü tanımlayamadığı ve de kavrayamadığı bir takım şeylerin içinde insan çoğu zaman kendini daha çıplak ancak daha gerçek hissedebilir oluyor.

Sonuçta yüzyıllar önce dünya üzerinde yaşamış olan ressamların resimlerinde illüzyonu kullanma sebebi buydu. Gerçek ile hakikat arasındaki farkı gösterebilmek. Yani aynı Holbein’in resminin içine anamorfik illüzyon ile sakladığı ancak doğru açıdan bakılırsa görülebilecek kafatası gibi bir takım sembolleri resimlerinin içerisine yerleştiriyorlardı. Böylece de yalnızca bilgiye ve anlamaya hazır olanın anlayabileceği, hazır olmayanların ise yalnızca sıradan bir hikaye anlatan güzel bir resim olarak görebileceği, bir resim içinde 2 veya daha fazla anlam barındıran eserler yaratıyorlardı. Bu bakış açısı ile bakıldığında, Holbein’in resmindeki gizli kafatası da, bu içinde yaşadığımız dünyanın fani, insanın ise ölümlü olduğunu anlatırken yani bu yaşamda ölümün var olduğunu ancak doğru perspektiften bakılmadığında aslında hiç yokmuş gibi olduğunu gösteren de basit bir metafor.

İllüzyonu bu nedenle seviyorum. Çünkü insana hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını ve bir şeyin gerçekte öyle olmadığını ancak sen onu öyle görüyorsun diye öyle gibi göründüğünü hatırlatıyor. Yani aslında var gibi görünenin yok, yok gibi görünenin de çoğu zaman var olduğunu bambaşka yollarla anlatmış oluyor. Bu sayede de yerçekimi ve boyut kurallarını geçersiz bir hale getiren insan, kendi gerçekliğini / gerçeküstülüğünü / gerçek dışılığını ve belki de tüm bu gerçekliklerin ötesinde hiç gerçek falan olmadığını düşünmeye başlıyor.

Şimdi gelelim neden Krakow’daki bu illüzyon müzesini yazdığıma. Ben Krakow’dan ayrıldıktan 3-4 gün sonra ilginç bir biçimde aynı İllüzyon Müzesi’nden İstanbul’da da açılacağını öğrendim. Ardından da ilk fırsatta müzeye uğradım. İstanbul’daki müzede ne yazık ki bu tip sanat eserlerinde kullanılan illüzyonlardan yok ancak pek çok kişinin illüzyon ile tanışmasını sağlayacak çok eğlenceli illüzyon örnekleri var. Bunlardan deneyimlerken farklı çağrışımlar yapan bir kaç illüzyonu yazıyorum..

Beuchet sandalyesi illüzyonu

Müzeye girdikten sonra merdivenlerden aşağı iniyor ve sağa dönüyorsunuz. Yerde, üzerinde durmanız için işaretlenmiş olan turuncu bir çemberin üzerine basarak karşınıza bakıyor ve bir sandalye görüyorsunuz. Fakat sandalye, üzerinde durduğunuz çemberden azıcık bile hareket etseniz parçalara ayrılıp yok oluyor...


Bana göre bu illüzyon, ilk olarak parçaların oluşturduğu bir bütünün, sizin o parçalara bakmayı seçtiğiniz yere göre şekillendiğini ve bütün olmaya ancak öyle devam edebildiğini gösteriyor. Yani içinde bulunduğunuz alanda öyle bir yerde duruyorsunuz ki, birbirinden bağımsız olan parçalar aslında size tek bir parçaymış gibi görünüyor. Bir adım sağınıza ya da solunuza kaydığınız vakit veyahut bir adım ileri ya da geri gittiğiniz vakit ise o gördüğünüz şekil değişiyor. Fakat siz bu değişimin bu kadar keskin bir biçimde gerçekleşeceğini düşünmediğiniz için bulunduğunuz noktada durmaya devam ediyor ve böylece de ısrarla aynı resmi görmeye devam ediyorsunuz. Çünkü size birileri o noktada dur demiş. O noktadan dışarı çıkma yanarsın demiş. İşte sanırım insanoğlu için de bu hayattaki en büyük illüzyon da burada meydana geliyor. O an için gördüğü resmin bozulacağından korktuğu için hareket kabiliyetini sınırlayan, bakış açısını değiştiremediği için de aynı resmin içinde sıkışan ve aynı resme bakmaktan sıkıldığını kendine itiraf edemedikçe de kendi içinde kaybolan insanoğlu. Oysa bu yaşamdaki büyüme hali yani devinim ve ileri gitme hali insana aslında artık bir şeylerin değişmesi gerektiğini gösteren şeydir. Yani bir süre önce gördüğü resmi artık aynı resim olarak zaten görmemesi gerekmektedir. Çünkü artık o büyüme eyleminin büyülü döngüsü içine girmiştir ve dolayısıyla da eğer ilerlemek istiyorsa içinde olunan veya karşısında durulan resim de er ya da geç değişmelidir ve değişecektir. Bu illüzyondan çıkış da bana göre değişime karşı gelinememenin güzel bir temsilidir.

Sonsuzluk odası 

Bir kapıdan içeri giriyor kapıyı üzerinize kapatıyor, kapatınca da içi aynalarla kaplı bir odaya girmiş olduğunuzu fark ediyorsunuz. Etrafınızda 360 derece dönüyor, her yerde sizden bir tane daha olduğunu fark ediyor ve her aynanın başka bir açıdan sizi size yeniden gösterdiğini görüyorsunuz. Kendinizi alışkın olmadığınız bir açıdan gördüğünüzde ise birden irkiliyorsunuz, bu gerçekten ben miyim? diyorsunuz...

Altıgen ayna odada bana göre insan, kendi özünden kopyalayarak çoğalttığı diğer benlikleri ile bir araya geliyor. Yani bu odadan içeri girip ayna kapıyı üzerine kapattığı an belki de tüm çıplaklığı ile ‘kendisi ile baş başa’ kalmış oluyor. Sanırım mistiklerin ‘her karşılaştığınız insan sizin aynanızdır, sizin kendinizde göremediğiniz bir parçanızı görmek istemediğiniz, görmezlikten geldiğiniz bir yanınızı size gösterir.’  deyişinin madde boyutundaki tasviri bu ayna odanın insanda yarattığı duygu ile eşleşiyor. Dolayısıyla da ‘gerçek siz kimsiniz, etrafınızdaki insanlar sizin hangi yönünüzü size gösteriyor, hangisi sizin gerçekte kim olduğunuzu size yeniden hatırlatırken hangisi sizi kendinizden daha da çok uzaklaştırıyor?’ sorularını kendinize sormanıza fırsat tanıyor.

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS